Home Hayat Taşra Neresi?
Taşra Neresi?

Taşra Neresi?

112
0

Şimdi eli­mize bir atlas, bir de has­sas per­gel alıp Tür­kiye Coğ­rafi Haritası’nı önü­müze aça­lım. Her­hangi bir nok­taya per­ge­lin sivri ucunu sap­la­yıp, ola­bi­le­cek en küçük çapta –çünkü büyük çem­ber­leri ince­le­mek zaman kaybı olur– çem­ber­ler çize­lim.

Seyfi Gençer

Taşra’nın anlamı veya ilk duyul­du­ğunda zihinde yarat­tığı algı kişi­den kişiye değiş­tiği gibi genel geçer bir tanımı da var elbette: Bir ülke­nin baş­kenti ve büyük kent­leri dışın­daki tümüne taşra deni­yor.

Sana­yi­nin geliş­miş olması, hare­ket­li­li­ğin, karı­şık­lı­ğın, tra­fi­ğin, nüfu­sun bile fazla olması bir kenti taşra olmak­tan kur­ta­ra­mı­yor. Taşra tanı­mı­nın altını çiz­diği temel bil­diri: düşün­sel etkin­lik eksik­liği ve eski­miş çağ dışı bir yaşam biçimi.

İstan­bul bu tanımı ülke­miz koşul­la­rında evir­miş, yoğur­muş ve bir­çok kişi­nin de hem­fi­kir olduğu bir yar­gıya ulaş­mış.

Bu temel bil­diri ışı­ğında, İstan­bul baş­kent dahil tüm Anadolu’yu taşra sayar. Anadolu’da yeti­şip sanatta üstün başa­rı­lar elde etmiş kişi­ler bile taş­ralı şair, taş­ralı romancı, taş­ralı res­sam­dır. Uğraş­tık­ları sanat dal­la­rın­dan bile önce ‘taş­ralı’ keli­mesi mezi­yet­le­ri­nin tam­la­yanı ola­rak en başta durur.

Taş­ralı sanat­çı­nın bu tam­la­yan­dan kur­tul­ması ve sanat çev­re­le­rince kabul gör­mesi için, tası tarağı top­la­yıp İstanbul’un yolunu tut­mak­tan başka bir çaresi yok­tur.

Taşra keli­me­si­nin tek keli­meyle kar­şı­lığı “dışar­lık”, kar­şıtı ise mer­kez.

Elbette İstanbul’un içinde de Kastamonu’dan daha büyük bir Kas­ta­monu, Sivas’dan daha büyük bir Sivas, Erzincan’dan daha büyük bir Erzin­can var. Bu örnek­ler çoğal­tı­la­bi­lir de… İşte mer­kez ve dışar­lık kav­ram­ları burada dev­reye giri­yor. Son­ra­dan gelip şehre yer­leş­miş olmak bir şey ifade etmi­yor. Onlar hep “dışar­lıklı” ola­cak. Asıl olan “mer­kezli” olmak.

Cumhuriyet’ten önce mer­kez, taşra için hayal bile edi­le­mez­ken, Cumhuriyet’ten sonra en azın­dan tasav­vur edi­le­bi­lir olmuş­tur. Başat daya­nağı eko­no­mik­tir. Sınıf değiş­tirme gibi kay­gı­lar henüz hiye­rar­şi­nin daha alt basa­mak­la­rında yer alır ve taş­ra­dan mer­keze doğru hızla ivme kaza­nan yönelme arzusu içinde acil bir ihti­yacı kar­şı­la­ya­cak değerde değil­dir.

1950’li yıl­lar­dan iti­ba­ren büyük bir hız kaza­nan taş­ra­nın mer­keze doğru yöne­lişi yine de –daha da hır­çınca– eko­no­mik kay­nak­lı­dır. Hatta yurt içi ve yurt dışı gibi seçe­nek­leri sor­gu­la­maya bile gerek­si­nim duy­ma­ya­cak kadar açlı­ğını bas­tır­mak, nasi­bini sına­mak zorun­da­dır. Sınar, hayata teyel­le­nir.

Bun­dan böyle sınıf değiş­tirme kay­gısı –bilinçli ya da bilinç­siz– kimi zaman gurur kırık­lık­la­rıyla, kimi zaman bir inti­kam his­siyle yok­sun­lu­ğunu iyi­den iyiye his­set­tir­meye baş­lar.

Eski Türk film­leri taş­ra­lı­la­rın kent­soy­lu­lara çal­dığı gale­be­le­rin şanlı tarihi gibi­dir. Kala­ba­lık bir grupça aşa­ğı­la­nan, alay edi­len, arka­sın­dan kah­ka­ha­larla gülü­nen kızı­mız yatağa kapak­la­nıp hıç­kıra hıç­kıra ağlar­ken bir­den durak­sar, göz­leri büyür, kara­rını verir. Onları kendi silah­la­rıyla vura­cak­tır. Zaten kızı­mı­zın şah­sına ait silahı falan da yok­tur.

Mak­yaj­lar yapı­lır, yep­yeni mini mini elbi­se­ler alı­nır. Saç­la­rı­nın ancak yarı­sını örten, bu haliyle kent­soy­lu­lara “ben de siz­den olmak isti­yo­rum ama bırak­mı­yor­lar” mesa­jını bir şekilde geçi­ren eşarp, bu “kut­sal inti­kam” hatı­rına tama­men atı­lır. Bu arada adabı muaşe­ret kural­ları da iyice bir öğre­ni­lir. Yürüme ders­leri alı­nır­ken kafa­sı­nın üstüne konu­lan kitap saye­sinde ede­bi­yatla ilk yakın temas sağ­lan­mış­tır. Bu büyük deği­şim üç beş gün bile almaz. Kızı­mı­zın yeni halini görüp iyice ken­di­le­rine ben­ze­di­ğin­den bir tered­dütü kal­ma­yan kent­soy­lu­lar onu hay­ran hay­ran sey­re­der­ler. Hafif züppe tavırlı esas oğlan da kızı­mıza kör kütük âşık olmuş­tur. İnti­kam vakti gel­miş­tir.

Yaz­lık sine­mada çekir­dek çit­ler­ken filmi izle­yen taş­ra­lı­nın makûs talihi dön­müş, ilk yarı­sını bin bir isyanla izle­diği fil­min ikinci yarısı tüm yüz­lere gururlu bir sevinç kon­du­ru­ver­miş­tir.

Yazık ki taş­ra­lı­nın inti­kam almak için bile –güya– nef­ret ettiği o zen­gin, züppe, bur­juva kül­tü­rünü iyice bir öğre­nip tak­lit etmesi gerek­miş­tir. Zaten artık ortada inti­kam falan da kal­ma­mış­tır. Esas oğlanla kızı­mız kır­larda mutlu mutlu koş­mak­ta­dır. Kırıl­gan taş­ralı gururu tamir olmuş, ger­çek değeri niha­yet anla­şıl­mış­tır. Küçük bir yan­lış anla­şıl­ma­nın ardın­dan her şeyin tek­rar yoluna gire­ceği, fil­min mutlu sonla bite­ceği gün gibi orta­da­dır.

Taşra tek­dü­ze­li­ğin, ıssız­lık his­si­nin ana yur­du­dur. Ken­dince dav­ra­na­bil­mek, kala­ba­lık­larda kay­bo­la­bil­mek nere­deyse imkân­sız­dır. Koca koca kent­le­ri­nin cad­de­le­rinde bile taş­ra­lı­lar bir­bir­le­rini hemen fark eder­ler. Taş­rada yaşı­yor­sa­nız yolda yürür­ken önü­nüz­den çok etra­fı­nıza bak­ma­nız gere­kir. Her an yanı­nız­dan geçen bir tanı­dı­ğın selam ver­me­di­ği­niz için size gücenme ihti­mali var­dır. Onu gör­me­miş olma­nız da bir gerekçe ola­rak kabul gör­mez.

Bu sıkı bir­lik­te­lik ve yüz yüze­lik içinde insan insa­nın meş­ga­lesi haline gelir. Konu­şu­lan konu­lar bile tama­men çev­re­deki ortak tanı­dık­lar üze­ri­ne­dir. Kimin işi neden bozul­muş­tur? Kim bir mal almış ya da  sat­mış­tır? Kimin aslında kim­seye söy­le­ye­me­diği bir sırrı var­dır? Araş­tı­rı­lır, düşü­nü­lür, sonuç­lar gerek­çe­le­riyle ortaya konu­lur.

Bu iç dene­tim o kadar düzenli işlerki: artık taş­ra­lı­nın birey ola­bilme ihti­mali tama­men orta­dan kal­kar. Şimdi bilin­mesi gere­ken diğer­le­ri­nin ken­disi hak­kında ne konuş­tu­ğu­dur. İşin garip tarafı bu alış­kan­lık­lar ve yaşam biçim­leri taş­ra­lı­nın huyu değil, tam aksine biz­zat taş­ra­nın ken­di­si­nin dayat­ma­sı­dır. Bütün bu olan bite­nin bir nebze far­kına vara­bi­len vita­min­siz kal­mış taş­ralı yarı aydın da bu defa ‘kendi taş­ra­sına’ düşer.

Birey olmak­tan ümi­dini kesen taş­ralı, sos­yal ve eko­no­mik hayatta ken­dini tama­men coğ­raf­ya­sı­nın kol­la­rına bıra­kır. Elde kalanı kut­sa­mak­tan başka çare kal­ma­mış­tır. Yapı­la­cak tek şey mem­le­ke­tin hava­sına suyuna, taşına top­ra­ğına met­hi­ye­ler düz­mek­tir. İstanbul’daki yük­sek kira­ları, fahiş okul ücret­le­rini, ula­şı­mın ne kadar meşak­katli ve pahalı oldu­ğunu tele­viz­yon­dan görüp görüp sevin­mek­tir.

Taş­ra­lı­nın coş­kusu öfkeyle örü­lür, isyanı duy­guyla çözü­lür. Bir konuda azı­cık bile hak­lıysa, isteği yapıl­ma­yınca ken­dini yer­den yere atan arsız çocuk gibi ter ter tepi­nir. Bu hak­lı­lık hissi bir güruh içinde olu­şur ve yolu ege­men­le­rin has­sa­si­yet­le­riyle çakı­şırsa, bu sayede dev­let kor­kusu bir an için bile orta­dan kalk­tıysa, işin ucu linç etmeye kadar gider. Linç etti­ği­nin malını mül­künü yağ­ma­la­makta mubah­tır, şölen­dir, gani­met­tir.

Tar­tı­şır­ken karşı tarafla bir çıkar çatış­ması yoksa sakin­dir. Bir anda karşı safa geçi­verse kimse şaşır­maz. Zaten son ker­tede karşı gel­diği fikri öve öve biti­re­me­ye­cek­tir.

Bütün ben­mer­kez­ci­li­ğine rağ­men övdü­ğünü, ‘şim­di­lik’ ken­din­den par­ça­lar bula­rak beğen­di­ğini, tanım­sız bir zir­vede, sahte taş­larla süslü eğreti bir taçla onur­lan­dı­rır. Fakat zir­veye koy­du­ğunu bir gün ala­şağı etme arzu­su­nun yan­gı­nına bir­kaç odun atıp ateşi canlı tut­mayı da ihmal etmez. Çıkar­la­rın ne zaman çatı­şa­cağı belli olur mu hiç…

Sonunda başa geleni içsel­leş­tir­me­nin vakti de gelir. Ken­dini çağ­daş yaşa­mın bu kadar uza­ğına atan, sanat­tan, gör­sel­lik­ten, renk­ler­den, devi­nim­den, düşün­sel etkin­lik­ler­den, ger­çek eği­tim­den mah­rum bıra­kan bu ıssız yaşam biçimi, taş­ra­lı­larca bir daha sor­gu­lan­ma­mak üzere ütü­le­nir, naf­ta­lin­le­nir, yük­lüğe kal­dı­rı­lır.

Siz bak­ma­yın İstanbul’un ken­dine göre evi­rip, yoğur­duğu ‘taşra’ tanı­mına. Biz ken­di­mize göre naif, ‘özgün’ bir tanım çıkar­maya çalı­şa­lım. Bili­min eli ayağı olan ‘deney­sel­lik’ daya­na­ğını kul­la­na­rak elbette.

Şimdi eli­mize bir atlas, bir de has­sas per­gel alıp Tür­kiye Coğ­rafi Haritası’nı önü­müze aça­lım. Her­hangi bir nok­taya per­ge­lin sivri ucunu sap­la­yıp, ola­bi­le­cek en küçük çapta –çünkü büyük çem­ber­leri ince­le­mek zaman kaybı olur– çem­ber­ler çize­lim. Çiz­di­ği­niz çem­be­rin içinde kalan böl­gede yaşa­yan nüfu­sun çoğun­lu­ğunda yuka­rıda anla­tı­lan dayat­ma­lar­dan, huy­lar­dan, dav­ra­nış biçim­le­rin­den, mah­ru­mi­yet­ler­den bir­ka­çını göre­bi­li­yor­sa­nız işte orası taş­ra­dır.

Fonda din­len­di­rici, sakin bir müzik de iyi gider. Yeni Türkü’den mesela: “Ya dışın­da­sın­dır çem­be­rin / ya da içinde yer ala­cak­sın / ken­din için­dey­ken / kafan dışın­daysa…”

(112)

Yorumlar