Home Hayat Gezi Tiflis: Geçmişten Gelen Asalet ve Yerleşik Kültür…
Tiflis: Geçmişten Gelen Asalet ve Yerleşik Kültür…

Tiflis: Geçmişten Gelen Asalet ve Yerleşik Kültür…

135
0

Ortasında Mhhvari nehrinin geçtiği Tiflis eski ve bakımsız yapılarıyla Ortaçağdan, köprüleriyle Avrupa’dan, kenar mahallelerindeki devasa tek tip binalarıyla Sovyetlerden izler taşıyan bir şehir.

Kadir Işık

Burnumun direğini sızlatan keskin bir kokunun içine uyandım. Sol yanım boş, Gülay yok. Yatağın kenarına oturmuş ayak tırnaklarına oje sürüyor. Kokunun kaynağı belli. Dışarı çıkmak için hazırlanıyorum.

“İlk kez oje kokusundan rahatsız olmayan bir erkek görüyorum,” dedi Gülay, sesi gür çıktı, kulaklık var kulağında. Ayak tırnaklarını gökkuşağının renklerine boyuyor. Komodinin üzerinde beş kutu oje ve bir şişe aseton.

Kahvaltıya geç kalınca, çoğu işyerinin ve lokantanın Türklere ait olduğu Marjanishvili Caddesinde çorba içmek istedim. Hava sıcak, güneşin altında dolaşmanın şakaya gelir yanı yok. Gürcüce sıcak kelimesinden türeyen Tiflis, adının hakkını veriyor. Gülay ne yiyeceğine karar veremedi, sonunda bir pastanenin vitrininde acıbadem gördü, daldık içeri. Pastanenin sahibi ve işletmecisi Ömer yıllar önce Tiflis’e üniversite okumak için gelmiş, yaş kemale erince memleketten bir kızla evlenmiş, bir de çocuk yapmış ve alışkanlığa dönüşmeyen karın ağrısı evliliği bir türlü yürümüyor. Ömer anlatıyor, Gülay acıbademlerden yiyip Facebook’a yüklediği fotoğrafların altına yorum yazıyor, ben de dinliyorum. Belki Gülay olaya kadın gözüyle yaklaşır ve bir yorum yapar umuduyla bazen Gülay’a bakarak konuştuğu da oluyor Ömer’in. Oysa bilmiyor, Gülay kendinden başka kimseyi önemsemez, bu bilgiye sahip olmak zaman alıyor. Acıbademlerini bitirince, Hadi kalkalım, dedi. Ömer’in tavsiyesi üzerine şehrin yirmi kilometre dışında, eskiden, yani çok eskiden Gürcistan’ın başkenti Mtskheta’ya gittik. Unesco tarafından dünya miras listesinde yer alan bu küçük kasabadaki Svetitskhoveli katedrali ilk durağımız. Kapriyle girmem yasak, bana etek gibi belime bağlamam için siyah bir bez parçası verdi görevli. Gülay’a da eşarp. Bu, dedi Gülay, her gün yüzlerce kişinin saçına başına değiyor, ben bunu takmam. Tanrı’nın evine iki farklı renkte boyadığı dalgalı saçlarıyla girmesi yasak.

“Katedral dışarıdan da güzeldir, ben içini gezerken sen de dışını gez, sonra gördüklerimizi birbirimize anlatırız, hem konuşacak bir şeyimiz olur,” dedim. Evet, pek nadir de olsa bazen böylesine önemli konular üzerine aynı noktada buluşabiliyoruz. Son anda kapıdan seslendi,

“Fotoğraf çekmeyi unutma.”

Katedralde nikâh töreni vardı. Genç bir çift Ömer’in bitirmeye çalıştığı işe girişiyor, iyi ve kötü günde birlikte ömür tüketmek için Tanrı’nın huzurunda yemin ediyorlar. Başlangıç noktası yanlış olan bu evliliğin pek uzun sürmeyeceğini düşünüyorum.

Siyah uzun elbiseleriyle papazlar, kafaları veya çıplak bacakları örten siyah bez parçalarıyla turistler dolanıp duruyor sağda solda. Bizi anadan üryan yaratan Tanrı’nın çıplaklığa karşı bu derece titiz olmasını aklım almıyor. Oysa onun evinde güvende olmamız gerekiyor ve kadınlar istediği gibi giyinebilmeli. İçeride tütsü kokusu ter kokusuna karışmış ve bana her zaman ölümü hatırlatan orgun sesi geliyor uzak bir yerlerden. Birçok kişi kutsal yerlere dokunuyor, ikonaları öpüyor, dua ediyor, haç çıkarıyor. Secdeye varıp katedralin kutsal tabanını öpenler bile var. Bir freskte çarmıha gerili İsa’nın sağında ve solunda UFO olduğu iddia edilen şekillerden dolayı katedrale aynı zamanda UFO katedrali dendiğini de orada öğrendim. Yakından bakınca uçan ahtapotlara benzeyen UFO’ların varlığı veya yokluğu ilgimi çekmiyor. Ben yaşamaya geldim dünyaya. Bir şeylerin ispatıyla harcayacak zamanım yok. Tanrı da UFO’lar da kendilerini bir sır gibi sakladıklarına göre ya yoklar, ya da büyük bir suç işlemişler ve utandıkları için gizleniyorlar. Oysa insandan her yönden daha kudretli olduğuna inanılan bu iki bilinmezin kendini insanlığa göstermesi çok kolay ve rahatlatıcı olur.

İçerisi serin, dışarı çıkmak gelmiyor içimden, ama çıkıyorum. Gülay bin yıllık taş duvarın gölgesinde tek başına oturmuş sıkılarak beni bekliyor. Birazdan sıkıntısının çoğunu bana aktaracak, beraber sıkılacağız. Yine de beni görünce yaban ellerde bir başına olmadığına kısa süreliğine de olsa sevindi.

“Nasıldı, içeri girmemekle çok şey kaybettim mi?” diye sordu.

“Tanrı’nın öteki evlerinden biraz daha büyüğü, ev sahibini de göremedim, müteahhit masraftan kaçınmamış.”

“Niye bu kadar kaldın içeride.”

“Nikâh vardı, şahitlerden biri eksikmiş, kimse bu günaha ortak olmak istemedi, mecburen şahitlik yaptım.”

“Bırak dalgayı, fotoğraf çektin mi?”

“Fotoğrafını çekeceğim ilginç bir şey görmezdim, zaten içeride her şey gizemli.”

“Kendi fotoğrafını çekseydin.”

“Beni ilginç mi buluyorsun, al makineyi istediğin kadar çek.” Omuz silkti, çantasını aldı düştü önüme. Kasabanın sokaklarındaki şarap dükkânlarına girip çıktık. Her dükkânda Gülay sweet, ben dry olanından içiyorum. Dükkânın birinde şarap doldurulmuş domuz derisi ilgimizi çekti, birer kadeh de orada içtik. Yeterince sarhoş olunca karnımızı doyurmak için bir restoranda Gürcülerin meşhur yemeği Khinkali sipariş ettik. Çok güzel değil, kötü de değil, çocuk yumruğu büyüklüğünde mantı işte.

Dönüş yolunda nehrin ikiye ayrılan kolları arasındaki tepeye çıkmamızın nedeni yukarıdan manzarayı izlemek. Kafalarımız alkollüyken romantik olduğumuz anlar da oluyor. Tepede Azize Nino adına yapılan bir Ortodoks kilisesini gezdik. Azizenin Kapadokya’dan kaçıp oralara yerleştiği rivayet ediliyor. Saçlarının arasına sakladığı İncil ile o an bulunduğumuz tepeye sığınmış ve misyonerlik faaliyetlerini orada sürdürmüş.

Güneş batmak üzere, bendeki rahatlık Gülay’ı gereksiz yere endişelendiriyor. Arabaların park ettiği alanda birine, şehre nasıl gideceğimizi sordum. Adam Azeri çıktı, bizi arabasıyla otelin kapısına kadar bıraktı.

Ertesi gün Gülay’ın, görülmesi gereken yerler listesinin en tepesinde yer alan Old Town’dayız. Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda eski yapılar, mabetler, barlar, şarap evleri karşılıklı sıralanmış. Rastgele gezdiğimiz sokaklarda adım başı bir ressam, müzisyen, satıcı, heykel ve her yerde dilenci çocuklarla karşılaşıyoruz. Gülay birçok heykelin yanında duruyor. Makineyi bana verip fotoğrafını çektiriyor ve her seferinde bu işte ne kadar kötü olduğumu söylüyor.

Gülay’ın turist ofisinden aldığı haritayla yolunu bulması kolaylaşıyor. Artık yoldan birilerini çevirip sormuyor. Nereye ne zaman nasıl gittiğimi pek umursamıyorum. Şehrin en bilinen caddesi Rustaveli’ye çıktık. Birçok resmi binanın bulunduğu uzun ve geniş bir cadde. Trafik hızlı akıyor, sürücüler yayaları pek umursamıyor ve genellikle fren yerine kornaya basıyorlar. Görkemli parlamento binası, tiyatro, postane ve caddenin kalabalığı bize şehrin merkezinde olduğumuzu hissettiriyor. Binaların yenilenen ön taraflar ile arka tarafları birbirinden farklı. Şehrin fakirliği tıpkı bir insanın yoksunluğunu andırıyor. İnsanlarla sohbete durunca, yol sorunca veya Tiflis’te yaşam hakkında konuşunca davranışlarında geçmişten gelen asaletleri ve yerleşik bir kültürün izlerini görmek mümkün.

Cadde Tavisuplebis Moedania, yani Özgürlük Meydanında son buluyor. Saint George’un mızrakla bir dragonu öldürdüğü altın sarısı heykeli elli metrelik bir kaide üzerinde duruyor. Bu heykelin muadillerini daha önce birçok şehirde gördüm. Meydandan aşağıya açılan sokaklar bizi her seferinde nehir kenarına atıyor. Çelik ve camdan yapılı Barış Köprüsü dünyanın en ilginç birkaç köprüsünden biri olarak gösteriliyor. Gülay köprüyü incelerken burun kıvırdı, Ne özelliği varmış bu köprünün, Malabadi Köprüsünü görmemiş bunlar, dedi. Bazen gerçekten doğru şeyleri tam yerinde söyler, katılamamak elde değil. Köprüden nehrin karşı yakasına geçiyoruz. Gülay elindeki haritadan şelaleye giden yolu araştırıyor. Sülfür hamamlarının olduğu bölgeye çıkıyor yolumuz. Hamamın kapısında oturan adamdan içeriye bakmak için izin istiyor. Bu ve benzeri isteklerinde en şuh halini takınır, karşısındaki hayır diyemez. Genellikle birkaç adım geride dururum. İzin çıktıktan sonra takılırım peşine. Hamamı bir baştan bir başa geziyoruz. Çıkışta görevli Leghvtakhevi Şelalesi’nin yolunu tarif ediyor. Gülay anlamadım dese, adam kolundan tutup şelalenin altına götürecek. Elbette varlığım adamın hoşuna gitmiyor. Küçük bir kanyonun içinden kıvrılan tahta yolu yürüyerek ulaşıyoruz şelaleye. Birkaç metre yüksekten akan küçük bir su. Bir süre sesini dinleyerek üzerimize sıçrayan su kabarcıkları atlında serinliyoruz.

Öğleden sonranın en sıcak saatlerinde teleferikle Narikala kalesine çıktık. Bir yanı restore edilen kalenin arka tarafı uçurum. O sıcakta kaleyi ziyaret eden tek aklı evvel turistler olmadığımıza seviniyorum. Yürüyüş yolunun dışına çıkmadan tekrar şehrin içine daldık. Tiflis’in bilinen en eski yapısı olan kale için Gürcüler, “şehrin kalbi ve ruhu” diyor.

Çukurda kalan şehrin dört bir yanı dağlar ve tepelerle çevrili, merkezden fünikülerle bir başka tepeye çıkıyoruz. Yukarısı esintili, manzara harika. Mtatsminda Parkının içinde bir kafede oturduk. Garson kızdan, tereyağından yapılan hamur işi peynirli Haçapuri sipariş ettim. Gülay bilmediği her şeye karşı son derece temkinli. Tadını soruyor, Güzel, diyorum. Ucundan bir parça alıp ağzına atıyor,

“Sen buna mı güzel diyorsun?”

O an bulunduğumuz kafede soğuk biralarımızı yudumlarken, şehrin her tarafından görülen Kartlis Deda heykeline bakıyoruz. Listenin orta sıralarında yer alıyor. Sonraki gün öğlen vakti heykelin bulunduğu tepeye gideceğiz. Tiflis’in sembolü kabul edilen bu kadın heykelinin bir elinde şarap kadehi bir elinde kılıç var. Bunun anlamı, dostlarını şarapla düşmanlarını kılıçla karşılaması.

“Kılıç sağ elinde, düşmanlarını dostlarından daha çok önemsiyor olmalı,” dedim, yüzüme bakıyor.

“O bir rahibe, öteki tarafa bozulmadan gitmeli. O yüzden kılıcı göbek altında yatay tutmuş.”

“Önce şarap sunarsa bir uzlaşma yolu bulur ve kılıcı kullanmak zorunda kalmaz. Dün içtiğimiz şaraplardan sonra bütün silahlarımızı kenara bıraktık, ne güzel anlaştık. İsa’nın, sağ yanağına tokat yersen solu çevir hikâyesine de böylesine dindar bir şehre de uymuyor bu heykel.”

“Düşmanlarınızı dostlarınızdan daha yakın tutun, demiş senden akıllı biri.”

“Saçma, dost dediğin birine karşı neden temkinli olasın ki?”

“Çünkü insan her zaman ilk kazığı dostundan yer,” dedi Gülay.

“Yani bir dostun, düşmandan tehlikeli oluğunu mu söylüyorsun?”

“Kesinlikle. Sezar’a son hançerle öldürücü darbeyi vuran Brütüs’tü.”

“Şu sanat eserinden anladığın bu mu?”

“İçinde şiddet barındıran bir şeyi sanat eseri olarak değerlendirirsen, bir anlam çıkarmana gerek yok.”

“Görmüyor musun, şarap kadehi var elinde. Bir kadının elinde şarap kadehi varsa kılıcı görmezden gelebilirsin, ona kimse düşman olamaz.”

“Erkekler için dediğin doğru, peki ya bizler için.”

“O zaman durum değişir elbette. Peki, neymiş sanat eseri, buna sen mi karar veriyorsun?”

“Hayır canım, ben bakıp geçiyorum, senin gibi üzerine saatlerce kafa yormuyorum. Adamlar yapmış, aferin deyip geçemez misin?” dedi Gülay.

“Senin gibi mi?

“Herkes gibi.”

“Herkes gibi olsaydık, mutluluğumuza diyecek yoktu, bir de çocuk yapmış, evimizde oturuyorduk.”

Ortasında Mhhvari nehrinin geçtiği Tiflis eski ve bakımsız yapılarıyla Ortaçağdan, köprüleriyle Avrupa’dan, kenar mahallelerindeki devasa tek tip binalarıyla Sovyetlerden izler taşıyan bir şehir. Debisi oldukça düşük nehirde turistleri gezdirecek tekneler yok, ama üzerinde şehrin iki yakasını birbirine bağlayan çok sayıda köprü bulunuyor.

Otelden ayrılacağımız gün Gülay benimle İran’a gelmek istedi. Katedrale girerken bile eşarp takmayan birinin İran’da başına gelebilecek her şeyden söz ettim. Din derslerinde sınav öncesi ezberlediği duaların birçoğunu da unutmuş. Şeriatın kestiği parmağın acımadığına inanıyorsa, pekâlâ benimle gelebileceğini söyledim. Dişlerini fırçalarken geldi karşımda durdu.

“Allah aşkına,” dedim, “hiç mi gazete okumuyorsun? İstanbul’da adım başı gördüğün vinçler inşaatlarda değil, insanları, kafirleri halka açık alanda sallandırmak için kullanılıyor. Ardın sıra vicdan azabı çekerek yaşayamam, iyi kötü anılarımız oldu, birlikte yaşamasak da ayrı ayrı yaşayalım. Evliliği bile aklımızın ucundan geçirmiyoruz ve bir evlilik cüzdanımız da yok. Farklı otellerde kalacağız, birlikte gezmeyeceğiz, benden beş metre geride yürüyeceksin.”

Ben İran’a, Gülay Ermenistan’a gitmeye karar veriyoruz. Son olarak aynanın önünde duran makyaj malzemelerini çantasına yerleştirdi. Otelin kapısındaki taksiye, tonlarca ağırlığındaki çantasını taşıdım. Otogara gidiyor. Birkaç saat sonra sağda solda duran eşyamı sırt çantama atıyorum. Gülay’ın saç kremini, değersiz metal yüzüğünü, yatağa sinmiş parfüm kokusunu ve lastik tokasını geride bırakarak terk ediyorum oteli.

(135)

Yorum yaz