Home Bilgi Bankası Edebiyat Tarih Kavramı ve Osmanlı’nın Kemal Tahir Üstündeki Gölgesi
Tarih Kavramı ve Osmanlı’nın Kemal Tahir Üstündeki Gölgesi

Tarih Kavramı ve Osmanlı’nın Kemal Tahir Üstündeki Gölgesi

367
0

Kemal Tahir roma­nın­dan, kendi diline yenik düşen ve yazın­sal değer­le­ri­nin yiti­miyle aşı­nan bir roman örneği ola­rak söz edi­le­bi­lir. Bugünkü yazın­sal ölçüt­ler kar­şı­sında tuhaf dura­bi­le­cek bir roman anla­yı­şını, kendi ide­olo­jik-tarih tezi­nin nes­ne­sine dönüş­türdü Kemal Tahir.

Semih Gümüş

Önem­sen­mesi gere­ken, yaşan­mış tari­hin ken­disi (olay­lar tarihi) ve zaman­di­zin­sel bil­gisi değil­dir; o nasıl olsa biz­den bağım­sız ger­çek­leş­miş­tir. Asıl olan tarih­selci tutum ve yor­dam (eleş­ti­rel tarih) ile tarih bilin­ci­dir.

Öte yan­dan, düşün­sel tarih ya da görece bilim­sel tarih kav­ram­la­rını da, veri­leri tari­hin belir­teci olmak­tan kur­tu­lup zaman kar­şı­sında ken­dini ger­çek­leş­ti­ren ve top­lum­sal birey­lerce yapı­lan açık­lama ve yorum­lama etkin­liği ola­rak tarih, biçi­minde kur­gu­la­ya­bi­li­riz.

Roman sanatı, tarihle bu düz­lemde yan yana düşer; şu ki, tarih, roman sanatı için ancak tarih fel­se­fe­since ve yorum düze­yinde değer taşı­ya­cak­tır. “Tarih yorum demek­tir.” (E.H. Carr, Tarih Nedir?)

Deneyci (ampi­rist) tarihçi için verili tarihte içe­ri­len doğ­ru­dur. Tarih bilim­cisi sayıl­mak için, ken­din­den önce gelen ve çoğu kez resmi tarih yerine geçen bu doğ­ru­lar top­la­mını yal­nızca der­leme sağ­gö­rüsü gös­ter­mek yeter­li­dir. Verili tarih elbette yazın­sal düzeyi de zor­la­ya­bi­lir bu arada ama bu durumda da, tarih­sel roman adına uygun bir yazın­sal yara­tım­dan söz etmek güç­le­şe­cek­tir. Kemal Tahir’in tarihi alış biçi­mine bura­dan baka­bi­li­riz.

Tari­hin bil­gisi, eninde sonunda tarih­sel bilgi demek­tir. Sor­gu­lama edimi işle­meye baş­la­yınca, tarih­sel bilgi kav­ra­mına gel­mek kaçı­nıl­maz­la­şır. Yoksa tarih­sel­lik kazan­ma­mış bil­gi­ler üstüne bugün, demek ki yüz­yıl­lar sonra kafa yor­mak boşuna bir çaba ola­cak, dola­yı­sıyla tarih­sel­lik­ten, kafa yoru­la­cak bil­gi­ler­den, yara­tıcı tarih­ten söz edi­le­me­ye­cekti. O bil­gi­leri bugün yeni­den sor­gu­lu­yor, üst­le­rinde düşü­nüp tar­tı­şı­yor­sak, onla­rın tarih­sel­likle taç­lan­dı­rıl­mış oluş­ları yüzün­den­dir. Ne kala­caksa bugüne, o kal­mış­tır. Unu­tul­muş tarih­ten hiç kim­se­nin söz ettiği işi­til­me­miş­tir.

Tarihe yöne­len­ler, yal­nızca önce gelen­ler­den ken­di­le­rine akta­rı­lan­larla yetin­dik­le­rinde, sonunda bir şey bula­ma­dık­la­rını da göre­bi­lir­ler. Çünkü bu durumda yal­nızca süre­ğen bir çev­ri­min par­ça­sına dönü­şe­cek­ler­dir. Okul eği­ti­minde tarih ders­leri –yani resmi tarih söz­cü­leri– işte bu yüz­den kısır bir tarih çev­ri­mi­nin sıra­dan diş­li­leri ola­rak görev yapar­lar. Belir­len­miş tarih oto­ri­te­leri onlar adına çok önce­den söz almış­lar ve resmi bil­giyi eyle­miş­ler­dir.

Ken­disi bir iler­leme süreci yara­tan, demek ki öznel­li­ğiyle belir­le­nen yara­tıcı tarih, kuş­ku­suz bir kav­ramı anla­tı­yor. Tarihle haşır neşir olan­la­rın bir bölümü için onay­la­na­ma­ya­cak bir kav­ram da ola­bi­lir mi bu? Tarihi yara­tıcı bir alış biçimi kolayca benim­sen­me­ye­bi­lir elbette. Yüzeyde kalana yüz ver­me­yen, tari­hin doku­su­nun derin yapı­sına işle­yen, onu çözüm­le­yen bir alış biçimi. Önce­den yapıl­mış tasa­rı­lara, işlev­sel kur­gu­lara dayan­ma­dan, tama­mıyla önyar­gı­sızca yapıl­mış bir çözüm­leme. Dola­yı­sıyla varı­lan buluş­la­rın değe­riyle bilim­sel bilgi de boy ölçü­şe­mez.

Verili bil­gi­lere gerek­si­nim elbette bit­mez. İleri doğru çizi­len bir eğri oluş­tu­ru­yorsa tarih, bir nok­ta­dan önce dizil­miş bütün nok­ta­lar­dan geçe­cek­tir; önce gelen­le­rin sonra gele­cek­lere aktar­dık­ları bil­gi­ler elbette süzü­le­cek­tir. Tarih boyunca neler yaşan­mış, tarih­sel kişi­lik­ler nasıl alı­nıp değer­len­di­ril­miş, tarih­sel bilgi zaman içinde nasıl deği­şip dönü­şe­rek bugüne gel­miş­tir?.. Sonunda bir kül­tür kalı­tı­nın akta­rıl­ması söz konusu. İlkin o kalıtı alma­lı­sı­nız ki, ken­di­nizi onunla sına­ya­bi­le­si­niz. Kendi yoru­mu­nuz içine giren­leri alıp dışında kalan­ları atmalı, tarih­ten yarar­lan­malı, onu yeni­den düzen­le­me­li­si­niz.

Demek ki tarihe yöne­len kişi, ken­di­sine ula­şan bilgi biri­ki­mini yeni­den kura­rak kendi düşün­sel uzamı içinde yeni bir tarih yorumu yapar. Düşün­sel uzam, içinde sor­gu­la­mayı kesin­kes barın­dı­ran, soyut­la­mayı yön­tem ola­rak seçen, kendi uslam­lama yeti­sine baş­vu­ran bir özneyi gerek­ti­rir. Tari­hin derin­lik­le­rine yapı­lan bu yol­cu­luk, ken­din­den önce varıl­mış sonuç­lar­dan yad­sıma yoluyla yarar­la­nır­ken, yeni bil­gi­lere ve yeni yorum­lara ulaş­mayı amaç­la­yan bir kazı­cı­lık gerek­ti­rir.

Osmanlı’nın bili­nen ve bilin­me­yen dün­ya­sında yapı­la­cak bir kazı da bu sonuç­lara götü­re­bi­lir tarih­çiyi. Bıra­ka­lım Söğüt Türk­le­ri­nin Osmanlı’nın tohum­la­rını atı­şını, İmpa­ra­tor­lu­ğun son döne­mi­nin, oldukça yakın geç­mi­şi­nin bile yete­rince kazıl­dığı söy­le­ne­bi­lir mi? Ya da düpe­düz kendi tari­hi­mi­zin arta­lanı ola­rak alı­na­bi­le­cek olan Bizans: bıra­ka­lım yete­rince tanı­ma­mış olu­şu­muzu, okul yıl­la­rında çocuk­la­rı­mı­zın nere­deyse hiç kar­şı­laş­ma­mış olduğu, resmi tari­hin onu tam boy yok­sa­dığı ger­çeği ürkü­tücü değil mi? Koca İmpa­ra­tor­lu­ğun İstanbul’da bir müzesi bile yok.

Bilgi ‘bili­nen­den bilin­meze doğru’ değil ‘bilinmez’den ‘bilinen’e doğru yol ala­rak iler­ler.”

Kendi tari­hi­mize karşı bu ina­nıl­ması güç kayıt­sız­lı­ğın asıl nedeni, hiç kuşku yok ki, okul eği­ti­mi­nin tarih ala­nında koca bir hiç­ten başka bir şey bırak­ma­yı­şı­dır. Ayrıca duyar­sız­lık, umur­sa­maz­lık, kayıt­sız­lıkla nite­len­di­ri­le­bi­le­cek bize özgü dav­ra­nış ve düşünme –düşün­meme– biçi­mi­miz de var.

R.G. Col­lin­g­wood, tarih üstüne önemli yapıt­ları Türk­çede de yayım­lan­mış olan bu ken­dine özgü, yara­tıcı tarih düşü­nürü, Bir Özya­şa­möy­küsü’nde tarih­sel bil­giyi kav­rama biçim­le­rini irde­ler­ken, izlen­mesi gere­ken yön­temi şöyle vur­gu­lu­yor: “Bu açı­dan bakar­sak, bilgi ‘bili­nen­den bilin­meze doğru’ değil ‘bilinmez’den ‘bilinen’e doğru yol ala­rak iler­ler. Bizi daha çok ve daha diz­geli düşün­meye iten bu tür bilin­mez konu­lar zekâ­mızı biler ve böy­lece bil­dik konu­ları düşü­nür­ken çoğu kez us gücü­müzü saran önyargı ve kör inan sisini dağıt­ma­mıza yar­dımcı olur.”

Sonra gelen­le­rin önce­den üre­til­miş yanıl­sa­ma­ları yıkıp ken­di­le­rin­den sonra gele­cek­lerce yıkı­la­cak yeni yanıl­sa­ma­lar üret­me­sine son­suz ola­nak­lar tanı­yan bir düşün ala­nı­dır tarih.

Bilinmez”den baş­la­mak için de önce onu bil­mek gerek­mi­yor mu? Tanı­mak ya da tanı­maya çalış­mak, demek ki bir sor­gu­lama etkin­li­ğini baş­lat­mak, geç­mişe dönük bir bulma eyle­mine kal­kış­makla ola­sı­dır. Bunun keş­fe­dil­miş kıta­lara yapıl­mış bir yol­cu­luk olma­ya­cağı da bel­li­dir. Yoksa sor­gu­la­maya, tanı­maya ne gerek kalır? Ya yeni kıta­la­rın keş­fine çıkı­la­cak ya da keş­fe­dil­diği bili­nen kıta­lar yeni­den keş­fe­di­le­cek­tir.

Tari­hin süre­ğen biçimde çoğalt­tığı yanıl­sa­ma­ları kır­ma­nın yolu da budur. Ger­çek­ten de tarih, yanıl­sa­ma­lar üre­ten bir doğaya sanki önsel ola­rak sahip çık­mış­tır. Sonra gelen­le­rin önce­den üre­til­miş yanıl­sa­ma­ları yıkıp ken­di­le­rin­den sonra gele­cek­lerce yıkı­la­cak yeni yanıl­sa­ma­lar üret­me­sine son­suz ola­nak­lar tanı­yan bir düşün ala­nı­dır tarih. Ölü tarih onu yeni­den öldür­mek için diril­ti­lir­ken, yaşa­yan tarih de kendi ölü­münü baş­lat­mak­ta­dır.

Tari­hin bu sar­malı onun yara­tıcı biçimde kur­gu­lan­ma­sın­dan öte nedir ki? Collingwood’un ikide bir sözünü ettiği us gücü burada işle­vini gös­ter­meli. Tarihte baş­lan­gıç ya da son olma­dı­ğını düşü­nen Collingwood’a göre, “Bir tarih­çi­nin ince­le­diği bir geç­miş, ölü bir geç­miş değil, her­hangi bir biçimde günü­müzde yaşa­mını sür­dü­ren bir geç­miş­tir.” Başka türlü bir ele alı­şın, tarihe yara­tıcı kat­kı­lar yapa­bil­me­sine, dola­yı­sıyla tari­hin bil­gi­sini iler­let­me­sine ola­nak var mıdır?

Marx da bugü­nün kuşak­la­rı­nın geç­miş kuşak­la­rın göl­gesi altında oldu­ğunu söy­lü­yordu. Bu anlamda Collingwood’un öner­me­siyle Marx’ınki, bir­bir­le­riyle özdeş­le­ne­bi­le­cek bir tarih­sel­ci­lik ola­rak pekâlâ alı­na­bi­lir. Günü­müz yaşamı ve günü­mü­zün kül­türü, hem de bütün yan­la­rıyla geç­miş kuşak­la­rın yaşa­dık­la­rı­nın ve insa­noğ­lu­nun yarat­tığı bütün bir kül­tü­rün süre­ği­dir.

Tari­hin ken­dini yeni­den üre­ten bil­gisi sürekli us gücüne vurul­dukça bir­bi­rine geçişli süreç­ler içinde yaşa­mını sür­dü­re­cek­tir.

Burada tarih kar­şı­sında serin­kan­lı­lı­ğını yitir­me­yen, uzak duruşlu bir tav­rın değeri geli­yor önü­müze. Düpe­düz gizemli, bilin­me­yen­lerle dolu, üste­lik ger­çek öykü­ler bizim için nasıl çekici olmaz? Tari­hin siya­se­tin göl­gesi altında renk­le­ri­nin sola­cağı ger­çeği de bu yüz­den. Top­lum­sal mıdır peki tarih? Sanı­rım tari­hin top­lum­sal, dola­yı­sıyla bütün­cül bir alış biçimi içinde renk­le­rini dışa vur­ma­ya­cağı kes­ti­ri­le­bi­lir. Her iki yak­la­şım biçimi içinde tari­hin düpe­düz yok­sul­la­şa­cağı da bu arada belir­ti­le­bi­lir mi?

Sonunda tari­hin hangi düz­lemde değer­len­di­ri­le­ce­ğine iliş­kin soru­lara ada­ma­kıllı yanıt­lar ver­mek gere­ki­yor. Tarih hangi uzak­lık ya da açı içinde alı­nırsa alın­sın, kül­tü­rel bir değer­len­dirme, uslam­lama, soyut­lama etkin­li­ği­dir ve ancak bir düşünme biçimi ola­rak kül­tü­rün uzamı içinde anlam­lan­dı­rı­la­bi­lir.

 Verili tari­hin bil­gisi, kar­şı­sında ister iste­mez bir tapınç da yara­tı­yor. Bu durumda tarihe dönüp bakan her­kes aynı şey­leri görü­yor.

Üste­lik siya­set bağ­lamı içinde tarih yarar­cı­lı­ğın elin­de­dir, kul­la­na­nın elinde oyun­cağa bile dönü­şe­bi­lir. Dönem­sel­dir, tüke­ti­lir. Kul­la­na­nın siya­sal, top­lum­sal, kül­tü­rel, sınıf­sal seçi­mine göre işlev kaza­nır: İşle­vini yerine getir­dikçe değer­li­dir, yoksa değer­siz.

Tarih bu düzeyde yeni­den ken­di­sine dönü­le­cek, dola­yı­sıyla yeni­den anlam­lan­dı­rı­la­bi­le­cek bir dünya da yarat­maz. Ter­sine, bir yine­le­me­ler çev­ri­minde, bir kadavra ola­rak gelir önü­müze. Buz­da­ğı­nın fotoğ­ra­fını yeni­den ve yeni­den çeker­ken altın­daki devasa göv­deyle kimse ilgi­len­mez. Verili tari­hin bil­gisi, kar­şı­sında ister iste­mez bir tapınç da yara­tı­yor. Bu durumda tarihe dönüp bakan her­kes aynı şey­leri görü­yor. Aynı şey­leri göre­ce­ğini baş­tan bili­yor. Okulda veri­len tarih kitap­ları on yıl­lar boyu aynı tarihi anla­tır, aynı şey­leri gös­te­rir, aynı sonuç­lara gön­de­rir, bir­bi­ri­nin aynı kafa­lar yaratma işle­viyle yüküm­len­miş­tir ve yüküm­ler. Okul kitap­la­rında II. Mehmet’i “Fatih” yapan Bizans, hep kur­ta­rıl­mış bir ülke, bir bilin­mez, öğren­ci­nin ula­şa­ma­ya­cağı bir “öte-ülke”dir. Peki bu tarih, ger­çe­ğin hangi yüzünü anla­tır? Bir ulu­sun kendi geç­mi­şini gör­düğü bir koca yayıl­ma­nın en önemli dönüm nok­ta­sını, niçin bil­mez o ulu­sun birey­leri? Tarih tepe­den tır­nağa merakla yaşar, üste­lik. Ondan can alır­ken nasıl olur da kuşak­lar boyunca bu denli güçlü biçimde öldü­rü­le­bi­lir merakı?

Demek ki önce­den belir­len­miş ilke­lerle kuşa­tıl­mış değil­dir tarih. Kurallı bir bilgi bütünü değil­dir. Düşü­nün ki, Bizans, Batı’dan bakana bir yüzü, Doğu’dan bakana öteki ters yüzüyle görü­nür. Osmanlı, içer­den bakana sure­tini, dışar­dan bakana aslını gös­ter­mek­te­dir. Bunu aslında iki kut­bun iki ayrı yüzü gör­düğü biçi­minde oku­mak gere­kir. Onlar, gör­mek iste­dik­le­rini gör­mek­te­dir­ler. Yoksa tarih hiç­bir zaman ken­dini çar­pı­tıl­mış biçim­lerde gös­ter­mez; bir başına çar­pıt­maz, yanılt­maz kısa­cası. Öyle ama, niçin iki yüzü bir­den görün­mez?

Ona tarih­se­ver­likle değil de mil­li­yet­se­ver­likle, önyar­gı­larla bakan­lar, geç­mişle bağ­la­rını ger­çek­ten kur­mak­tan kaçı­nı­yor­larsa; tarih değil de, bugünse asıl önemli olan, yal­nızca bir yüzünü, kendi gör­mek iste­dik­leri yüzünü göre­cek­leri de kuş­ku­suz­dur. Bu tür bir tarih yanıl­sa­ma­sıysa düşünce üre­ti­min­den yok­sun top­lum­ları daha çok etki­ler.

Tarihte yeni­den üre­ti­len, yal­nızca yara­tıcı yazın­sal yapıt­lar değil­dir. Tarih içinde bir yer tutan her düşün­ce­nin kendi üre­til­diği uzam için­deki anla­mını sür­git taşı­ya­ma­ya­cağı söy­le­ne­bi­lir. Tarih için­den süzü­len düşün­ce­ler, veril­miş biçim­le­riyle kal­dık­ları sürece “tarih­sel bilgi” ola­rak alı­na­maz­lar, fosil­le­şir­ler; bil­giye dönü­şe­bil­mek için onla­rın yeni­den kurul­ma­ları, yeni­len­me­leri gere­kir. Bu nerede yapı­lır? Ken­di­li­ğin­den ken­di­le­rini aşma­ları elbette bek­le­ne­mez tarihte kal­mış düşün­ce­le­rin. İşte o aşıl­ma­yan düşün­ce­ler dur­duk­ları yerde ide­olo­jiye dönü­şür, çürü­meye yüz tutar­lar. Yanıl­sa­ma­lar üre­tir­ler. Tarihi göz­den geçi­ren mes­lek­ten ya da meraklı bütün tarih­çi­le­rin tarih­sel bil­gi­nin olu­şu­muna kat­kı­ları var­dır.

Tarihi sonunda bir bilim olmak­tan, dola­yı­sıyla kimi­le­rini “bilimsellik”ten çıka­ran da tarih kav­ra­yı­şı­nın bugün ulaş­tığı bu düzey­dir. Tarihi, “sınıf sömürü ve ege­men­lik meka­niz­ma­la­rı­nın çözüm­len­mesi” (Louis Alt­hus­ser, Genç Marx’ın Evrimi Üze­rine) ola­rak anla­dık­ları için onu bir kate­gori ola­rak gören anla­yı­şın da eski­meye yüz tut­tu­ğun­dan kuşku duy­ma­mak gere­kir. En azın­dan dene­bi­lir ki, tari­hin bu denli yalın bir kate­gori biçi­minde tanım­lan­ması aslında ide­olo­jik­tir ve bu ide­olo­jik kav­ra­yış biçimi bizi tari­hin anla­şıl­ma­sına ve ger­çek­ten çözüm­len­me­sine götür­mekte çok yeter­siz kalır.

Alt­hus­ser, konu ettiği çözüm­le­me­nin tarihi örten ide­olo­ji­ler­den çık­makla, dola­yı­sıyla o ide­olo­ji­leri kar­şı­la­yan “fel­sefi bilinç” ile hesap­laş­makla olası oldu­ğunu vur­gu­lar. Ne ki ken­disi ide­olo­jik bir hesap­laş­ma­dan, dola­yı­sıyla ide­olo­jik bir tarih kav­ra­yı­şın­dan dışarı çıka­maz.

Tarih­sel­li­ğin ve tari­hin oluş süreç­le­ri­nin ister iste­mez çar­pı­tıl­mış bir biçi­mini veren bu tarih anla­yışı, üste­lik doğ­ruyu bul­mayı da güç­leş­ti­ren, nes­nel­lik­ten uzak­laş­tı­ran, ger­çek­liği tarih­sel düz­le­min­den kay­dı­ran, her şeyi siyasa ekse­ninde açık­la­yan bir tarih kav­ra­mına yol açı­yor. Sonunda varı­la­cak yer, “günün gerekleri”nin bıçak sır­tı­dır, şaşır­tıcı olma­malı.

Althusser’i tari­hin ger­çek­li­ğin­den kopa­ran bu tutumu, bir “tarih anıtı” kurma ülkü­sü­nün sonucu ola­rak anla­şı­la­bi­lir. Bu ide­olo­jik tarih anla­yışı tarih içinde kuru­lup sınıf sava­şı­mına dayan­mak yerine, aslında kat­kı­sız bir yanıl­sama gibi­dir.

Althusser’in, tarihi “öznesi olma­yan bir süreç” ola­rak tanım­la­ması da sonunda Orto­doks­luğa götü­rür. Tarih­sel gere­kir­ci­liğe aşkın­lık tanı­yan bu anla­yı­şın sonucu ola­rak, Alt­hus­ser tarih­sel­ci­likte Marx’tan bile orto­doks­tur. Oysa Alt­hus­ser­gil düşün­ce­ler, Althusser’in “Mark­siz­min tarih kav­ra­mına kat­kısı ise, tari­hin, öznesi olma­yan bir süreç oldu­ğunu ispat­la­ma­sı­dır” diyor­lardı. Althusser’in yan­lışı bunu savu­nan­larca da anla­şıl­mış olma­lı­dır. Dene­bi­lir ki, Alt­hus­ser tari­hin teme­linde akan süreç­leri anla­mış, ama tari­hin yal­nızca –aslında tümü de sal­tık ya da değiş­mez– top­lum­sal kuru­luş, üre­tim biçimi gibi nes­nel, bilim­sel kav­ram­larla anla­şı­la­ma­ya­ca­ğını gör­mek iste­me­miş­tir.

Althusser’in, tarih düşün­cesi kar­şı­sın­daki bu ide­olo­jik duruşu, hiç kuşku yok ki onun için biri­cik doğru tarih kav­ra­yı­şı­dır. Tari­hin aynı zamanda bir bilim olduğu yanıl­sa­ması bu ide­olo­jik tutumu des­tek­ler­ken, ondan bes­len­mek­te­dir de. Althusser’i tari­hin ger­çek­li­ğin­den kopa­ran bu tutumu, bir “tarih anıtı” kurma ülkü­sü­nün sonucu ola­rak anla­şı­la­bi­lir. Bu ide­olo­jik tarih anla­yışı tarih içinde kuru­lup sınıf sava­şı­mına dayan­mak yerine, aslında kat­kı­sız bir yanıl­sama gibi­dir. Üste­lik böy­lece Althusser’in apa­çık­lı­ğını ara­dığı “sınıf sömürü ve ege­men­lik meka­niz­ma­ları” görü­nür kılı­na­ma­ya­cağı gibi, tarih­sel gere­kir­ci­li­ğin kalıp­laş­mış düze­nek­le­rine tes­lim olmak­tan başka yapa­cak şey de kal­maz. Tari­hin ide­olo­jik kav­ra­nı­şın­dan vaz­ge­çip kendi bakış açı­sını dışa açık tut­ma­dığı için, Alt­hus­ser tarih anla­yışı bakı­mın­dan eskil bir dün­ya­dan ses­len­mekle kal­mış­tır.

Tarih yazımı, ger­çek olgu­la­rın bil­gisi yanı sıra, yanıl­sa­ma­la­rın da ürünü. Bilgi biri­ki­minde nes­nel etmen­le­rin yanı sıra, öznel etmen­le­rin ve ide­olo­jik kırıl­ma­la­rın da payı olduğu gör­mez­den geli­ne­mez. Kusur­suz, yan­lış­sız, üste­lik her­kesi bir­leş­ti­ren bir nes­nel tarih yazı­mını kim ara­ya­bi­lir? Bu artık ola­nak­sız. Tarih her zaman öznel­li­ğin sakat­la­dığı biçim­le­riyle kul­la­nı­la­gel­miş, dol­gu­ları da gerek­si­nen bir anlatı ola­rak alın­maya baş­la­mı­şır.

Söz­ge­limi Kema­liz­min bir zaman­larki göz kamaş­tı­rıcı atı­lım­ları ve kül­tür dev­rimi anla­yışı içinde, Osmanlı dönemi unu­tul­muş tari­hin içinde kal­mış oldu. Geç­mi­şin hangi kalı­tına sahip çıkı­la­ca­ğına aydın­la­rı­mız bile bir­leş­ti­rici bir yanıt vere­mez­ken, yeni kuşak­la­rın gele­ceğe kök­süz­lüğü, gide­rek tarih­siz­liği taşı­ma­sı­nın tüm bir top­lum­sal kül­türü yara­la­ya­bi­le­ceği elbette sor­gu­lan­malı.

Kema­liz­min Osmanlı yüz­yıl­la­rını yok sayan tarih anla­yışı mı ger­çekti, yoksa Osman­lıcı tarih tez­leri mi? Ya da bu iki eği­li­min yerine, tari­hi­mizi bütün­cül anlama tezini can­lan­dır­mak mı daha doğru?

İlber Ortaylı, İmpa­ra­tor­lu­ğun En Uzun Yüz­yılı ince­le­me­si­nin önsö­zünde, tarih­çi­le­rin Osmanlı İmparatorluğu’nun XIX. yüz­yıl­daki siya­sal modern­leş­me­sine ilgi duy­ma­dık­la­rını belir­te­rek, “Tan­zi­mat dönemi, öncesi ve son­ra­sıyla bugünkü Türkiye’nin olu­şu­munu yön­len­di­ren ve iyi araş­tı­rı­lıp bol tar­tı­şıl­ması gere­ken bir konu­dur” diyor. Osmanlı XIX. yüz­yı­lını ince­le­yen­le­rin konu­la­rını özgür bir bilinçle ve önyar­gı­sızca ele alma ola­nak­la­rı­nın bulun­ma­dı­ğına da dik­kat çeken İlber Ortaylı’nın şu göz­lem­leri de uya­rıcı: “Bence XIX. yüz­yıl tarihi, tarih­çi­li­ği­mizde kötüm­ser bir üslup ve yorumla ele alı­nı­yor. Acaba bu gerekli mi diye düşü­nü­yo­rum. Bu soruyu sorar­ken, her şey­den önce XIX. yüz­yıl dün­ya­sını, özel­likle Osmanlı dün­ya­sını çok az tanı­dı­ğı­mız kanı­sın­da­yım.”

Cum­hu­ri­yetçi Millî Eği­tim Bakanı Hasan Âli Yücel’in, olum­suz­la­ma­ları yanı sıra, “Türk tari­hi­nin şerefli bir bölümü” ola­rak nite­le­diği bu dün­yayı o denli az tanı­yo­ruz ki, çocuk­lu­ğun­dan ölü­müne dek Osmanlı döne­mi­nin en olum­suz tipi ola­rak tanı­ya­gel­di­ği­miz Sul­tan Abdülhamid’in (hüküm­dar­lık dönemi 1876-1918) bile neden sonra başka bir gözle de değer­len­di­ri­le­bi­le­ceği düşü­nül­meye baş­landı. İmpa­ra­tor­lu­ğun hızla dağıl­maya yüz tut­tuğu XIX. yüz­yı­lın son çey­reği içinde yaşa­dık­la­rı­nın yoğun­luğu, oldukça ilginç öyküsü yanı sıra ders veri­ci­dir de.

Abdülhamid’i konu edince, Kemal Tahir’in Osman­lıcı tez­le­rine gele­ce­ğiz elbette. Kemal Tahir’e göre, İkinci Meşrutiyet’ten sonra Batılı dev­let­lerle de kafa ve gönül bir­liği içine düşen İtti­hat ve Terakki hare­keti, 31 Mart Vakası’nı kış­kır­ta­rak Hare­ket Ordusu’nun İstanbul’a gir­me­si­nin yolunu açmış, Abdülhamid’in “hal”inin koşul­la­rını hazır­la­mıştı.

Bir Mül­ki­yet Kalesi roma­nında, sara­yın maran­goz­ha­ne­si­nin usta­la­rın­dan Mahir Efendi’nin gözüyle, Sul­tan Hamid (elbette tümün­den de usta bir maran­gozdu) “cirit mey­danı kadar koca­man bir salonda tek başına kal­dığı zaman ‘yedi başlı bir dev’” ola­rak betim­le­nir.

Osmanlı hiç kuşku yok ki, ege­men­liği halkı tebaa ola­rak gören bir anla­yış üstüne kuru­yordu. Osmanlı’nın doğa­sını anla­tır bu düşünce. Ayakta kal­mak için korku üret­mesi gere­ki­yordu. Nerede? Hem görece bağım­sız bir yaşantı süren Anadolu’da, hem talana ve isti­laya uğra­yan mer­kezde (bütün­cül bir ikti­dar­dan söz edi­le­bi­le­cek İstanbul’da), hem de çeper­le­rinde. Osmanlı des­po­tiz­mi­nin başka türlü kurul­ması ola­nak­sızdı.

 Tarihsel Roman Kavramı

Tari­hin –gide­rek tarih­sel ola­nın– hikâ­yesi ile tarih­sel roman bir­bi­riyle örtü­şüp koşut düş­mez ama kesi­şir­ler. Olgu­la­rın tarihi değiş­mez özel­li­ğiyle, sanat­sal bir gereç ola­rak kul­la­nı­la­maz. Bir başka deyişle, “tarih­sel roman”a doğ­ru­sal biçimde yol açmaz, bir başına geç­mi­şin tarih­sel imge­sini yarat­maz. Olgu­la­rın tarih­sel­li­ğini “vaka­nü­vis­likle” ve geç­miş­ten bugüne aşın­ma­dan gelen bel­ge­lerle kanıt­la­mak belki ola­sı­dır, ama o bilgi ve bel­ge­ler aynı döneme iliş­kin bir roma­nın tarih­sel yak­la­şımı için ölçüt ola­bi­lir mi? Tarih­sel roman ne ölçüde tarih­sel olgu­la­rın uzamı içinde değer­len­di­ri­le­bi­lir?

Tarih­sel bilgi ve bel­ge­ler ancak roman ger­çek­li­ğince benim­sen­dik­leri, roman sana­tı­nın bün­ye­sine uyum gös­ter­dik­leri ölçüde –ve bu kez yazın­sal– değer taşır­lar. E. H. Carr da tarihe yak­la­şır­ken, bel­ge­lere olan güven­siz­li­ğini dile geti­ri­yor, haklı ola­rak: “Hiç­bir belge bize o bel­geyi yaza­nın ken­di­si­nin ne düşün­dü­ğün­den – neyin olmuş oldu­ğunu düşün­dü­ğün­den, neyin olmuş olması gerek­tiği ya da ola­bi­le­ce­ğini düşün­dü­ğün­den, yahut belki yal­nızca baş­ka­la­rı­nın onun neyi düşün­dü­ğünü san­ma­la­rını iste­di­ğin­den ya da hatta ken­di­si­nin ne düşün­dü­ğünü san­dı­ğın­dan fazla bir şey söy­le­mez.”

Tarih­sel romanı oluş­tu­ran, ger­çek­li­ğini devin­di­ren, onu güçlü kılan kay­nak işte bura­da­dır. Bu, roman sana­tı­nın bütün tür­leri için veri­le­cek kar­şı­lık­lar­dan aslında farklı değil­dir; demek ki, tarih­sel roma­nın ölçütü de roma­nın yazın­sal yara­tım süreci içinde ara­nıp bulu­na­cak­tır.

Türk­le­rin, ancak Osmanlı İmpa­ra­tor­luğu ile bir­likte dev­let ve top­lum bilinci kazan­dı­ğını öngö­ren düşün­cesi, Kemal Tahir’in roman­cı­lı­ğını da yön­len­di­ri­yordu.

Roman­cı­nın top­luma karşı görevli olduğu düşün­ce­sini temel alan Kemal Tahir, bütün yazar­lık yaşamı boyunca bu düşün­ceyi ilke edindi. Yaşa­dığı top­lu­mun tarih­sel geç­mi­şini çözüm­le­ye­rek bugü­nünü aydın­lat­maya çalıştı. Kendi geç­mi­şini açığa çıka­ra­ma­mış top­lum­larda, roman­cı­nın bilim­sel bir çözüm­le­meyle bu görevi üst­len­mesi gerek­ti­ğini, bu amaçla bir tür “bilim­sel roman” biçimi geliş­tir­mesi gerek­ti­ğini savundu. Ken­disi de ilk roman­la­rın­dan son­raki döne­minde hep bunu yap­maya çalıştı.

Türk­le­rin, ancak Osmanlı İmpa­ra­tor­luğu ile bir­likte dev­let ve top­lum bilinci kazan­dı­ğını öngö­ren düşün­cesi, Kemal Tahir’in roman­cı­lı­ğını da yön­len­di­ri­yordu. Bu düşün­ce­sini tarih­sel ve eko­no­mik gerek­çe­le­riyle bir­likte yan­sıt­maya özen gös­terdi. Bir özel tarih anla­yışı geliş­ti­rip dene­bi­lir ki, öznel bir tarih yoru­muna vardı. Verili tari­hin yeni­den değer­len­di­ril­me­sine dayalı bu tarih yoru­munu bazen roman­la­rı­nın yazın­sal değe­rini sakat­la­ya­cak ker­tede öne çıkardı.

Öğre­tici bir roman yaz­maya çalış­mıştı. Cum­hu­ri­yet ide­olo­ji­sine kar­şıt Osman­lıcı tez­le­rini önem­se­yen Kemal Tahir, gide­rek yazın­sal değe­rini ikin­cil gör­düğü roman­lar yazdı. Öte yan­dan, “Batı roma­nı­nın Türk insa­nını anlat­makta yeter­siz kala­ca­ğını” da savu­nu­yordu. Kül­tü­rel ve ide­olo­jik bakım­dan yücelt­tiği Osmanlı değer­le­rini baş tacı eden roman­la­rı­nın –yazıl­dık­ları gün­lerde büyük tar­tış­ma­lar yarat­tıysa da– zaman içinde eski­meye yüz tut­tuk­ları belir­ti­le­bi­lir. Roman sana­tı­nın kar­şı­sına tarihi, üste­lik kendi öznel tarih anla­yı­şını koyan Kemal Tahir, bu arada hem romanı hem de tarihi har­cı­yordu.

Kendi tarih anla­yı­şını temel aldığı roman­ları, bu yüz­den dra­ma­tik yapı ve kur­maca özel­lik­ler kazan­makta güç­lük çek­miş­tir. Roman­la­rı­nın, yer yer bir söy­lev biçi­minde kur­gu­la­nan hikâ­ye­leri yazın­sal bakım­dan tam anla­mıyla can­lan­dı­rı­la­maz. Aynı sıkın­tıyı bu arada roman kişi­leri de yaşar. Tarih tezini kanıt­lama ve “bilim­sel roman” kura­mını uygu­lama kay­gı­sına düş­tükçe, roman kişi­leri Kemal Tahir’in söz­cü­leri konu­muna düş­mek­ten kur­tu­la­maz. Bu top­lum­bi­limci yak­la­şımı içinde, hiç kuşku yok ki roman da bir araca indir­ge­ne­cek­tir.

Kemal Tahir’in roman serü­ve­ni­nin hemen bütünü ülke­nin tarihi boyunca yaşa­dığı deği­şim süre­ci­nin aşa­ma­la­rını konu alır. Öyle ki, köyü konu alan roman­la­rında bile ilgili döne­min tarih, top­lum, siya­set üçge­nin­deki yapı­sal konu­munu tar­tı­şır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkı­lıp yerine Cum­hu­ri­yet Türkiyesi’nin kuru­lu­şunu endi­şeyle kar­şı­lar. İmpa­ra­tor­luk mira­sı­nın bütün bütüne yad­sın­dığı, buna kar­şı­lık Cumhuriyet’in aydın ve bürok­rat kad­ro­la­rı­nın bu mira­sın yerine daha güçlü bir top­lum düşün­cesi koya­ma­dığı ve Osmanlı top­lu­mu­nun Cum­hu­ri­yet top­lu­muna göre çok daha adil ve eşit­likçi olduğu düşün­ce­le­riyle, Batıcı yeni Cumhuriyet’i içine sin­di­re­me­miş­tir. Koca bir impa­ra­tor­luk yıkıl­mış, onun yerine küçük bir cum­hu­ri­yet kurul­muş­tur: döne­min aydın­la­rı­nın trav­ma­ları ara­sın­da­dır bu, anla­şı­la­bi­lir.

Osmanlı döne­mine yöne­len her yorum­cu­nun kendi bağ­lamı için­den bak­tı­ğını söy­le­mek zorun­da­yız. Kemal Tahir de önde gelen bir Osmanlı yorum­cusu ola­rak, kendi dur­duğu yer­den bak­mış­tır hep. Bu arada Dev­let Ana’da doru­ğuna ula­şan “düşülke”sini kendi üret­tiği yanıl­sa­ma­larla Osmanlı Devleti’nin kuru­lu­şuna uyar­la­mıştı.

Taner Timur, “Osmanlı’yla Hesap­laş­mak” adlı yazı­sında, “Osman­lı­lar ‘kuru­luş’ sır­la­rını daha son­raki nesil­lere bir efsane biçi­minde aktar­dı­lar” diyor.

Öte­den bugüne taşı­nan söy­len­ce­le­rin en kur­gu­sal olan­la­rın­dan birini Dev­let Ana ile Kemal Tahir ortaya koydu. Böy­lece Kemal Tahir Osmanlı’yı anlama çaba­la­rını güç­leş­ti­rip belir­siz­liği artırdı.

Ger­çek­ten de Osmanlı’nın kuru­luş dönem­leri, ger­çek­ler kadar, söy­len­ce­lerle de son­raki kuşak­lara akta­rıl­mış­tır. Tama­mı­nın ger­çek­ten bilin­mesi ola­nak­sız bir serü­ven­den, hele okul­lara kah­ra­man­lık hikâ­ye­leri biçi­minde, halk hikâ­ye­leri anla­yı­şında kalan bil­gi­nin sey­rek­li­ğini düşü­nün. Bu bil­gi­nin soyut­la­ma­larla anla­şı­la­bi­lir ve açık­la­na­bi­lir olduğu da düşü­nü­lünce, çeşitli tarih yorum­la­rı­nın bir­bir­le­rin­den apayrı ger­çek­lik alan­ları oluş­tur­ması da kaçı­nıl­maz­la­şır.

Öte­den bugüne taşı­nan söy­len­ce­le­rin en kur­gu­sal olan­la­rın­dan birini Dev­let Ana ile Kemal Tahir ortaya koydu. Böy­lece Kemal Tahir Osmanlı’yı anlama çaba­la­rını güç­leş­ti­rip belir­siz­liği artırdı; Osmanlı’nın Tan­zi­mat döne­miyle son dönem­leri üstüne yaz­dığı roman­la­rında öznel bir kav­ra­yış ortaya koy­mak­tan çok, çar­pıt­ma­larla dolu bir tarih yazı­mına kal­kıştı.

Gelin görün ki Osmanlı İmparatorluğu’nun tari­hin en büyük impa­ra­tor­luk­la­rın­dan biri olmak­tan çıkıp çözülme ve çökme süre­cine giri­şi­nin neden­leri üstüne, sonunda Kemal Tahir’in getir­diği hiç­bir açık­lama olma­mış­tır. Aslında üstünde durul­ması gere­ken budur. Niçin Kemal Tahir yal­nızca çöküşe yol açtık­la­rını öne sür­düğü güç­lere ve Cumhuriyet’e öfke­len­miş de, bu süre­cin neden­le­rini anla­maya ve açık­la­maya kal­kış­ma­mış­tır?

Osmanlı Devleti’nin talan ve fetihe dayalı yayıl­ma­cı­lı­ğı­nın onu sonunda çöküş süre­cine sap­la­ma­sın­dan söz açmaz Kemal Tahir. Hal­kın yöne­timle hesap­laşma bilin­cine hiç­bir zaman sahip ola­ma­ması bir yana, ken­dini dur­duk yerde “Kerim Dev­let” ile özdeş­leş­tir­mesi çek­mek­te­dir onu.

Hal­kın mer­kezi dev­let­ten kopuk­luğu söz konu­su­dur elbette ve bu kopuk­lu­ğun halk yara­rına işle­yen bir yanı da var­dır. Bununla bir­likte, boynu bükük­lü­ğünü dev­letle bütün­leşme eği­li­mine bağ­la­mak da anlam­sız­dır (Kemal Tahir için hal­kın doğa­sın­dan gelen bir gizil­güç gibi­dir bu eği­lim). Mer­kezi ikti­da­rın güç­len­mek için Anadolu’da dere­bey­le­rini, dola­yı­sıyla halkı bir­bi­rine kır­dır­ma­sı­nın ya da mer­kezde uygu­la­dığı yeni­çeri kırı­mı­nın nasıl olup da eşit­likçi ya da ade­mi­mer­ke­zi­yetçi olduğu Kemal Tahir’ce açık­lan­ma­mış­tır.

Sonunda, yazın­sal inan­dı­rı­cı­lığı olma­yan, tarih­sel inan­dı­rı­cı­lı­ğın­dansa hiç söz edi­le­me­ye­cek bir roman ola­rak ede­bi­ya­tı­mı­zın gün­de­mine gir­miş­tir Dev­let Ana.

Bir Kemal Tahir söy­len­cesi ola­rak Dev­let Ana, yazın­sal bakım­dan aslında yerine kon­muş bir roman­dır. Yazın­dışı özel­lik­leri yüzün­den roman sana­tı­mızda adı anıl­maya değer olmasa da, top­lum­sal ve siya­sal özel­lik­leri bakı­mın­dan eni­konu tar­tış­maya değer­dir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yedi yüz­yıl yaşa­ma­sını sağ­la­yan gizil­güç­leri ortaya koy­maya çalı­şan Kemal Tahir, nes­nel tari­hin kay­nak­la­rına inmek yerine, yarı-bilinçli bir aydı­nın Osmanlı ve Cum­hu­ri­yet ara­sında yaşa­dığı açmazı Osmanlı’dan yana çözme önyar­gı­sıyla yaz­mış­tır Dev­let Ana’yı. Sonunda, yazın­sal inan­dı­rı­cı­lığı olma­yan, tarih­sel inan­dı­rı­cı­lı­ğın­dansa hiç söz edi­le­me­ye­cek bir roman ola­rak ede­bi­ya­tı­mı­zın gün­de­mine gir­miş­tir Dev­let Ana. Osmanlı’da dev­le­tin mer­ke­zi­yet­çi­li­ğini yal­nızca kendi olumlu önyar­gı­la­rıyla açık­la­maya kal­kı­şıp olum­suz tarihi göz­den kaçır­ması, Kemal Tahir’in Osman­lıcı tez­le­rini güç­len­dir­mek yerine, aslında eni­konu zayıf­lat­ma­mış mıdır?

Dev­let Ana, Osmanlı top­lum biçi­mini Marks­çı­lı­ğın ulu­sal bir yoru­muyla (ya da Kemal Tahir’ce) çözüm­leme çabası ola­rak değer­len­di­ril­miş­tir kimi­le­rince. Ama bunun da tama­mıyla yan­lış bir tarih yoru­mun­dan ve sap­ma­lar­dan kay­nak­lan­dığı belli olmuş­tur. Asya Tipi Üre­tim Tarzı kav­ra­mıyla Osmanlı top­lum düze­nini açık­la­maya çalış­mak, Marks­çı­lı­ğın düza­yak yoru­mu­nun sonucu olduğu gibi, düpe­düz bir çar­pıtma ola­rak da ortaya çık­mış­tır.

Ana­dolu hal­kı­nın neden sonra Kur­tu­luş Savaşı’na ve Cumhuriyet’in kuru­lu­şuna karşı da aynı ref­leksi gös­ter­miş olması, eği­lim­le­ri­nin sürek­li­liği bakı­mın­dan çar­pı­cı­dır. Kemal Tahir, Cumhuriyet’in tepe­den inme­ci­li­ği­nin köken­le­rini yeni dev­rimci atı­lım­larda ara­mak yerine, Osmanlı top­lum düze­ninde, Osmanlı’dan kalan bürok­rat aydın ile halk kar­şıt­lı­ğında ara­ma­lıydı, ama bunu hiç­bir zaman yap­madı, tek boyutlu bakış açısı yüzün­den.

Kur­tu­luş Savaşı ve erte­sin­deki Cumhuriyet’in atı­lım­ları da Kemal Tahir’in canını sıkı­yordu. Yeni Türkiye’nin kuru­cu­la­rı­nın, yedi yüz­yıl­lık bir impa­ra­tor­lu­ğun kalı­tını bir çır­pıda yok say­dık­la­rını, har­ca­dık­la­rını düşü­nen Kemal Tahir, bu çatış­ma­nın bir tarafı ola­rak katıldı kav­gaya. Esir Şeh­rin İnsan­ları, Esir Şeh­rin Mah­pusu, Yol Ayrımı üçle­me­sinde, İstan­bul ile Ana­dolu ara­sın­daki ayrım­ları, Kuvayı Milliye’nin açmaz­la­rını, Cumhuriyet’in ülke­nin sorun­la­rına çare ola­ma­ma­sı­nın daya­nak­la­rını, yöne­tici kad­ro­lar ara­sın­daki çatış­ma­ları, bütün bu sorun­lar ara­sında Osmanlı değer­le­ri­nin yeni­den yük­se­li­şini tut­kuyla anla­tır Kemal Tahir. Çoğu kez en iyi roman­ları ola­rak görü­len bu üç roman da yaza­rı­nın ide­olo­jik tutu­mu­nun göl­gesi altında, yazın­sal bakım­dan roman sana­tı­mı­zın değer­leri ara­sında sayı­la­maz. Jön Türk­leri tu kaka etmekle, Abdülhamid’i yücelt­mekle, İtti­hat ve Terakki kad­ro­la­rını küçük düşür­mekle yüküm­le­yip Kur­tu­luş Savaşı aydın­la­rıyla ada­ma­kıllı sert, dola­yı­sıyla ide­olo­jik bir hesap­laş­maya kal­kış­tığı Yor­gun Savaşçı da işlev­sel bir roman sayı­la­bi­lir.

Osmanlı dün­ya­sı­nın, İstanbul’un dışında, köyü ve köy­lüsü de vardı… Kır­sal ala­nın özel­lik­leri yüzün­den hem mer­kezi dev­let oto­ri­tesi koca impa­ra­tor­luk içinde tam kuru­la­ma­mış, hem de kır­sal ala­nın ger­çek­liği mer­kezî oto­ri­te­den kaç­ma­nın, ken­dini onun dışında tut­ma­nın yol­la­rını bul­muş­tur. Kemal Tahir bu örtük çeliş­kiyi de eni­konu sorun etmiş, dola­yı­sıyla köyü ve köy­lü­lüğü anlat­tığı için ger­çekçi görün­müş­tür. Oysa ger­çek­liği çar­pıt­ma­nın yol­la­rını burada da sürekli ara­mış­tır. Çünkü çeliş­kiyi Osmanlı’dan, mer­kezi dev­let­ten ve oto­ri­te­den yana çöz­me­nin kay­gı­la­rıyla yaz­mış­tır. Düpe­düz bir “Osmanlı” pro­to­tipi ara­mış, onu köyde bula­ma­dığı için, roman­la­rında köy­lü­lere öfke­len­miş­tir. Ara­dığı “Ana­dolu Osman­lısı” yoktu elbette. Nasıl ki Kur­tu­luş Savaşı’na katı­lan Kuv­vacı Ana­dolu halkı yok­tuysa… “Ana­dolu Osman­lısı” ola­rak gör­meyi özle­diği köy, Kemal Tahir için Osmanlı’nın artığı, Osmanlı’yı yiyip bitir­meye çalı­şan, Osmanlı’ya ver­me­den sürekli ondan alan, üste­lik Osmanlı’nın değe­rini de bil­me­yen bir dün­yaydı… zaval­lı­lar güruhu köy­lü­ler…

Kemal Tahir Sağır­dere ve Kör­du­man’da da, Yedi­çı­nar Yay­lası, Köyün Kam­buru, Büyük Mal üçle­me­sinde de hep kendi tarih anla­yı­şı­nın kar­şı­lık­la­rını ara­maya kal­kış­mış, top­lum­bi­limci gibi dav­ran­mış, dola­yı­sıyla yazın­sal değer­leri zayıf köy roman­ları yazdı. Sonunda gör­düğü köy ve köy­lü­nün Osmanlı’daki kar­şı­lı­ğıyla Cum­hu­ri­yet döne­min­deki kar­şı­lığı ara­sında pek de bir fark olma­dığı orta­da­dır. Top­lum­la­rın bilin­cin­deki kök­tenci deği­şim­ler için kaç yüz­yıl gerek­mek­te­dir?

Yedi­çı­nar Yay­lası’nda Tanzimat’tan baş­la­yıp İkinci Meş­ru­ti­yet gün­le­rine uza­nan bir dönemi bir­bi­rine yal­nızca bazı gön­der­me­lerle bağ­lar Kemal Tahir. Romanda ne kesin­ti­siz bir süre­cin öyküsü var­dır, ne de yapı­lan gön­der­me­ler farklı bölüm­leri sağ­lam köp­rü­lerle bir­bi­rine bağ­lar. Belir­siz kişi­le­rin konuş­ma­la­rıyla geçen kırk say­fa­lık giriş bölümü, Tan­zi­mat döne­mi­nin İstanbulu’nda yaşa­nan­lar ve yöne­ten­ler ara­sın­daki çatış­ma­la­rın Anadolu’ya nasıl yan­sı­ya­bi­le­ce­ğine iliş­kin akıl yürüt­me­lerle dolu­dur.

Bu “Baş­lan­gıç” bölü­münü roma­nın kur­gu­su­nun bir par­çası ola­rak almak ola­nak­sız. Çakır Kâh­ya­la­rın çar­şıyı borç faizine bağ­la­ma­la­rın­dan, Kava­lalı Meh­met Ali Paşa’nın “zehirli yılan gibi” olu­şun­dan, Mısır’da olup biten­ler­den, Tan­zi­mat Fermanı’ndan, Sul­tan Mahmut’tan, Mus­tafa Reşit Paşa’dan, Ana­dolu düze­ni­nin bozul­ma­sın­dan ve daha bir­çok şey­den söz edi­lir. Bun­la­rın Yedi­çı­nar Yay­lası roma­nıyla ve Yedi­çı­nar Yay­lası’nda yaşa­na­cak­larla iliş­kisi bazen dolay­lı­dır, bazen de hiç yok­tur. Kemal Tahir, Osmanlı âya­nı­nın Çorum’daki uzan­tı­la­rına karşı, –tama­mıyla ide­olo­jik bir seçi­min sonucu ola­rak– gele­nek­sel bey­le­rin değer­le­rini yeğ­ler. Mer­ke­zin tem­sil­cisi olan Başı­bo­zuk paşası Dilâ­ver Ağa ve Kam­bur Kadı’ya karşı, Çakır Kâh­ya­la­rın geç­miş­ten gelen soy­kü­tü­ğünü yücel­tir, gele­nek­sel ağa­lar yerine türedi ağa­la­rın geç­me­sine hayıf­la­nır. Jön­türk­le­rin eleş­ti­ri­sini de, bir Jön­türk sür­günü olan Sey­fet­tin Bey’e karşı, roma­nın en olum­suz tip­le­rin­den Gâvur Ali’ye yap­tı­rır. Türedi ağa­la­rın en yoz­laş­mış tipi olan Abu­zer Ağa ile Çorum’un İtti­hat ve Terakki Cemi­yeti Baş­kanı ve Dava­ve­kili Cev­det Bey’i kafa kafaya ver­di­re­rek, siya­sal ama­cına da roma­nın sonunda ulaş­mış olur. Tipik Kemal Tahir kur­gusu budur.

Yedi­çı­nar Yay­lası’nda döne­min çeşitli top­lum­sal ve siya­sal kesim­le­rin­den kişi­lere yer veril­mesi, roma­nın olumlu yanı sanıl­ma­sın. Kemal Tahir roman­la­rı­nın ortak özel­li­ği­dir bu. Ne ki hem kişi­ler, hem kişi­ler ara­sın­daki iliş­ki­ler hem de o kişi­le­rin iliş­ki­le­rinde somut­la­nan döne­min betim­len­mesi ve sor­gu­lan­ması, ala­bil­di­ğine didak­tik, şema­tik, işlev­sel­dir. Tarihi kötüye kul­lan­ma­nın örne­ği­dir Kemal Tahir romanı kısa­cası.

Kaldı ki Kemal Tahir, İtti­hat ve Terakki ile Kema­lizm iki­le­mini, onla­rın kar­şı­sına Osmanlı Devleti’nin temiz yüzünü çıka­ra­rak, siyah-beyaz kar­şıt­lı­ğında almış­tır.

Yoksa Osmanlı’yı bu denli yücel­te­rek ona bağ­lan­ma­nın kav­ga­sını verir­ken, Cumhuriyet’i Osmanlı’ya bağ­la­yan, Osmanlı’nın son dönem­le­rine dam­ga­sını vuran Batıcı ve Türkçü akım­la­rın yeni­likçi bire­şi­mi­nin, onla­rın yarat­tığı top­lum­sal ve siya­sal hare­ketle Cumhuriyet’e ula­şıl­dı­ğı­nın üstünde durur ve bu deği­şimi anla­maya çalı­şırdı. Belki yal­nızca Osmanlı’yı kendi ecdadı ola­rak görüp Cumhuriyet’i kabul edi­le­mez ola­rak gör­mek itmiş­tir onu bu sap­lan­tıya. Osmanlı bir günde bitip yok olmuş, onun yerine bam­başka değer­ler gel­miş­tir sanki.

Kemal Tahir’in İtti­hat ve Terakki yöne­ti­mini kıya­sıya eleş­tir­mesi de ölçü­süzce olmuş­tur. İtti­hat ve Terakki yöne­ti­ci­le­ri­nin dün­ya­sına eleş­ti­rel bir yak­la­şım elbette gerek­li­dir, gel­ge­le­lim bu yak­la­şım, düş­mana dönük­lüğü yüzün­den anlam­sız­laş­mış­tır. Kaldı ki Kemal Tahir, İtti­hat ve Terakki ile Kema­lizm iki­le­mini, onla­rın kar­şı­sına Osmanlı Devleti’nin temiz yüzünü çıka­ra­rak, siyah-beyaz kar­şıt­lı­ğında almış­tır. Osmanlı adına, Dev­let Ana’da (Bizans­lı­lara, Moğol­lara karşı) ırk­çı­lığa varan düşün­ce­leri bu yüz­den atmış­tır ortaya. Bir Doğu top­lu­mu­nun ayrı bir top­lum kate­go­risi ola­rak alınca, sal­tık bir arınma içinde gör­müş­tür Osmanlı’yı.

Yazın­sal ile yazın­dışı ara­sında kalın bir çizgi olduğu düşü­nü­lür düşü­nül­me­sine de, ikide bir ortaya atı­lan kuş­ku­la­rın her zaman yalanı yenik düşür­me­si­nin önüne geçi­le­mez. Oysaki ilk bakışta iki ayrı nite­le­me­nin içsel­leş­tir­diği yazın­dı­şı­lık sap­ta­ma­sına gönül koyan­la­rın yok say­dık­ları bir ayrım sürü­lü­yor önü­müze. Kemal Tahir’i yal­nızca romancı ola­rak almak ola­nak­sız. Onu aynı zamanda Osmanlı top­lum biçi­mini ve düze­nini sor­gu­la­yan, ken­dine özgü yorum­larla açık­la­yan bir tarihçi ola­rak da almak gere­kir, ister iste­mez, ken­di­si­nin de buna gönül indir­di­ğini bile­rek.

Yoksa roman yaza­rı­nın özgün çözüm­le­me­le­rini yazın­sal yara­tım süre­cine taşı­ması elbette anla­şı­lır­dır. Burada o çözüm­le­me­le­rin doğ­ru­luğu ya da yan­lış­lığı da önce­lik almaz aslında. Şu var ki Kemal Tahir söz konusu oldu­ğunda, bu özgün yorum­la­rın sınır tanı­maz­lı­ğın­dan, ölçü­süz abar­tı­lar­dan ve tarihi düpe­düz kendi ide­olo­jik tarih anla­yı­şınca çar­pıt­tı­ğın­dan da söz edi­yo­ruz.

Kemal Tahir roma­nın­dan, kendi diline yenik düşen ve yazın­sal değer­le­ri­nin yiti­miyle aşı­nan bir roman örneği ola­rak söz edi­le­bi­lir. Bugünkü yazın­sal ölçüt­ler kar­şı­sında tuhaf dura­bi­le­cek bir roman anla­yı­şını, kendi ide­olo­jik-tarih tezi­nin nes­ne­sine dönüş­türdü Kemal Tahir. Üste­lik, düşün­sel ve yazın­sal ortamı sar­sa­cak ker­tede etkin bir sanat­sal özne yarat­mak iste­mişti. İna­dına ger­çekçi kalma ilke­sine kar­şın, ger­çekçi bir romanı da bütün­le­ye­medi. Yazın­sal değeri yıl­lar içinde eri­yen, gele­ceği de kuş­kulu bir roman bıraktı geride.

Osmanlı dün­ya­sını bütün zaman­ları, mekân­ları, insa­nıyla yazın­sal­laş­tı­ra­cak bir roman anla­yı­şı­nın, Osmanlı ger­çek­li­ğini bütün­le­yen kay­nak­lar­dan ama tarih­sel süre­cin deter­mi­nist kal­dı­raç­la­rın­dan soyut­la­ya­rak çıkar­ması bek­le­nirdi. Roman sanatı için tarih­sel bir nesne ola­rak Osmanlı’nın yazın­sal bir özneye dönüş­mesi ancak bu yol­dan ola­sıydı.

(367)

Yorumlar