Home Hayat Gezi Tiflis: Geçmişten Gelen Asalet ve Yerleşik Kültür...
Tiflis: Geçmişten Gelen Asalet ve Yerleşik Kültür...

Tiflis: Geçmişten Gelen Asalet ve Yerleşik Kültür...

101
0

Orta­sında Mhh­vari neh­ri­nin geç­tiği Tif­lis eski ve bakım­sız yapı­la­rıyla Orta­çağ­dan, köp­rü­le­riyle Avrupa’dan, kenar mahal­le­le­rin­deki devasa tek tip bina­la­rıyla Sov­yet­ler­den izler taşı­yan bir şehir.

Kadir Işık

Bur­nu­mun dire­ğini sız­la­tan kes­kin bir koku­nun içine uyan­dım. Sol yanım boş, Gülay yok. Yata­ğın kena­rına otur­muş ayak tır­nak­la­rına oje sürü­yor. Koku­nun kay­nağı belli. Dışarı çık­mak için hazır­la­nı­yo­rum.

İlk kez oje koku­sun­dan rahat­sız olma­yan bir erkek görü­yo­rum,” dedi Gülay, sesi gür çıktı, kulak­lık var kula­ğında. Ayak tır­nak­la­rını gök­ku­şa­ğı­nın renk­le­rine boyu­yor. Komo­di­nin üze­rinde beş kutu oje ve bir şişe ase­ton.

Kah­val­tıya geç kalınca, çoğu işye­ri­nin ve lokan­ta­nın Türk­lere ait olduğu Mar­ja­nish­vili Cad­de­sinde çorba içmek iste­dim. Hava sıcak, güne­şin altında dolaş­ma­nın şakaya gelir yanı yok. Gür­cüce sıcak keli­me­sin­den türe­yen Tif­lis, adı­nın hak­kını veri­yor. Gülay ne yiye­ce­ğine karar vere­medi, sonunda bir pas­ta­ne­nin vit­ri­ninde acı­ba­dem gördü, dal­dık içeri. Pas­ta­ne­nin sahibi ve işlet­me­cisi Ömer yıl­lar önce Tiflis’e üni­ver­site oku­mak için gel­miş, yaş kemale erince mem­le­ket­ten bir kızla evlen­miş, bir de çocuk yap­mış ve alış­kan­lığa dönüş­me­yen karın ağrısı evli­liği bir türlü yürü­mü­yor. Ömer anla­tı­yor, Gülay acı­ba­dem­ler­den yiyip Facebook’a yük­le­diği fotoğ­raf­la­rın altına yorum yazı­yor, ben de din­li­yo­rum. Belki Gülay olaya kadın gözüyle yak­la­şır ve bir yorum yapar umu­duyla bazen Gülay’a baka­rak konuş­tuğu da olu­yor Ömer’in. Oysa bil­mi­yor, Gülay ken­din­den başka kim­seyi önem­se­mez, bu bil­giye sahip olmak zaman alı­yor. Acı­ba­dem­le­rini biti­rince, Hadi kal­ka­lım, dedi. Ömer’in tav­si­yesi üze­rine şeh­rin yirmi kilo­metre dışında, eski­den, yani çok eski­den Gürcistan’ın baş­kenti Mtskheta’ya git­tik. Unesco tara­fın­dan dünya miras lis­te­sinde yer alan bu küçük kasa­ba­daki Sve­titsk­ho­veli kated­rali ilk dura­ğı­mız. Kap­riyle gir­mem yasak, bana etek gibi belime bağ­la­mam için siyah bir bez par­çası verdi görevli. Gülay’a da eşarp. Bu, dedi Gülay, her gün yüz­lerce kişi­nin saçına başına deği­yor, ben bunu tak­mam. Tanrı’nın evine iki farklı renkte boya­dığı dal­galı saç­la­rıyla gir­mesi yasak.

Kated­ral dışa­rı­dan da güzel­dir, ben içini gezer­ken sen de dışını gez, sonra gör­dük­le­ri­mizi bir­bi­ri­mize anla­tı­rız, hem konu­şa­cak bir şeyi­miz olur,” dedim. Evet, pek nadir de olsa bazen böy­le­sine önemli konu­lar üze­rine aynı nok­tada bulu­şa­bi­li­yo­ruz. Son anda kapı­dan ses­lendi,

Fotoğ­raf çek­meyi unutma.”

Kated­ralde nikâh töreni vardı. Genç bir çift Ömer’in bitir­meye çalış­tığı işe giri­şi­yor, iyi ve kötü günde bir­likte ömür tüket­mek için Tanrı’nın huzu­runda yemin edi­yor­lar. Baş­lan­gıç nok­tası yan­lış olan bu evli­li­ğin pek uzun sür­me­ye­ce­ğini düşü­nü­yo­rum.

Siyah uzun elbi­se­le­riyle papaz­lar, kafa­ları veya çıp­lak bacak­ları örten siyah bez par­ça­la­rıyla turist­ler dola­nıp duru­yor sağda solda. Bizi ana­dan üryan yara­tan Tanrı’nın çıp­lak­lığa karşı bu derece titiz olma­sını aklım almı­yor. Oysa onun evinde güvende olma­mız gere­ki­yor ve kadın­lar iste­diği gibi giyi­ne­bil­meli. İçe­ride tütsü kokusu ter koku­suna karış­mış ve bana her zaman ölümü hatır­la­tan orgun sesi geli­yor uzak bir yer­ler­den. Bir­çok kişi kut­sal yer­lere doku­nu­yor, iko­na­ları öpü­yor, dua edi­yor, haç çıka­rı­yor. Sec­deye varıp kated­ra­lin kut­sal taba­nını öpen­ler bile var. Bir freskte çar­mıha gerili İsa’nın sağında ve solunda UFO olduğu iddia edi­len şekil­ler­den dolayı kated­rale aynı zamanda UFO kated­rali den­di­ğini de orada öğren­dim. Yakın­dan bakınca uçan ahta­pot­lara ben­ze­yen UFO’ların var­lığı veya yok­luğu ilgimi çek­mi­yor. Ben yaşa­maya gel­dim dün­yaya. Bir şey­le­rin ispa­tıyla har­ca­ya­cak zama­nım yok. Tanrı da UFO’lar da ken­di­le­rini bir sır gibi sak­la­dık­la­rına göre ya yok­lar, ya da büyük bir suç işle­miş­ler ve utan­dık­ları için giz­le­ni­yor­lar. Oysa insan­dan her yön­den daha kud­retli oldu­ğuna ina­nı­lan bu iki bilin­me­zin ken­dini insan­lığa gös­ter­mesi çok kolay ve rahat­la­tıcı olur.

İçe­risi serin, dışarı çık­mak gel­mi­yor içim­den, ama çıkı­yo­rum. Gülay bin yıl­lık taş duva­rın göl­ge­sinde tek başına otur­muş sıkı­la­rak beni bek­li­yor. Biraz­dan sıkın­tı­sı­nın çoğunu bana akta­ra­cak, bera­ber sıkı­la­ca­ğız. Yine de beni görünce yaban ellerde bir başına olma­dı­ğına kısa süre­li­ğine de olsa sevindi.

Nasıldı, içeri gir­me­mekle çok şey kay­bet­tim mi?” diye sordu.

Tanrı’nın öteki evle­rin­den biraz daha büyüğü, ev sahi­bini de göre­me­dim, müte­ah­hit mas­raf­tan kaçın­ma­mış.”

Niye bu kadar kal­dın içe­ride.”

Nikâh vardı, şahit­ler­den biri eksik­miş, kimse bu günaha ortak olmak iste­medi, mec­bu­ren şahit­lik yap­tım.”

Bırak dal­gayı, fotoğ­raf çek­tin mi?”

Fotoğ­ra­fını çeke­ce­ğim ilginç bir şey gör­mez­dim, zaten içe­ride her şey gizemli.”

Kendi fotoğ­ra­fını çek­sey­din.”

Beni ilginç mi bulu­yor­sun, al maki­neyi iste­di­ğin kadar çek.” Omuz silkti, çan­ta­sını aldı düştü önüme. Kasa­ba­nın sokak­la­rın­daki şarap dük­kân­la­rına girip çık­tık. Her dük­kânda Gülay sweet, ben dry ola­nın­dan içi­yo­rum. Dük­kâ­nın birinde şarap dol­du­rul­muş domuz derisi ilgi­mizi çekti, birer kadeh de orada içtik. Yete­rince sar­hoş olunca kar­nı­mızı doyur­mak için bir res­to­randa Gür­cü­le­rin meş­hur yemeği Khin­kali sipa­riş ettik. Çok güzel değil, kötü de değil, çocuk yum­ruğu büyük­lü­ğünde mantı işte.

Dönüş yolunda neh­rin ikiye ayrı­lan kol­ları ara­sın­daki tepeye çık­ma­mı­zın nedeni yuka­rı­dan man­za­rayı izle­mek. Kafa­la­rı­mız alkol­lüy­ken roman­tik oldu­ğu­muz anlar da olu­yor. Tepede Azize Nino adına yapı­lan bir Orto­doks kili­se­sini gez­dik. Azi­ze­nin Kapadokya’dan kaçıp ora­lara yer­leş­tiği riva­yet edi­li­yor. Saç­la­rı­nın ara­sına sak­la­dığı İncil ile o an bulun­du­ğu­muz tepeye sığın­mış ve mis­yo­ner­lik faali­yet­le­rini orada sür­dür­müş.

Güneş bat­mak üzere, ben­deki rahat­lık Gülay’ı gerek­siz yere endi­şe­len­di­ri­yor. Ara­ba­la­rın park ettiği alanda birine, şehre nasıl gide­ce­ği­mizi sor­dum. Adam Azeri çıktı, bizi ara­ba­sıyla ote­lin kapı­sına kadar bıraktı.

Ertesi gün Gülay’ın, görül­mesi gere­ken yer­ler lis­te­si­nin en tepe­sinde yer alan Old Town’dayız. Arna­vut kal­dı­rımlı dar sokak­larda eski yapı­lar, mabet­ler, bar­lar, şarap evleri kar­şı­lıklı sıra­lan­mış. Rast­gele gez­di­ği­miz sokak­larda adım başı bir res­sam, müzis­yen, satıcı, hey­kel ve her yerde dilenci çocuk­larla kar­şı­la­şı­yo­ruz. Gülay bir­çok hey­ke­lin yanında duru­yor. Maki­neyi bana verip fotoğ­ra­fını çek­ti­ri­yor ve her sefe­rinde bu işte ne kadar kötü oldu­ğumu söy­lü­yor.

Gülay’ın turist ofi­sin­den aldığı hari­tayla yolunu bul­ması kolay­la­şı­yor. Artık yol­dan biri­le­rini çevi­rip sor­mu­yor. Nereye ne zaman nasıl git­ti­ğimi pek umur­sa­mı­yo­rum. Şeh­rin en bili­nen cad­desi Rustaveli’ye çık­tık. Bir­çok resmi bina­nın bulun­duğu uzun ve geniş bir cadde. Tra­fik hızlı akı­yor, sürü­cü­ler yaya­ları pek umur­sa­mı­yor ve genel­likle fren yerine kor­naya bası­yor­lar. Gör­kemli par­la­mento binası, tiyatro, pos­tane ve cad­de­nin kala­ba­lığı bize şeh­rin mer­ke­zinde oldu­ğu­muzu his­set­ti­ri­yor. Bina­la­rın yeni­le­nen ön taraf­lar ile arka taraf­ları bir­bi­rin­den farklı. Şeh­rin fakir­liği tıpkı bir insa­nın yok­sun­lu­ğunu andı­rı­yor. İnsan­larla soh­bete durunca, yol sorunca veya Tiflis’te yaşam hak­kında konu­şunca dav­ra­nış­la­rında geç­miş­ten gelen asa­let­leri ve yer­le­şik bir kül­tü­rün izle­rini gör­mek müm­kün.

Cadde Tavi­sup­le­bis Moeda­nia, yani Özgür­lük Mey­da­nında son bulu­yor. Saint George’un mız­rakla bir dra­gonu öldür­düğü altın sarısı hey­keli elli met­re­lik bir kaide üze­rinde duru­yor. Bu hey­ke­lin muadil­le­rini daha önce bir­çok şehirde gör­düm. Mey­dan­dan aşa­ğıya açı­lan sokak­lar bizi her sefe­rinde nehir kena­rına atı­yor. Çelik ve cam­dan yapılı Barış Köp­rüsü dün­ya­nın en ilginç bir­kaç köp­rü­sün­den biri ola­rak gös­te­ri­li­yor. Gülay köp­rüyü ince­ler­ken burun kıvırdı, Ne özel­liği var­mış bu köp­rü­nün, Mala­badi Köp­rü­sünü gör­me­miş bun­lar, dedi. Bazen ger­çek­ten doğru şey­leri tam yerinde söy­ler, katı­la­ma­mak elde değil. Köp­rü­den neh­rin karşı yaka­sına geçi­yo­ruz. Gülay elin­deki hari­ta­dan şela­leye giden yolu araş­tı­rı­yor. Sül­für hamam­la­rı­nın olduğu böl­geye çıkı­yor yolu­muz. Hama­mın kapı­sında otu­ran adam­dan içe­riye bak­mak için izin isti­yor. Bu ve ben­zeri istek­le­rinde en şuh halini takı­nır, kar­şı­sın­daki hayır diye­mez. Genel­likle bir­kaç adım geride duru­rum. İzin çık­tık­tan sonra takı­lı­rım peşine. Hamamı bir baş­tan bir başa gezi­yo­ruz. Çıkışta görevli Leghv­tak­hevi Şelalesi’nin yolunu tarif edi­yor. Gülay anla­ma­dım dese, adam kolun­dan tutup şela­le­nin altına götü­re­cek. Elbette var­lı­ğım ada­mın hoşuna git­mi­yor. Küçük bir kan­yo­nun için­den kıv­rı­lan tahta yolu yürü­ye­rek ula­şı­yo­ruz şela­leye. Bir­kaç metre yük­sek­ten akan küçük bir su. Bir süre sesini din­le­ye­rek üze­ri­mize sıç­ra­yan su kabar­cık­ları atlında serin­li­yo­ruz.

Öğle­den son­ra­nın en sıcak saat­le­rinde tele­fe­rikle Nari­kala kale­sine çık­tık. Bir yanı res­tore edi­len kale­nin arka tarafı uçu­rum. O sıcakta kaleyi ziya­ret eden tek aklı evvel turist­ler olma­dı­ğı­mıza sevi­ni­yo­rum. Yürü­yüş yolu­nun dışına çık­ma­dan tek­rar şeh­rin içine dal­dık. Tiflis’in bili­nen en eski yapısı olan kale için Gür­cü­ler, “şeh­rin kalbi ve ruhu” diyor.

Çukurda kalan şeh­rin dört bir yanı dağ­lar ve tepe­lerle çev­rili, mer­kez­den füni­kü­lerle bir başka tepeye çıkı­yo­ruz. Yuka­rısı esin­tili, man­zara harika. Mtats­minda Par­kı­nın içinde bir kafede otur­duk. Gar­son kız­dan, tere­ya­ğın­dan yapı­lan hamur işi pey­nirli Haça­puri sipa­riş ettim. Gülay bil­me­diği her şeye karşı son derece tem­kinli. Tadını soru­yor, Güzel, diyo­rum. Ucun­dan bir parça alıp ağzına atı­yor,

Sen buna mı güzel diyor­sun?”

O an bulun­du­ğu­muz kafede soğuk bira­la­rı­mızı yudum­lar­ken, şeh­rin her tara­fın­dan görü­len Kart­lis Deda hey­ke­line bakı­yo­ruz. Lis­te­nin orta sıra­la­rında yer alı­yor. Son­raki gün öğlen vakti hey­ke­lin bulun­duğu tepeye gide­ce­ğiz. Tiflis’in sem­bolü kabul edi­len bu kadın hey­ke­li­nin bir elinde şarap kadehi bir elinde kılıç var. Bunun anlamı, dost­la­rını şarapla düş­man­la­rını kılıçla kar­şı­la­ması.

Kılıç sağ elinde, düş­man­la­rını dost­la­rın­dan daha çok önem­si­yor olmalı,” dedim, yüzüme bakı­yor.

O bir rahibe, öteki tarafa bozul­ma­dan git­meli. O yüz­den kılıcı göbek altında yatay tut­muş.”

Önce şarap sunarsa bir uzlaşma yolu bulur ve kılıcı kul­lan­mak zorunda kal­maz. Dün içti­ği­miz şarap­lar­dan sonra bütün silah­la­rı­mızı kenara bırak­tık, ne güzel anlaş­tık. İsa’nın, sağ yana­ğına tokat yer­sen solu çevir hikâ­ye­sine de böy­le­sine din­dar bir şehre de uymu­yor bu hey­kel.”

Düş­man­la­rı­nızı dost­la­rı­nız­dan daha yakın tutun, demiş sen­den akıllı biri.”

Saçma, dost dedi­ğin birine karşı neden tem­kinli ola­sın ki?”

Çünkü insan her zaman ilk kazığı dos­tun­dan yer,” dedi Gülay.

Yani bir dos­tun, düş­man­dan teh­li­keli olu­ğunu mu söy­lü­yor­sun?”

Kesin­likle. Sezar’a son han­çerle öldü­rücü dar­beyi vuran Brütüs’tü.”

Şu sanat ese­rin­den anla­dı­ğın bu mu?”

İçinde şid­det barın­dı­ran bir şeyi sanat eseri ola­rak değer­len­di­rir­sen, bir anlam çıkar­mana gerek yok.”

Gör­mü­yor musun, şarap kadehi var elinde. Bir kadı­nın elinde şarap kadehi varsa kılıcı gör­mez­den gele­bi­lir­sin, ona kimse düş­man ola­maz.”

Erkek­ler için dedi­ğin doğru, peki ya biz­ler için.”

O zaman durum deği­şir elbette. Peki, ney­miş sanat eseri, buna sen mi karar veri­yor­sun?”

Hayır canım, ben bakıp geçi­yo­rum, senin gibi üze­rine saat­lerce kafa yor­mu­yo­rum. Adam­lar yap­mış, afe­rin deyip geçe­mez misin?” dedi Gülay.

Senin gibi mi?

Her­kes gibi.”

Her­kes gibi olsay­dık, mut­lu­lu­ğu­muza diye­cek yoktu, bir de çocuk yap­mış, evi­mizde otu­ru­yor­duk.”

Orta­sında Mhh­vari neh­ri­nin geç­tiği Tif­lis eski ve bakım­sız yapı­la­rıyla Orta­çağ­dan, köp­rü­le­riyle Avrupa’dan, kenar mahal­le­le­rin­deki devasa tek tip bina­la­rıyla Sov­yet­ler­den izler taşı­yan bir şehir. Debisi oldukça düşük nehirde turist­leri gez­di­re­cek tek­ne­ler yok, ama üze­rinde şeh­rin iki yaka­sını bir­bi­rine bağ­la­yan çok sayıda köprü bulu­nu­yor.

Otel­den ayrı­la­ca­ğı­mız gün Gülay benimle İran’a gel­mek istedi. Kated­rale girer­ken bile eşarp tak­ma­yan biri­nin İran’da başına gele­bi­le­cek her şey­den söz ettim. Din ders­le­rinde sınav öncesi ezber­le­diği duala­rın bir­ço­ğunu da unut­muş. Şeri­atın kes­tiği par­ma­ğın acı­ma­dı­ğına ina­nı­yorsa, pekâlâ benimle gele­bi­le­ce­ğini söy­le­dim. Diş­le­rini fır­ça­lar­ken geldi kar­şımda durdu.

Allah aşkına,” dedim, “hiç mi gazete oku­mu­yor­sun? İstanbul’da adım başı gör­dü­ğün vinç­ler inşa­at­larda değil, insan­ları, kafir­leri halka açık alanda sal­lan­dır­mak için kul­la­nı­lı­yor. Ardın sıra vic­dan azabı çeke­rek yaşa­ya­mam, iyi kötü anı­la­rı­mız oldu, bir­likte yaşa­ma­sak da ayrı ayrı yaşa­ya­lım. Evli­liği bile aklı­mı­zın ucun­dan geçir­mi­yo­ruz ve bir evli­lik cüz­da­nı­mız da yok. Farklı otel­lerde kala­ca­ğız, bir­likte gez­me­ye­ce­ğiz, ben­den beş metre geride yürü­ye­cek­sin.”

Ben İran’a, Gülay Ermenistan’a git­meye karar veri­yo­ruz. Son ola­rak ayna­nın önünde duran mak­yaj mal­ze­me­le­rini çan­ta­sına yer­leş­tirdi. Ote­lin kapı­sın­daki tak­siye, ton­larca ağır­lı­ğın­daki çan­ta­sını taşı­dım. Oto­gara gidi­yor. Bir­kaç saat sonra sağda solda duran eşyamı sırt çan­tama atı­yo­rum. Gülay’ın saç kre­mini, değer­siz metal yüzü­ğünü, yatağa sin­miş par­füm koku­sunu ve las­tik toka­sını geride bıra­ka­rak terk edi­yo­rum oteli.

(101)

Yorumlar