Home Hayat Taşra Neresi?
Taşra Neresi?

Taşra Neresi?

536
0

Şimdi elimize bir atlas, bir de hassas pergel alıp Türkiye Coğrafi Haritası’nı önümüze açalım. Herhangi bir noktaya pergelin sivri ucunu saplayıp, olabilecek en küçük çapta –çünkü büyük çemberleri incelemek zaman kaybı olur– çemberler çizelim.

Seyfi Gençer

Taşra’nın anlamı veya ilk duyulduğunda zihinde yarattığı algı kişiden kişiye değiştiği gibi genel geçer bir tanımı da var elbette: Bir ülkenin başkenti ve büyük kentleri dışındaki tümüne taşra deniyor.

Sanayinin gelişmiş olması, hareketliliğin, karışıklığın, trafiğin, nüfusun bile fazla olması bir kenti taşra olmaktan kurtaramıyor. Taşra tanımının altını çizdiği temel bildiri: düşünsel etkinlik eksikliği ve eskimiş çağ dışı bir yaşam biçimi.

İstanbul bu tanımı ülkemiz koşullarında evirmiş, yoğurmuş ve birçok kişinin de hemfikir olduğu bir yargıya ulaşmış.

Bu temel bildiri ışığında, İstanbul başkent dahil tüm Anadolu’yu taşra sayar. Anadolu’da yetişip sanatta üstün başarılar elde etmiş kişiler bile taşralı şair, taşralı romancı, taşralı ressamdır. Uğraştıkları sanat dallarından bile önce ‘taşralı’ kelimesi meziyetlerinin tamlayanı olarak en başta durur.

Taşralı sanatçının bu tamlayandan kurtulması ve sanat çevrelerince kabul görmesi için, tası tarağı toplayıp İstanbul’un yolunu tutmaktan başka bir çaresi yoktur.

Taşra kelimesinin tek kelimeyle karşılığı “dışarlık”, karşıtı ise merkez.

Elbette İstanbul’un içinde de Kastamonu’dan daha büyük bir Kastamonu, Sivas’dan daha büyük bir Sivas, Erzincan’dan daha büyük bir Erzincan var. Bu örnekler çoğaltılabilir de… İşte merkez ve dışarlık kavramları burada devreye giriyor. Sonradan gelip şehre yerleşmiş olmak bir şey ifade etmiyor. Onlar hep “dışarlıklı” olacak. Asıl olan “merkezli” olmak.

Cumhuriyet’ten önce merkez, taşra için hayal bile edilemezken, Cumhuriyet’ten sonra en azından tasavvur edilebilir olmuştur. Başat dayanağı ekonomiktir. Sınıf değiştirme gibi kaygılar henüz hiyerarşinin daha alt basamaklarında yer alır ve taşradan merkeze doğru hızla ivme kazanan yönelme arzusu içinde acil bir ihtiyacı karşılayacak değerde değildir.

1950’li yıllardan itibaren büyük bir hız kazanan taşranın merkeze doğru yönelişi yine de –daha da hırçınca– ekonomik kaynaklıdır. Hatta yurt içi ve yurt dışı gibi seçenekleri sorgulamaya bile gereksinim duymayacak kadar açlığını bastırmak, nasibini sınamak zorundadır. Sınar, hayata teyellenir.

Bundan böyle sınıf değiştirme kaygısı –bilinçli ya da bilinçsiz– kimi zaman gurur kırıklıklarıyla, kimi zaman bir intikam hissiyle yoksunluğunu iyiden iyiye hissettirmeye başlar.

Eski Türk filmleri taşralıların kentsoylulara çaldığı galebelerin şanlı tarihi gibidir. Kalabalık bir grupça aşağılanan, alay edilen, arkasından kahkahalarla gülünen kızımız yatağa kapaklanıp hıçkıra hıçkıra ağlarken birden duraksar, gözleri büyür, kararını verir. Onları kendi silahlarıyla vuracaktır. Zaten kızımızın şahsına ait silahı falan da yoktur.

Makyajlar yapılır, yepyeni mini mini elbiseler alınır. Saçlarının ancak yarısını örten, bu haliyle kentsoylulara “ben de sizden olmak istiyorum ama bırakmıyorlar” mesajını bir şekilde geçiren eşarp, bu “kutsal intikam” hatırına tamamen atılır. Bu arada adabı muaşeret kuralları da iyice bir öğrenilir. Yürüme dersleri alınırken kafasının üstüne konulan kitap sayesinde edebiyatla ilk yakın temas sağlanmıştır. Bu büyük değişim üç beş gün bile almaz. Kızımızın yeni halini görüp iyice kendilerine benzediğinden bir tereddütü kalmayan kentsoylular onu hayran hayran seyrederler. Hafif züppe tavırlı esas oğlan da kızımıza kör kütük âşık olmuştur. İntikam vakti gelmiştir.

Yazlık sinemada çekirdek çitlerken filmi izleyen taşralının makûs talihi dönmüş, ilk yarısını bin bir isyanla izlediği filmin ikinci yarısı tüm yüzlere gururlu bir sevinç konduruvermiştir.

Yazık ki taşralının intikam almak için bile –güya– nefret ettiği o zengin, züppe, burjuva kültürünü iyice bir öğrenip taklit etmesi gerekmiştir. Zaten artık ortada intikam falan da kalmamıştır. Esas oğlanla kızımız kırlarda mutlu mutlu koşmaktadır. Kırılgan taşralı gururu tamir olmuş, gerçek değeri nihayet anlaşılmıştır. Küçük bir yanlış anlaşılmanın ardından her şeyin tekrar yoluna gireceği, filmin mutlu sonla biteceği gün gibi ortadadır.

Taşra tekdüzeliğin, ıssızlık hissinin ana yurdudur. Kendince davranabilmek, kalabalıklarda kaybolabilmek neredeyse imkânsızdır. Koca koca kentlerinin caddelerinde bile taşralılar birbirlerini hemen fark ederler. Taşrada yaşıyorsanız yolda yürürken önünüzden çok etrafınıza bakmanız gerekir. Her an yanınızdan geçen bir tanıdığın selam vermediğiniz için size gücenme ihtimali vardır. Onu görmemiş olmanız da bir gerekçe olarak kabul görmez.

Bu sıkı birliktelik ve yüz yüzelik içinde insan insanın meşgalesi haline gelir. Konuşulan konular bile tamamen çevredeki ortak tanıdıklar üzerinedir. Kimin işi neden bozulmuştur? Kim bir mal almış ya da  satmıştır? Kimin aslında kimseye söyleyemediği bir sırrı vardır? Araştırılır, düşünülür, sonuçlar gerekçeleriyle ortaya konulur.

Bu iç denetim o kadar düzenli işlerki: artık taşralının birey olabilme ihtimali tamamen ortadan kalkar. Şimdi bilinmesi gereken diğerlerinin kendisi hakkında ne konuştuğudur. İşin garip tarafı bu alışkanlıklar ve yaşam biçimleri taşralının huyu değil, tam aksine bizzat taşranın kendisinin dayatmasıdır. Bütün bu olan bitenin bir nebze farkına varabilen vitaminsiz kalmış taşralı yarı aydın da bu defa ‘kendi taşrasına’ düşer.

Birey olmaktan ümidini kesen taşralı, sosyal ve ekonomik hayatta kendini tamamen coğrafyasının kollarına bırakır. Elde kalanı kutsamaktan başka çare kalmamıştır. Yapılacak tek şey memleketin havasına suyuna, taşına toprağına methiyeler düzmektir. İstanbul’daki yüksek kiraları, fahiş okul ücretlerini, ulaşımın ne kadar meşakkatli ve pahalı olduğunu televizyondan görüp görüp sevinmektir.

Taşralının coşkusu öfkeyle örülür, isyanı duyguyla çözülür. Bir konuda azıcık bile haklıysa, isteği yapılmayınca kendini yerden yere atan arsız çocuk gibi ter ter tepinir. Bu haklılık hissi bir güruh içinde oluşur ve yolu egemenlerin hassasiyetleriyle çakışırsa, bu sayede devlet korkusu bir an için bile ortadan kalktıysa, işin ucu linç etmeye kadar gider. Linç ettiğinin malını mülkünü yağmalamakta mubahtır, şölendir, ganimettir.

Tartışırken karşı tarafla bir çıkar çatışması yoksa sakindir. Bir anda karşı safa geçiverse kimse şaşırmaz. Zaten son kertede karşı geldiği fikri öve öve bitiremeyecektir.

Bütün benmerkezciliğine rağmen övdüğünü, ‘şimdilik’ kendinden parçalar bularak beğendiğini, tanımsız bir zirvede, sahte taşlarla süslü eğreti bir taçla onurlandırır. Fakat zirveye koyduğunu bir gün alaşağı etme arzusunun yangınına birkaç odun atıp ateşi canlı tutmayı da ihmal etmez. Çıkarların ne zaman çatışacağı belli olur mu hiç…

Sonunda başa geleni içselleştirmenin vakti de gelir. Kendini çağdaş yaşamın bu kadar uzağına atan, sanattan, görsellikten, renklerden, devinimden, düşünsel etkinliklerden, gerçek eğitimden mahrum bırakan bu ıssız yaşam biçimi, taşralılarca bir daha sorgulanmamak üzere ütülenir, naftalinlenir, yüklüğe kaldırılır.

Siz bakmayın İstanbul’un kendine göre evirip, yoğurduğu ‘taşra’ tanımına. Biz kendimize göre naif, ‘özgün’ bir tanım çıkarmaya çalışalım. Bilimin eli ayağı olan ‘deneysellik’ dayanağını kullanarak elbette.

Şimdi elimize bir atlas, bir de hassas pergel alıp Türkiye Coğrafi Haritası’nı önümüze açalım. Herhangi bir noktaya pergelin sivri ucunu saplayıp, olabilecek en küçük çapta –çünkü büyük çemberleri incelemek zaman kaybı olur– çemberler çizelim. Çizdiğiniz çemberin içinde kalan bölgede yaşayan nüfusun çoğunluğunda yukarıda anlatılan dayatmalardan, huylardan, davranış biçimlerinden, mahrumiyetlerden birkaçını görebiliyorsanız işte orası taşradır.

Fonda dinlendirici, sakin bir müzik de iyi gider. Yeni Türkü’den mesela: “Ya dışındasındır çemberin / ya da içinde yer alacaksın / kendin içindeyken / kafan dışındaysa…”

(536)

Yorum yaz