Home Bilgi Bankası Edebiyat Tarih Kavramı ve Osmanlı’nın Kemal Tahir Üstündeki Gölgesi
Tarih Kavramı ve Osmanlı’nın Kemal Tahir Üstündeki Gölgesi

Tarih Kavramı ve Osmanlı’nın Kemal Tahir Üstündeki Gölgesi

441
0

Kemal Tahir romanından, kendi diline yenik düşen ve yazınsal değerlerinin yitimiyle aşınan bir roman örneği olarak söz edilebilir. Bugünkü yazınsal ölçütler karşısında tuhaf durabilecek bir roman anlayışını, kendi ideolojik-tarih tezinin nesnesine dönüştürdü Kemal Tahir.

Semih Gümüş

Önemsenmesi gereken, yaşanmış tarihin kendisi (olaylar tarihi) ve zamandizinsel bilgisi değildir; o nasıl olsa bizden bağımsız gerçekleşmiştir. Asıl olan tarihselci tutum ve yordam (eleştirel tarih) ile tarih bilincidir.

Öte yandan, düşünsel tarih ya da görece bilimsel tarih kavramlarını da, verileri tarihin belirteci olmaktan kurtulup zaman karşısında kendini gerçekleştiren ve toplumsal bireylerce yapılan açıklama ve yorumlama etkinliği olarak tarih, biçiminde kurgulayabiliriz.

Roman sanatı, tarihle bu düzlemde yan yana düşer; şu ki, tarih, roman sanatı için ancak tarih felsefesince ve yorum düzeyinde değer taşıyacaktır. “Tarih yorum demektir.” (E.H. Carr, Tarih Nedir?)

Deneyci (ampirist) tarihçi için verili tarihte içerilen doğrudur. Tarih bilimcisi sayılmak için, kendinden önce gelen ve çoğu kez resmi tarih yerine geçen bu doğrular toplamını yalnızca derleme sağgörüsü göstermek yeterlidir. Verili tarih elbette yazınsal düzeyi de zorlayabilir bu arada ama bu durumda da, tarihsel roman adına uygun bir yazınsal yaratımdan söz etmek güçleşecektir. Kemal Tahir’in tarihi alış biçimine buradan bakabiliriz.

Tarihin bilgisi, eninde sonunda tarihsel bilgi demektir. Sorgulama edimi işlemeye başlayınca, tarihsel bilgi kavramına gelmek kaçınılmazlaşır. Yoksa tarihsellik kazanmamış bilgiler üstüne bugün, demek ki yüzyıllar sonra kafa yormak boşuna bir çaba olacak, dolayısıyla tarihsellikten, kafa yorulacak bilgilerden, yaratıcı tarihten söz edilemeyecekti. O bilgileri bugün yeniden sorguluyor, üstlerinde düşünüp tartışıyorsak, onların tarihsellikle taçlandırılmış oluşları yüzündendir. Ne kalacaksa bugüne, o kalmıştır. Unutulmuş tarihten hiç kimsenin söz ettiği işitilmemiştir.

Tarihe yönelenler, yalnızca önce gelenlerden kendilerine aktarılanlarla yetindiklerinde, sonunda bir şey bulamadıklarını da görebilirler. Çünkü bu durumda yalnızca süreğen bir çevrimin parçasına dönüşeceklerdir. Okul eğitiminde tarih dersleri –yani resmi tarih sözcüleri– işte bu yüzden kısır bir tarih çevriminin sıradan dişlileri olarak görev yaparlar. Belirlenmiş tarih otoriteleri onlar adına çok önceden söz almışlar ve resmi bilgiyi eylemişlerdir.

Kendisi bir ilerleme süreci yaratan, demek ki öznelliğiyle belirlenen yaratıcı tarih, kuşkusuz bir kavramı anlatıyor. Tarihle haşır neşir olanların bir bölümü için onaylanamayacak bir kavram da olabilir mi bu? Tarihi yaratıcı bir alış biçimi kolayca benimsenmeyebilir elbette. Yüzeyde kalana yüz vermeyen, tarihin dokusunun derin yapısına işleyen, onu çözümleyen bir alış biçimi. Önceden yapılmış tasarılara, işlevsel kurgulara dayanmadan, tamamıyla önyargısızca yapılmış bir çözümleme. Dolayısıyla varılan buluşların değeriyle bilimsel bilgi de boy ölçüşemez.

Verili bilgilere gereksinim elbette bitmez. İleri doğru çizilen bir eğri oluşturuyorsa tarih, bir noktadan önce dizilmiş bütün noktalardan geçecektir; önce gelenlerin sonra geleceklere aktardıkları bilgiler elbette süzülecektir. Tarih boyunca neler yaşanmış, tarihsel kişilikler nasıl alınıp değerlendirilmiş, tarihsel bilgi zaman içinde nasıl değişip dönüşerek bugüne gelmiştir?.. Sonunda bir kültür kalıtının aktarılması söz konusu. İlkin o kalıtı almalısınız ki, kendinizi onunla sınayabilesiniz. Kendi yorumunuz içine girenleri alıp dışında kalanları atmalı, tarihten yararlanmalı, onu yeniden düzenlemelisiniz.

Demek ki tarihe yönelen kişi, kendisine ulaşan bilgi birikimini yeniden kurarak kendi düşünsel uzamı içinde yeni bir tarih yorumu yapar. Düşünsel uzam, içinde sorgulamayı kesinkes barındıran, soyutlamayı yöntem olarak seçen, kendi uslamlama yetisine başvuran bir özneyi gerektirir. Tarihin derinliklerine yapılan bu yolculuk, kendinden önce varılmış sonuçlardan yadsıma yoluyla yararlanırken, yeni bilgilere ve yeni yorumlara ulaşmayı amaçlayan bir kazıcılık gerektirir.

Osmanlı’nın bilinen ve bilinmeyen dünyasında yapılacak bir kazı da bu sonuçlara götürebilir tarihçiyi. Bırakalım Söğüt Türklerinin Osmanlı’nın tohumlarını atışını, İmparatorluğun son döneminin, oldukça yakın geçmişinin bile yeterince kazıldığı söylenebilir mi? Ya da düpedüz kendi tarihimizin artalanı olarak alınabilecek olan Bizans: bırakalım yeterince tanımamış oluşumuzu, okul yıllarında çocuklarımızın neredeyse hiç karşılaşmamış olduğu, resmi tarihin onu tam boy yoksadığı gerçeği ürkütücü değil mi? Koca İmparatorluğun İstanbul’da bir müzesi bile yok.

“Bilgi ‘bilinenden bilinmeze doğru’ değil ‘bilinmez’den ‘bilinen’e doğru yol alarak ilerler.”

Kendi tarihimize karşı bu inanılması güç kayıtsızlığın asıl nedeni, hiç kuşku yok ki, okul eğitiminin tarih alanında koca bir hiçten başka bir şey bırakmayışıdır. Ayrıca duyarsızlık, umursamazlık, kayıtsızlıkla nitelendirilebilecek bize özgü davranış ve düşünme –düşünmeme– biçimimiz de var.

R.G. Collingwood, tarih üstüne önemli yapıtları Türkçede de yayımlanmış olan bu kendine özgü, yaratıcı tarih düşünürü, Bir Özyaşamöyküsü’nde tarihsel bilgiyi kavrama biçimlerini irdelerken, izlenmesi gereken yöntemi şöyle vurguluyor: “Bu açıdan bakarsak, bilgi ‘bilinenden bilinmeze doğru’ değil ‘bilinmez’den ‘bilinen’e doğru yol alarak ilerler. Bizi daha çok ve daha dizgeli düşünmeye iten bu tür bilinmez konular zekâmızı biler ve böylece bildik konuları düşünürken çoğu kez us gücümüzü saran önyargı ve kör inan sisini dağıtmamıza yardımcı olur.”

Sonra gelenlerin önceden üretilmiş yanılsamaları yıkıp kendilerinden sonra geleceklerce yıkılacak yeni yanılsamalar üretmesine sonsuz olanaklar tanıyan bir düşün alanıdır tarih.

“Bilinmez”den başlamak için de önce onu bilmek gerekmiyor mu? Tanımak ya da tanımaya çalışmak, demek ki bir sorgulama etkinliğini başlatmak, geçmişe dönük bir bulma eylemine kalkışmakla olasıdır. Bunun keşfedilmiş kıtalara yapılmış bir yolculuk olmayacağı da bellidir. Yoksa sorgulamaya, tanımaya ne gerek kalır? Ya yeni kıtaların keşfine çıkılacak ya da keşfedildiği bilinen kıtalar yeniden keşfedilecektir.

Tarihin süreğen biçimde çoğalttığı yanılsamaları kırmanın yolu da budur. Gerçekten de tarih, yanılsamalar üreten bir doğaya sanki önsel olarak sahip çıkmıştır. Sonra gelenlerin önceden üretilmiş yanılsamaları yıkıp kendilerinden sonra geleceklerce yıkılacak yeni yanılsamalar üretmesine sonsuz olanaklar tanıyan bir düşün alanıdır tarih. Ölü tarih onu yeniden öldürmek için diriltilirken, yaşayan tarih de kendi ölümünü başlatmaktadır.

Tarihin bu sarmalı onun yaratıcı biçimde kurgulanmasından öte nedir ki? Collingwood’un ikide bir sözünü ettiği us gücü burada işlevini göstermeli. Tarihte başlangıç ya da son olmadığını düşünen Collingwood’a göre, “Bir tarihçinin incelediği bir geçmiş, ölü bir geçmiş değil, herhangi bir biçimde günümüzde yaşamını sürdüren bir geçmiştir.” Başka türlü bir ele alışın, tarihe yaratıcı katkılar yapabilmesine, dolayısıyla tarihin bilgisini ilerletmesine olanak var mıdır?

Marx da bugünün kuşaklarının geçmiş kuşakların gölgesi altında olduğunu söylüyordu. Bu anlamda Collingwood’un önermesiyle Marx’ınki, birbirleriyle özdeşlenebilecek bir tarihselcilik olarak pekâlâ alınabilir. Günümüz yaşamı ve günümüzün kültürü, hem de bütün yanlarıyla geçmiş kuşakların yaşadıklarının ve insanoğlunun yarattığı bütün bir kültürün süreğidir.

Tarihin kendini yeniden üreten bilgisi sürekli us gücüne vuruldukça birbirine geçişli süreçler içinde yaşamını sürdürecektir.

Burada tarih karşısında serinkanlılığını yitirmeyen, uzak duruşlu bir tavrın değeri geliyor önümüze. Düpedüz gizemli, bilinmeyenlerle dolu, üstelik gerçek öyküler bizim için nasıl çekici olmaz? Tarihin siyasetin gölgesi altında renklerinin solacağı gerçeği de bu yüzden. Toplumsal mıdır peki tarih? Sanırım tarihin toplumsal, dolayısıyla bütüncül bir alış biçimi içinde renklerini dışa vurmayacağı kestirilebilir. Her iki yaklaşım biçimi içinde tarihin düpedüz yoksullaşacağı da bu arada belirtilebilir mi?

Sonunda tarihin hangi düzlemde değerlendirileceğine ilişkin sorulara adamakıllı yanıtlar vermek gerekiyor. Tarih hangi uzaklık ya da açı içinde alınırsa alınsın, kültürel bir değerlendirme, uslamlama, soyutlama etkinliğidir ve ancak bir düşünme biçimi olarak kültürün uzamı içinde anlamlandırılabilir.

 Verili tarihin bilgisi, karşısında ister istemez bir tapınç da yaratıyor. Bu durumda tarihe dönüp bakan herkes aynı şeyleri görüyor.

Üstelik siyaset bağlamı içinde tarih yararcılığın elindedir, kullananın elinde oyuncağa bile dönüşebilir. Dönemseldir, tüketilir. Kullananın siyasal, toplumsal, kültürel, sınıfsal seçimine göre işlev kazanır: İşlevini yerine getirdikçe değerlidir, yoksa değersiz.

Tarih bu düzeyde yeniden kendisine dönülecek, dolayısıyla yeniden anlamlandırılabilecek bir dünya da yaratmaz. Tersine, bir yinelemeler çevriminde, bir kadavra olarak gelir önümüze. Buzdağının fotoğrafını yeniden ve yeniden çekerken altındaki devasa gövdeyle kimse ilgilenmez. Verili tarihin bilgisi, karşısında ister istemez bir tapınç da yaratıyor. Bu durumda tarihe dönüp bakan herkes aynı şeyleri görüyor. Aynı şeyleri göreceğini baştan biliyor. Okulda verilen tarih kitapları on yıllar boyu aynı tarihi anlatır, aynı şeyleri gösterir, aynı sonuçlara gönderir, birbirinin aynı kafalar yaratma işleviyle yükümlenmiştir ve yükümler. Okul kitaplarında II. Mehmet’i “Fatih” yapan Bizans, hep kurtarılmış bir ülke, bir bilinmez, öğrencinin ulaşamayacağı bir “öte-ülke”dir. Peki bu tarih, gerçeğin hangi yüzünü anlatır? Bir ulusun kendi geçmişini gördüğü bir koca yayılmanın en önemli dönüm noktasını, niçin bilmez o ulusun bireyleri? Tarih tepeden tırnağa merakla yaşar, üstelik. Ondan can alırken nasıl olur da kuşaklar boyunca bu denli güçlü biçimde öldürülebilir merakı?

Demek ki önceden belirlenmiş ilkelerle kuşatılmış değildir tarih. Kurallı bir bilgi bütünü değildir. Düşünün ki, Bizans, Batı’dan bakana bir yüzü, Doğu’dan bakana öteki ters yüzüyle görünür. Osmanlı, içerden bakana suretini, dışardan bakana aslını göstermektedir. Bunu aslında iki kutbun iki ayrı yüzü gördüğü biçiminde okumak gerekir. Onlar, görmek istediklerini görmektedirler. Yoksa tarih hiçbir zaman kendini çarpıtılmış biçimlerde göstermez; bir başına çarpıtmaz, yanıltmaz kısacası. Öyle ama, niçin iki yüzü birden görünmez?

Ona tarihseverlikle değil de milliyetseverlikle, önyargılarla bakanlar, geçmişle bağlarını gerçekten kurmaktan kaçınıyorlarsa; tarih değil de, bugünse asıl önemli olan, yalnızca bir yüzünü, kendi görmek istedikleri yüzünü görecekleri de kuşkusuzdur. Bu tür bir tarih yanılsamasıysa düşünce üretiminden yoksun toplumları daha çok etkiler.

Tarihte yeniden üretilen, yalnızca yaratıcı yazınsal yapıtlar değildir. Tarih içinde bir yer tutan her düşüncenin kendi üretildiği uzam içindeki anlamını sürgit taşıyamayacağı söylenebilir. Tarih içinden süzülen düşünceler, verilmiş biçimleriyle kaldıkları sürece “tarihsel bilgi” olarak alınamazlar, fosilleşirler; bilgiye dönüşebilmek için onların yeniden kurulmaları, yenilenmeleri gerekir. Bu nerede yapılır? Kendiliğinden kendilerini aşmaları elbette beklenemez tarihte kalmış düşüncelerin. İşte o aşılmayan düşünceler durdukları yerde ideolojiye dönüşür, çürümeye yüz tutarlar. Yanılsamalar üretirler. Tarihi gözden geçiren meslekten ya da meraklı bütün tarihçilerin tarihsel bilginin oluşumuna katkıları vardır.

Tarihi sonunda bir bilim olmaktan, dolayısıyla kimilerini “bilimsellik”ten çıkaran da tarih kavrayışının bugün ulaştığı bu düzeydir. Tarihi, “sınıf sömürü ve egemenlik mekanizmalarının çözümlenmesi” (Louis Althusser, Genç Marx’ın Evrimi Üzerine) olarak anladıkları için onu bir kategori olarak gören anlayışın da eskimeye yüz tuttuğundan kuşku duymamak gerekir. En azından denebilir ki, tarihin bu denli yalın bir kategori biçiminde tanımlanması aslında ideolojiktir ve bu ideolojik kavrayış biçimi bizi tarihin anlaşılmasına ve gerçekten çözümlenmesine götürmekte çok yetersiz kalır.

Althusser, konu ettiği çözümlemenin tarihi örten ideolojilerden çıkmakla, dolayısıyla o ideolojileri karşılayan “felsefi bilinç” ile hesaplaşmakla olası olduğunu vurgular. Ne ki kendisi ideolojik bir hesaplaşmadan, dolayısıyla ideolojik bir tarih kavrayışından dışarı çıkamaz.

Tarihselliğin ve tarihin oluş süreçlerinin ister istemez çarpıtılmış bir biçimini veren bu tarih anlayışı, üstelik doğruyu bulmayı da güçleştiren, nesnellikten uzaklaştıran, gerçekliği tarihsel düzleminden kaydıran, her şeyi siyasa ekseninde açıklayan bir tarih kavramına yol açıyor. Sonunda varılacak yer, “günün gerekleri”nin bıçak sırtıdır, şaşırtıcı olmamalı.

Althusser’i tarihin gerçekliğinden koparan bu tutumu, bir “tarih anıtı” kurma ülküsünün sonucu olarak anlaşılabilir. Bu ideolojik tarih anlayışı tarih içinde kurulup sınıf savaşımına dayanmak yerine, aslında katkısız bir yanılsama gibidir.

Althusser’in, tarihi “öznesi olmayan bir süreç” olarak tanımlaması da sonunda Ortodoksluğa götürür. Tarihsel gerekirciliğe aşkınlık tanıyan bu anlayışın sonucu olarak, Althusser tarihselcilikte Marx’tan bile ortodokstur. Oysa Althussergil düşünceler, Althusser’in “Marksizmin tarih kavramına katkısı ise, tarihin, öznesi olmayan bir süreç olduğunu ispatlamasıdır” diyorlardı. Althusser’in yanlışı bunu savunanlarca da anlaşılmış olmalıdır. Denebilir ki, Althusser tarihin temelinde akan süreçleri anlamış, ama tarihin yalnızca –aslında tümü de saltık ya da değişmez– toplumsal kuruluş, üretim biçimi gibi nesnel, bilimsel kavramlarla anlaşılamayacağını görmek istememiştir.

Althusser’in, tarih düşüncesi karşısındaki bu ideolojik duruşu, hiç kuşku yok ki onun için biricik doğru tarih kavrayışıdır. Tarihin aynı zamanda bir bilim olduğu yanılsaması bu ideolojik tutumu desteklerken, ondan beslenmektedir de. Althusser’i tarihin gerçekliğinden koparan bu tutumu, bir “tarih anıtı” kurma ülküsünün sonucu olarak anlaşılabilir. Bu ideolojik tarih anlayışı tarih içinde kurulup sınıf savaşımına dayanmak yerine, aslında katkısız bir yanılsama gibidir. Üstelik böylece Althusser’in apaçıklığını aradığı “sınıf sömürü ve egemenlik mekanizmaları” görünür kılınamayacağı gibi, tarihsel gerekirciliğin kalıplaşmış düzeneklerine teslim olmaktan başka yapacak şey de kalmaz. Tarihin ideolojik kavranışından vazgeçip kendi bakış açısını dışa açık tutmadığı için, Althusser tarih anlayışı bakımından eskil bir dünyadan seslenmekle kalmıştır.

Tarih yazımı, gerçek olguların bilgisi yanı sıra, yanılsamaların da ürünü. Bilgi birikiminde nesnel etmenlerin yanı sıra, öznel etmenlerin ve ideolojik kırılmaların da payı olduğu görmezden gelinemez. Kusursuz, yanlışsız, üstelik herkesi birleştiren bir nesnel tarih yazımını kim arayabilir? Bu artık olanaksız. Tarih her zaman öznelliğin sakatladığı biçimleriyle kullanılagelmiş, dolguları da gereksinen bir anlatı olarak alınmaya başlamışır.

Sözgelimi Kemalizmin bir zamanlarki göz kamaştırıcı atılımları ve kültür devrimi anlayışı içinde, Osmanlı dönemi unutulmuş tarihin içinde kalmış oldu. Geçmişin hangi kalıtına sahip çıkılacağına aydınlarımız bile birleştirici bir yanıt veremezken, yeni kuşakların geleceğe köksüzlüğü, giderek tarihsizliği taşımasının tüm bir toplumsal kültürü yaralayabileceği elbette sorgulanmalı.

Kemalizmin Osmanlı yüzyıllarını yok sayan tarih anlayışı mı gerçekti, yoksa Osmanlıcı tarih tezleri mi? Ya da bu iki eğilimin yerine, tarihimizi bütüncül anlama tezini canlandırmak mı daha doğru?

İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı incelemesinin önsözünde, tarihçilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun XIX. yüzyıldaki siyasal modernleşmesine ilgi duymadıklarını belirterek, “Tanzimat dönemi, öncesi ve sonrasıyla bugünkü Türkiye’nin oluşumunu yönlendiren ve iyi araştırılıp bol tartışılması gereken bir konudur” diyor. Osmanlı XIX. yüzyılını inceleyenlerin konularını özgür bir bilinçle ve önyargısızca ele alma olanaklarının bulunmadığına da dikkat çeken İlber Ortaylı’nın şu gözlemleri de uyarıcı: “Bence XIX. yüzyıl tarihi, tarihçiliğimizde kötümser bir üslup ve yorumla ele alınıyor. Acaba bu gerekli mi diye düşünüyorum. Bu soruyu sorarken, her şeyden önce XIX. yüzyıl dünyasını, özellikle Osmanlı dünyasını çok az tanıdığımız kanısındayım.”

Cumhuriyetçi Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in, olumsuzlamaları yanı sıra, “Türk tarihinin şerefli bir bölümü” olarak nitelediği bu dünyayı o denli az tanıyoruz ki, çocukluğundan ölümüne dek Osmanlı döneminin en olumsuz tipi olarak tanıyageldiğimiz Sultan Abdülhamid’in (hükümdarlık dönemi 1876-1918) bile neden sonra başka bir gözle de değerlendirilebileceği düşünülmeye başlandı. İmparatorluğun hızla dağılmaya yüz tuttuğu XIX. yüzyılın son çeyreği içinde yaşadıklarının yoğunluğu, oldukça ilginç öyküsü yanı sıra ders vericidir de.

Abdülhamid’i konu edince, Kemal Tahir’in Osmanlıcı tezlerine geleceğiz elbette. Kemal Tahir’e göre, İkinci Meşrutiyet’ten sonra Batılı devletlerle de kafa ve gönül birliği içine düşen İttihat ve Terakki hareketi, 31 Mart Vakası’nı kışkırtarak Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesinin yolunu açmış, Abdülhamid’in “hal”inin koşullarını hazırlamıştı.

Bir Mülkiyet Kalesi romanında, sarayın marangozhanesinin ustalarından Mahir Efendi’nin gözüyle, Sultan Hamid (elbette tümünden de usta bir marangozdu) “cirit meydanı kadar kocaman bir salonda tek başına kaldığı zaman ‘yedi başlı bir dev’” olarak betimlenir.

Osmanlı hiç kuşku yok ki, egemenliği halkı tebaa olarak gören bir anlayış üstüne kuruyordu. Osmanlı’nın doğasını anlatır bu düşünce. Ayakta kalmak için korku üretmesi gerekiyordu. Nerede? Hem görece bağımsız bir yaşantı süren Anadolu’da, hem talana ve istilaya uğrayan merkezde (bütüncül bir iktidardan söz edilebilecek İstanbul’da), hem de çeperlerinde. Osmanlı despotizminin başka türlü kurulması olanaksızdı.

 Tarihsel Roman Kavramı

Tarihin –giderek tarihsel olanın– hikâyesi ile tarihsel roman birbiriyle örtüşüp koşut düşmez ama kesişirler. Olguların tarihi değişmez özelliğiyle, sanatsal bir gereç olarak kullanılamaz. Bir başka deyişle, “tarihsel roman”a doğrusal biçimde yol açmaz, bir başına geçmişin tarihsel imgesini yaratmaz. Olguların tarihselliğini “vakanüvislikle” ve geçmişten bugüne aşınmadan gelen belgelerle kanıtlamak belki olasıdır, ama o bilgi ve belgeler aynı döneme ilişkin bir romanın tarihsel yaklaşımı için ölçüt olabilir mi? Tarihsel roman ne ölçüde tarihsel olguların uzamı içinde değerlendirilebilir?

Tarihsel bilgi ve belgeler ancak roman gerçekliğince benimsendikleri, roman sanatının bünyesine uyum gösterdikleri ölçüde –ve bu kez yazınsal– değer taşırlar. E. H. Carr da tarihe yaklaşırken, belgelere olan güvensizliğini dile getiriyor, haklı olarak: “Hiçbir belge bize o belgeyi yazanın kendisinin ne düşündüğünden – neyin olmuş olduğunu düşündüğünden, neyin olmuş olması gerektiği ya da olabileceğini düşündüğünden, yahut belki yalnızca başkalarının onun neyi düşündüğünü sanmalarını istediğinden ya da hatta kendisinin ne düşündüğünü sandığından fazla bir şey söylemez.”

Tarihsel romanı oluşturan, gerçekliğini devindiren, onu güçlü kılan kaynak işte buradadır. Bu, roman sanatının bütün türleri için verilecek karşılıklardan aslında farklı değildir; demek ki, tarihsel romanın ölçütü de romanın yazınsal yaratım süreci içinde aranıp bulunacaktır.

Türklerin, ancak Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte devlet ve toplum bilinci kazandığını öngören düşüncesi, Kemal Tahir’in romancılığını da yönlendiriyordu.

Romancının topluma karşı görevli olduğu düşüncesini temel alan Kemal Tahir, bütün yazarlık yaşamı boyunca bu düşünceyi ilke edindi. Yaşadığı toplumun tarihsel geçmişini çözümleyerek bugününü aydınlatmaya çalıştı. Kendi geçmişini açığa çıkaramamış toplumlarda, romancının bilimsel bir çözümlemeyle bu görevi üstlenmesi gerektiğini, bu amaçla bir tür “bilimsel roman” biçimi geliştirmesi gerektiğini savundu. Kendisi de ilk romanlarından sonraki döneminde hep bunu yapmaya çalıştı.

Türklerin, ancak Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte devlet ve toplum bilinci kazandığını öngören düşüncesi, Kemal Tahir’in romancılığını da yönlendiriyordu. Bu düşüncesini tarihsel ve ekonomik gerekçeleriyle birlikte yansıtmaya özen gösterdi. Bir özel tarih anlayışı geliştirip denebilir ki, öznel bir tarih yorumuna vardı. Verili tarihin yeniden değerlendirilmesine dayalı bu tarih yorumunu bazen romanlarının yazınsal değerini sakatlayacak kertede öne çıkardı.

Öğretici bir roman yazmaya çalışmıştı. Cumhuriyet ideolojisine karşıt Osmanlıcı tezlerini önemseyen Kemal Tahir, giderek yazınsal değerini ikincil gördüğü romanlar yazdı. Öte yandan, “Batı romanının Türk insanını anlatmakta yetersiz kalacağını” da savunuyordu. Kültürel ve ideolojik bakımdan yücelttiği Osmanlı değerlerini baş tacı eden romanlarının –yazıldıkları günlerde büyük tartışmalar yarattıysa da– zaman içinde eskimeye yüz tuttukları belirtilebilir. Roman sanatının karşısına tarihi, üstelik kendi öznel tarih anlayışını koyan Kemal Tahir, bu arada hem romanı hem de tarihi harcıyordu.

Kendi tarih anlayışını temel aldığı romanları, bu yüzden dramatik yapı ve kurmaca özellikler kazanmakta güçlük çekmiştir. Romanlarının, yer yer bir söylev biçiminde kurgulanan hikâyeleri yazınsal bakımdan tam anlamıyla canlandırılamaz. Aynı sıkıntıyı bu arada roman kişileri de yaşar. Tarih tezini kanıtlama ve “bilimsel roman” kuramını uygulama kaygısına düştükçe, roman kişileri Kemal Tahir’in sözcüleri konumuna düşmekten kurtulamaz. Bu toplumbilimci yaklaşımı içinde, hiç kuşku yok ki roman da bir araca indirgenecektir.

Kemal Tahir’in roman serüveninin hemen bütünü ülkenin tarihi boyunca yaşadığı değişim sürecinin aşamalarını konu alır. Öyle ki, köyü konu alan romanlarında bile ilgili dönemin tarih, toplum, siyaset üçgenindeki yapısal konumunu tartışır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp yerine Cumhuriyet Türkiyesi’nin kuruluşunu endişeyle karşılar. İmparatorluk mirasının bütün bütüne yadsındığı, buna karşılık Cumhuriyet’in aydın ve bürokrat kadrolarının bu mirasın yerine daha güçlü bir toplum düşüncesi koyamadığı ve Osmanlı toplumunun Cumhuriyet toplumuna göre çok daha adil ve eşitlikçi olduğu düşünceleriyle, Batıcı yeni Cumhuriyet’i içine sindirememiştir. Koca bir imparatorluk yıkılmış, onun yerine küçük bir cumhuriyet kurulmuştur: dönemin aydınlarının travmaları arasındadır bu, anlaşılabilir.

Osmanlı dönemine yönelen her yorumcunun kendi bağlamı içinden baktığını söylemek zorundayız. Kemal Tahir de önde gelen bir Osmanlı yorumcusu olarak, kendi durduğu yerden bakmıştır hep. Bu arada Devlet Ana’da doruğuna ulaşan “düşülke”sini kendi ürettiği yanılsamalarla Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna uyarlamıştı.

Taner Timur, “Osmanlı’yla Hesaplaşmak” adlı yazısında, “Osmanlılar ‘kuruluş’ sırlarını daha sonraki nesillere bir efsane biçiminde aktardılar” diyor.

Öteden bugüne taşınan söylencelerin en kurgusal olanlarından birini Devlet Ana ile Kemal Tahir ortaya koydu. Böylece Kemal Tahir Osmanlı’yı anlama çabalarını güçleştirip belirsizliği artırdı.

Gerçekten de Osmanlı’nın kuruluş dönemleri, gerçekler kadar, söylencelerle de sonraki kuşaklara aktarılmıştır. Tamamının gerçekten bilinmesi olanaksız bir serüvenden, hele okullara kahramanlık hikâyeleri biçiminde, halk hikâyeleri anlayışında kalan bilginin seyrekliğini düşünün. Bu bilginin soyutlamalarla anlaşılabilir ve açıklanabilir olduğu da düşünülünce, çeşitli tarih yorumlarının birbirlerinden apayrı gerçeklik alanları oluşturması da kaçınılmazlaşır.

Öteden bugüne taşınan söylencelerin en kurgusal olanlarından birini Devlet Ana ile Kemal Tahir ortaya koydu. Böylece Kemal Tahir Osmanlı’yı anlama çabalarını güçleştirip belirsizliği artırdı; Osmanlı’nın Tanzimat dönemiyle son dönemleri üstüne yazdığı romanlarında öznel bir kavrayış ortaya koymaktan çok, çarpıtmalarla dolu bir tarih yazımına kalkıştı.

Gelin görün ki Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihin en büyük imparatorluklarından biri olmaktan çıkıp çözülme ve çökme sürecine girişinin nedenleri üstüne, sonunda Kemal Tahir’in getirdiği hiçbir açıklama olmamıştır. Aslında üstünde durulması gereken budur. Niçin Kemal Tahir yalnızca çöküşe yol açtıklarını öne sürdüğü güçlere ve Cumhuriyet’e öfkelenmiş de, bu sürecin nedenlerini anlamaya ve açıklamaya kalkışmamıştır?

Osmanlı Devleti’nin talan ve fetihe dayalı yayılmacılığının onu sonunda çöküş sürecine saplamasından söz açmaz Kemal Tahir. Halkın yönetimle hesaplaşma bilincine hiçbir zaman sahip olamaması bir yana, kendini durduk yerde “Kerim Devlet” ile özdeşleştirmesi çekmektedir onu.

Halkın merkezi devletten kopukluğu söz konusudur elbette ve bu kopukluğun halk yararına işleyen bir yanı da vardır. Bununla birlikte, boynu büküklüğünü devletle bütünleşme eğilimine bağlamak da anlamsızdır (Kemal Tahir için halkın doğasından gelen bir gizilgüç gibidir bu eğilim). Merkezi iktidarın güçlenmek için Anadolu’da derebeylerini, dolayısıyla halkı birbirine kırdırmasının ya da merkezde uyguladığı yeniçeri kırımının nasıl olup da eşitlikçi ya da ademimerkeziyetçi olduğu Kemal Tahir’ce açıklanmamıştır.

Sonunda, yazınsal inandırıcılığı olmayan, tarihsel inandırıcılığındansa hiç söz edilemeyecek bir roman olarak edebiyatımızın gündemine girmiştir Devlet Ana.

Bir Kemal Tahir söylencesi olarak Devlet Ana, yazınsal bakımdan aslında yerine konmuş bir romandır. Yazındışı özellikleri yüzünden roman sanatımızda adı anılmaya değer olmasa da, toplumsal ve siyasal özellikleri bakımından enikonu tartışmaya değerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yedi yüzyıl yaşamasını sağlayan gizilgüçleri ortaya koymaya çalışan Kemal Tahir, nesnel tarihin kaynaklarına inmek yerine, yarı-bilinçli bir aydının Osmanlı ve Cumhuriyet arasında yaşadığı açmazı Osmanlı’dan yana çözme önyargısıyla yazmıştır Devlet Ana’yı. Sonunda, yazınsal inandırıcılığı olmayan, tarihsel inandırıcılığındansa hiç söz edilemeyecek bir roman olarak edebiyatımızın gündemine girmiştir Devlet Ana. Osmanlı’da devletin merkeziyetçiliğini yalnızca kendi olumlu önyargılarıyla açıklamaya kalkışıp olumsuz tarihi gözden kaçırması, Kemal Tahir’in Osmanlıcı tezlerini güçlendirmek yerine, aslında enikonu zayıflatmamış mıdır?

Devlet Ana, Osmanlı toplum biçimini Marksçılığın ulusal bir yorumuyla (ya da Kemal Tahir’ce) çözümleme çabası olarak değerlendirilmiştir kimilerince. Ama bunun da tamamıyla yanlış bir tarih yorumundan ve sapmalardan kaynaklandığı belli olmuştur. Asya Tipi Üretim Tarzı kavramıyla Osmanlı toplum düzenini açıklamaya çalışmak, Marksçılığın düzayak yorumunun sonucu olduğu gibi, düpedüz bir çarpıtma olarak da ortaya çıkmıştır.

Anadolu halkının neden sonra Kurtuluş Savaşı’na ve Cumhuriyet’in kuruluşuna karşı da aynı refleksi göstermiş olması, eğilimlerinin sürekliliği bakımından çarpıcıdır. Kemal Tahir, Cumhuriyet’in tepeden inmeciliğinin kökenlerini yeni devrimci atılımlarda aramak yerine, Osmanlı toplum düzeninde, Osmanlı’dan kalan bürokrat aydın ile halk karşıtlığında aramalıydı, ama bunu hiçbir zaman yapmadı, tek boyutlu bakış açısı yüzünden.

Kurtuluş Savaşı ve ertesindeki Cumhuriyet’in atılımları da Kemal Tahir’in canını sıkıyordu. Yeni Türkiye’nin kurucularının, yedi yüzyıllık bir imparatorluğun kalıtını bir çırpıda yok saydıklarını, harcadıklarını düşünen Kemal Tahir, bu çatışmanın bir tarafı olarak katıldı kavgaya. Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı üçlemesinde, İstanbul ile Anadolu arasındaki ayrımları, Kuvayı Milliye’nin açmazlarını, Cumhuriyet’in ülkenin sorunlarına çare olamamasının dayanaklarını, yönetici kadrolar arasındaki çatışmaları, bütün bu sorunlar arasında Osmanlı değerlerinin yeniden yükselişini tutkuyla anlatır Kemal Tahir. Çoğu kez en iyi romanları olarak görülen bu üç roman da yazarının ideolojik tutumunun gölgesi altında, yazınsal bakımdan roman sanatımızın değerleri arasında sayılamaz. Jön Türkleri tu kaka etmekle, Abdülhamid’i yüceltmekle, İttihat ve Terakki kadrolarını küçük düşürmekle yükümleyip Kurtuluş Savaşı aydınlarıyla adamakıllı sert, dolayısıyla ideolojik bir hesaplaşmaya kalkıştığı Yorgun Savaşçı da işlevsel bir roman sayılabilir.

Osmanlı dünyasının, İstanbul’un dışında, köyü ve köylüsü de vardı… Kırsal alanın özellikleri yüzünden hem merkezi devlet otoritesi koca imparatorluk içinde tam kurulamamış, hem de kırsal alanın gerçekliği merkezî otoriteden kaçmanın, kendini onun dışında tutmanın yollarını bulmuştur. Kemal Tahir bu örtük çelişkiyi de enikonu sorun etmiş, dolayısıyla köyü ve köylülüğü anlattığı için gerçekçi görünmüştür. Oysa gerçekliği çarpıtmanın yollarını burada da sürekli aramıştır. Çünkü çelişkiyi Osmanlı’dan, merkezi devletten ve otoriteden yana çözmenin kaygılarıyla yazmıştır. Düpedüz bir “Osmanlı” prototipi aramış, onu köyde bulamadığı için, romanlarında köylülere öfkelenmiştir. Aradığı “Anadolu Osmanlısı” yoktu elbette. Nasıl ki Kurtuluş Savaşı’na katılan Kuvvacı Anadolu halkı yoktuysa… “Anadolu Osmanlısı” olarak görmeyi özlediği köy, Kemal Tahir için Osmanlı’nın artığı, Osmanlı’yı yiyip bitirmeye çalışan, Osmanlı’ya vermeden sürekli ondan alan, üstelik Osmanlı’nın değerini de bilmeyen bir dünyaydı… zavallılar güruhu köylüler…

Kemal Tahir Sağırdere ve Körduman’da da, Yediçınar Yaylası, Köyün Kamburu, Büyük Mal üçlemesinde de hep kendi tarih anlayışının karşılıklarını aramaya kalkışmış, toplumbilimci gibi davranmış, dolayısıyla yazınsal değerleri zayıf köy romanları yazdı. Sonunda gördüğü köy ve köylünün Osmanlı’daki karşılığıyla Cumhuriyet dönemindeki karşılığı arasında pek de bir fark olmadığı ortadadır. Toplumların bilincindeki köktenci değişimler için kaç yüzyıl gerekmektedir?

Yediçınar Yaylası’nda Tanzimat’tan başlayıp İkinci Meşrutiyet günlerine uzanan bir dönemi birbirine yalnızca bazı göndermelerle bağlar Kemal Tahir. Romanda ne kesintisiz bir sürecin öyküsü vardır, ne de yapılan göndermeler farklı bölümleri sağlam köprülerle birbirine bağlar. Belirsiz kişilerin konuşmalarıyla geçen kırk sayfalık giriş bölümü, Tanzimat döneminin İstanbulu’nda yaşananlar ve yönetenler arasındaki çatışmaların Anadolu’ya nasıl yansıyabileceğine ilişkin akıl yürütmelerle doludur.

Bu “Başlangıç” bölümünü romanın kurgusunun bir parçası olarak almak olanaksız. Çakır Kâhyaların çarşıyı borç faizine bağlamalarından, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın “zehirli yılan gibi” oluşundan, Mısır’da olup bitenlerden, Tanzimat Fermanı’ndan, Sultan Mahmut’tan, Mustafa Reşit Paşa’dan, Anadolu düzeninin bozulmasından ve daha birçok şeyden söz edilir. Bunların Yediçınar Yaylası romanıyla ve Yediçınar Yaylası’nda yaşanacaklarla ilişkisi bazen dolaylıdır, bazen de hiç yoktur. Kemal Tahir, Osmanlı âyanının Çorum’daki uzantılarına karşı, –tamamıyla ideolojik bir seçimin sonucu olarak– geleneksel beylerin değerlerini yeğler. Merkezin temsilcisi olan Başıbozuk paşası Dilâver Ağa ve Kambur Kadı’ya karşı, Çakır Kâhyaların geçmişten gelen soykütüğünü yüceltir, geleneksel ağalar yerine türedi ağaların geçmesine hayıflanır. Jöntürklerin eleştirisini de, bir Jöntürk sürgünü olan Seyfettin Bey’e karşı, romanın en olumsuz tiplerinden Gâvur Ali’ye yaptırır. Türedi ağaların en yozlaşmış tipi olan Abuzer Ağa ile Çorum’un İttihat ve Terakki Cemiyeti Başkanı ve Davavekili Cevdet Bey’i kafa kafaya verdirerek, siyasal amacına da romanın sonunda ulaşmış olur. Tipik Kemal Tahir kurgusu budur.

Yediçınar Yaylası’nda dönemin çeşitli toplumsal ve siyasal kesimlerinden kişilere yer verilmesi, romanın olumlu yanı sanılmasın. Kemal Tahir romanlarının ortak özelliğidir bu. Ne ki hem kişiler, hem kişiler arasındaki ilişkiler hem de o kişilerin ilişkilerinde somutlanan dönemin betimlenmesi ve sorgulanması, alabildiğine didaktik, şematik, işlevseldir. Tarihi kötüye kullanmanın örneğidir Kemal Tahir romanı kısacası.

Kaldı ki Kemal Tahir, İttihat ve Terakki ile Kemalizm ikilemini, onların karşısına Osmanlı Devleti’nin temiz yüzünü çıkararak, siyah-beyaz karşıtlığında almıştır.

Yoksa Osmanlı’yı bu denli yücelterek ona bağlanmanın kavgasını verirken, Cumhuriyet’i Osmanlı’ya bağlayan, Osmanlı’nın son dönemlerine damgasını vuran Batıcı ve Türkçü akımların yenilikçi bireşiminin, onların yarattığı toplumsal ve siyasal hareketle Cumhuriyet’e ulaşıldığının üstünde durur ve bu değişimi anlamaya çalışırdı. Belki yalnızca Osmanlı’yı kendi ecdadı olarak görüp Cumhuriyet’i kabul edilemez olarak görmek itmiştir onu bu saplantıya. Osmanlı bir günde bitip yok olmuş, onun yerine bambaşka değerler gelmiştir sanki.

Kemal Tahir’in İttihat ve Terakki yönetimini kıyasıya eleştirmesi de ölçüsüzce olmuştur. İttihat ve Terakki yöneticilerinin dünyasına eleştirel bir yaklaşım elbette gereklidir, gelgelelim bu yaklaşım, düşmana dönüklüğü yüzünden anlamsızlaşmıştır. Kaldı ki Kemal Tahir, İttihat ve Terakki ile Kemalizm ikilemini, onların karşısına Osmanlı Devleti’nin temiz yüzünü çıkararak, siyah-beyaz karşıtlığında almıştır. Osmanlı adına, Devlet Ana’da (Bizanslılara, Moğollara karşı) ırkçılığa varan düşünceleri bu yüzden atmıştır ortaya. Bir Doğu toplumunun ayrı bir toplum kategorisi olarak alınca, saltık bir arınma içinde görmüştür Osmanlı’yı.

Yazınsal ile yazındışı arasında kalın bir çizgi olduğu düşünülür düşünülmesine de, ikide bir ortaya atılan kuşkuların her zaman yalanı yenik düşürmesinin önüne geçilemez. Oysaki ilk bakışta iki ayrı nitelemenin içselleştirdiği yazındışılık saptamasına gönül koyanların yok saydıkları bir ayrım sürülüyor önümüze. Kemal Tahir’i yalnızca romancı olarak almak olanaksız. Onu aynı zamanda Osmanlı toplum biçimini ve düzenini sorgulayan, kendine özgü yorumlarla açıklayan bir tarihçi olarak da almak gerekir, ister istemez, kendisinin de buna gönül indirdiğini bilerek.

Yoksa roman yazarının özgün çözümlemelerini yazınsal yaratım sürecine taşıması elbette anlaşılırdır. Burada o çözümlemelerin doğruluğu ya da yanlışlığı da öncelik almaz aslında. Şu var ki Kemal Tahir söz konusu olduğunda, bu özgün yorumların sınır tanımazlığından, ölçüsüz abartılardan ve tarihi düpedüz kendi ideolojik tarih anlayışınca çarpıttığından da söz ediyoruz.

Kemal Tahir romanından, kendi diline yenik düşen ve yazınsal değerlerinin yitimiyle aşınan bir roman örneği olarak söz edilebilir. Bugünkü yazınsal ölçütler karşısında tuhaf durabilecek bir roman anlayışını, kendi ideolojik-tarih tezinin nesnesine dönüştürdü Kemal Tahir. Üstelik, düşünsel ve yazınsal ortamı sarsacak kertede etkin bir sanatsal özne yaratmak istemişti. İnadına gerçekçi kalma ilkesine karşın, gerçekçi bir romanı da bütünleyemedi. Yazınsal değeri yıllar içinde eriyen, geleceği de kuşkulu bir roman bıraktı geride.

Osmanlı dünyasını bütün zamanları, mekânları, insanıyla yazınsallaştıracak bir roman anlayışının, Osmanlı gerçekliğini bütünleyen kaynaklardan ama tarihsel sürecin determinist kaldıraçlarından soyutlayarak çıkarması beklenirdi. Roman sanatı için tarihsel bir nesne olarak Osmanlı’nın yazınsal bir özneye dönüşmesi ancak bu yoldan olasıydı.

(441)

Yorum yaz