Home Kültür Sanat Edebiyat "Tuhaf Etki Dizisi" ve Avangard Okumalar
"Tuhaf Etki Dizisi" ve Avangard Okumalar

"Tuhaf Etki Dizisi" ve Avangard Okumalar

340
0

Tuhaf Etki” dizi­sin­deki kitap­la­rın tek yönlü ve hiye­rar­şik okuma kalıp­la­rını kıra­cağı aşi­kâr. “Tuhaf” sıfatı bu açı­dan çok isa­betli bir seçim görü­nü­yor. Zira“tuhaf” sıfatı içinde barın­dır­dığı alı­şıl­ma­mış, şaş­kın­lık verici, şaşır­tan anlam­la­rı­nın yanı sıra nor­ma­tif sis­teme karşı muha­lif ve avan­gard bir duruşu da sim­ge­li­yor. “Tuhaf Etki” dizi­sin­deki kitap­larda bu muha­lif duruşu gör­mek pek müm­kün ve umut verici.

Deniz Gündoğan İbrişim

Avan­gar­dın tanı­mını yapar­ken söz­cük anla­mına baka­rız ilkin. Avan­gar­dın söz­cük anlamı “öncü”. Özel­likle 1830’larda Saint Simon tara­fın­dan “köklü deği­şim­le­rin bay­rak­tar­ları” anla­mında yorum­la­na­rak siya­set diline girer. Saint Simon sanatı âdeta bir din ola­rak görür ve döne­min bilim insan­la­rını ahlaklı birer sanatçı ola­rak kabul eder. Fran­sız Dev­rimi ardın­dan 1850’lere gelin­di­ğin­deyse (bur­ju­vazi-aris­tok­rasi savaş­ları biçim değiş­tir­di­ğinde) Baude­la­ire ses­le­nir okura ve sana­tın ahlak­tan kop­tu­ğu­nun ilk sin­yal­le­rini verir. Vic­tor Hugo da 1869’da kaleme aldığı Gülen Adam’da şun­ları söy­ler: “Rezil biri olmak ne kadar rahat. Cana­var­ları seve­rim. Şar­la­tan­ları da. Küçüm­se­nen, dalga geçi­len, gro­tesk, kor­kunç, tiyatro denen o boyun­du­ruk­taki kah­ka­ha­larla gülü­nen sev­gili benim için fev­ka­lade çekici.” (3-4) Sanat, Hugo’nun da belirt­tiği gibi iyi­nin kar­şı­sında cana­var­la­şan­dır; ahlaklı ola­nın ve güze­lin kar­şı­sında tekin­siz­le­şen karşı-este­tik­tir. Dola­yı­sıyla artık sanat, tak­li­din ala­nında da değil­dir. İçe­ri­ğini biçime dönüş­tü­ren sanat tam bu nok­tada roman­tizme karşı kes­kin bir baş­kal­dı­rı­dır. Avan­gard, moder­nizmle bir­likte bu baş­kal­dı­rıyı farklı bir boyuta taşır. Sanat­çı­nın hem ken­dine hem de içinde yaşa­dığı top­luma yaban­cı­laş­ma­sını ve bur­ju­vayı, daha doğ­rusu bur­juva zih­ni­ye­tini, ken­dine mesele edi­nir.

Bununla bir­likte, gerek Birinci Dünya Savaşı ve gerekse İkinci Dünya Savaşı boyunca yaşa­nan travma ve vah­şet ve özel­likle Yahudi Soy­kı­rımı ardın­dan yoğun biçimde etki­sini his­set­ti­ren travma ve bel­lek anla­tı­ları, avan­gar­dın biçi­mini de değiş­ti­rir. Bu nok­tada sana­tın nede­nini, sana­tın ama­cını ve işle­vini sor­gu­la­mak sanatı inkâr etmeye dönü­şür. Ya da Georg Lukacs’ın kuram­sal­laş­tır­dığı gibi büyük anlamda sana­tın sanat ola­rak özgül­lü­ğünü yok etmeye dönü­şür.

Peter Bürger’in avan­gard kura­mıysa Avan­gard Kuramı adlı kitapta Türk­çede Ali Artun’un etkili sunu­muyla okurla bulu­şur. Sana­tın en temel mese­le­sine odak­la­nan Bür­ger, özel­likle 1960’larla bir­likte yük­se­len post­mo­der­nizm ve yapı­sö­küm­cü­lük eşli­ğinde avan­gar­dın yeni anlam­la­rına ve evril­diği nok­ta­lara bakar. Bürger’in büyük ses geti­ren kuramı yir­minci yüz­yı­lın ilk yarı­sında özel­likle savaş ve ardın­daki yıkı­mın farklı düzey­deki teza­hü­rünü değer­len­dir­meyi amaç­lar. Bürger’e göre avan­gard, kurum­laş­maya karşı bir sal­dı­rı­dır. Ütop­ya­la­rın öngör­düğü, top­lum­sal iler­le­me­nin öncü­lüğü gibi bir rolü asla üst­len­mez. Avan­gard ger­çekte, içinde var olduğu sanat kuru­munu yok etme ama­cını güder Bürger’e göre. Zira sanatı haya­tın içinde yasak­la­yan tam da bu kurumdur.(5-6)

Ne var ki Bür­ger, günü­müz­deki neo­avan­gard yapıt­la­rın, poli­tik bir dola­yımı yıkıcı bir biçimde ortaya koya­ma­dı­ğını, dola­yı­sıyla sanatla yaşam ara­sında süre­gi­den yaban­cı­laşma etki­sini gider­meyi hedef­le­yen tarih­sel avan­gar­dın göl­ge­sinde kal­dı­ğını ileri sürer. Bür­ger, bu anlamda tarih­sel avan­garda yeni bir boyut kazan­dı­rır­ken yeni ara­yış­la­rın yıkıcı mis­yon­dan çok uzak oldu­ğunu belir­tir. Burada en önemli nokta üslup­tur Bürger’e göre. Bür­ger, avan­gar­dın tarih­sel avan­gar­dın düş­le­rini ger­çek­leş­tir­meyi başa­ra­ma­dı­ğın­dan ve niha­ye­tinde savaş­tığı kurum­lara yenik düş­tü­ğün­den söz eder. Bu, bir yenil­gi­dir. Bu yenil­gi­nin içinde de günü­müz­deki avan­gard kül­tü­rü­nün ve avan­gard olu­şum­la­rı­nın yal­nızca şoke etme, skan­dal yaratma ve seyirciyi/okuru şaşırtma tek­nik­le­rini kul­lan­dı­ğını söy­ler.

Avan­gard olu­şum­lar bu tek­nik­le­rin öte­sine geçe­mez. Dahası, sana­tın mev­cut top­lum içinde hayat pra­ti­ğine dâhil edil­mesi iddi­ası da avan­gard yenil­giye mah­kûm­dur. Bür­ger, bir soba borusu örne­ğin­den yola çıka­rak böyle bir soba boru­sunu bir ser­gide gör­dü­ğü­müzde artık hiç sar­sıl­ma­dı­ğı­mızı söy­ler. Duchamp’ın Pisuar’ının seyir­cide yarat­tığı o muaz­zam özgül örgüt­le­me­nin ve haya­tın ken­di­sine dair bir isya­nı­nın artık geçerli olma­dı­ğını savu­nur. Aksine, soba boru­sunu bulan kişi ese­ri­nin müzeye gir­me­si­nin türlü yol­la­rını bul­maya çalı­şır. Dola­yı­sıyla avan­gard isyan, kendi ken­dini ters köşeye yatı­ra­rak kurum­la­rın bir ara­cına, glo­bal kapi­ta­lin bir nes­ne­sine dönü­şür.

Yuka­rıda çok kısaca özet geç­ti­ğim avan­gardı, Türk ede­bi­ya­tında farklı oku­ma­lar öne­re­bi­le­cek yeni bir ede­bi­yat dizsi “Tuhaf Etki“yle bir­likte düşün­mek bu yazı­nın çıkış nok­tası. Koç Üni­ver­si­tesi Yayın­ları tara­fın­dan yayım­la­nan bu dizide, okun­du­ğunda adın­dan da anla­şı­la­cağı gibi okurda “tuhaf etki” bıra­kan ayrıksı metin­ler bir araya geti­ri­li­yor. Ger­çekte bu dizide daha önce yayım­lan­mış ama değeri çok bilin­me­miş, ya da kimi çok ilginç ayrın­tı­la­rıyla su yüzüne hiç çık­ma­mış ve dola­yı­sıyla unu­tul­muş kitap­lar bulu­nu­yor. “Tuhaf Etki” dizi­sin­deki kitap­la­rın avan­gard oku­maya açık oldu­ğunu, okurda sar­sıcı bir etki yarat­maya imkân sağ­la­dı­ğını söy­le­mek müm­kün. Zira bu dizi­deki kitap­ları tarih­sel avan­gard gözüyle oku­mak onla­rın günü­müz­deki poli­tik dola­yı­mını kav­ra­ma­mıza ola­nak sağ­lı­yor. Başka deyişle bu kitap­lar, kul­lan­dık­ları dille, çok-kat­manlı hikâ­ye­le­riyle, bir­den çok duyum­sa­nan baş­lan­gıç­ları ve gene bir­den çok his­se­di­len bitiş­le­riyle karşı-este­tik metin­ler­dir. Anla­tı­cı­nın çoğu zaman tekin­siz ve müp­hem işle­viyle, yük­sek kül­tür ve popü­ler kül­tü­rün karı­şı­mıyla, okurla kur­duk­ları iliş­kiyle ve metin­lere nüfuz eden duyu­la­rın çok-yönlü dola­şı­mıyla sanat-ede­bi­yat ve yaşam ara­sın­daki yaban­cı­laş­mayı gider­meye çalı­şır­lar. Okurda bırak­tık­ları tuhaf etkiyse sana­tın ya da burada ede­bi­yat kuru­muna karşı geliş­tir­dik­leri biçem, tuhaf ve muha­lif bir duruş­tur.

Dizi­deki ilk kitap Hayal-i Celâl Türk­çede ilk roman ola­rak bili­nen Araba Sev­dası’nın yazarı Reca­izade Mah­mut Ekrem’in ağa­beyi Reca­izade Meh­met Celâl’in yapıtı. Araba Sev­dası’ndan yak­la­şık yirmi yıl önce yayım­lan­mış olan kitap, belki de yaza­rı­nın genç yaşta ölü­müyle unu­tul­muş ola­rak nite­len­di­ri­li­yor. Engin Kılıç’ın araş­tır­ma­ları sonu­cunda ortaya çıkar­dığı, Latin alfa­be­sine çevir­diği ve sade­leş­tir­diği bir metin Hayal-i Celâl. Kitapta aka­de­mis­yen-araş­tır­macı Erol Köroğlu’nun sunuş yazısı da var. Köroğlu’nun sunu­şuyla bir­likte met­nin sade­leş­ti­ril­miş hali ve Latin alfa­be­siyle ori­ji­nal metin bir arada veri­li­yor. Köroğlu ilginç bir tes­pitte bulu­na­rak met­nin kayıp olma­sı­nın yaza­rın “cin­sel yönelim”iyle bağ­lan­tılı ola­bi­le­ce­ğini öne­ri­yor. Döne­min bas­kıcı ve elbette homo­fo­bik atmos­feri nede­niyle Reca­izade Mah­mut Ekrem’in Reca­izade Meh­met Celâl’le ilgi­len­me­me­sini de bu unu­tu­lu­şun en büyük neden­le­rin­den biri ola­rak görü­yor. Köroğlu şöyle diyor: “Ede­bi­yatta yeni­li­ğin öncü­le­rin­den olan Reca­izade Mah­mut Ekrem’in, kar­de­şin­den ve ona ait bu ilginç kur­maca anla­tı­dan hiç bah­set­me­mesi belki de bu cin­sel yöne­lim­den kay­nak­lan­mak­ta­dır.” Bu savı doğ­ru­lar­ca­sına ters­ten bir baş­kal­dırı görü­yo­ruz metinde. Hete­ro­sek­sist bireyi ve pat­ri­ar­kal aile düze­nini, doğ­ru­sal çiz­gide iler­le­yen özneyi, zamanı ve mekânı ters­yüz etmek  iste­yen ve nere­deyse özdeş­leş­me­meyi ken­dine görev edi­ne­rek ses­sizi delen Şeyda, kont­rol­süz cin­sel güdü­süyle hem hete­ro­sek­sizm paro­disi sunu­yor, hem de hete­ro­sek­süel muha­lif bakı­şın tam için­den ses­le­ni­yor bize. Bu anlamda Hayal-i Celâl’in tuhaf dizi içinde nite­len­di­ril­mesi hem onun gecik­miş keş­fine hem de içinde taşı­dığı muha­lif bir duruşa, “queer” söz­cü­ğüne yak­laş­tı­rı­yor bizi. Şeyda’nın muha­lif duruşu dil sürç­me­le­riyle ortaya çıkı­yor çoğu zaman. Beğen­diği kadına ses­le­nir­ken “Kulu­nuz Şeyda cariye… şey aman ne diye­cek­tim? Kulu­nuz Şeyda, köle­ni­zim” der­ken aslında bir tür düşü­nü­le­mez yıkı­mın ola­sı­lık­la­rıyla karşı kar­şıya kalı­yor okur. Burada, Gayle Rubin’in 1984 yılında Cin­sel­lik Üze­rine Düşün­mek: Cin­sel­lik Poli­ti­ka­la­rına Dair Radi­kal Bir Kuram Üze­rine Not­lar isimli meş­hur yazı­sında da belirt­tiği gibi, cin­sel­lik  ve özel­likle hete­ro­sek­sizm üze­rin­den yaşa­nan tar­tış­ma­la­rın aslında “top­lum­sal endi­şe­le­rin ve ger­gin his­le­rin boşal­tıl­dığı bir araç” oldu­ğunu görü­yo­ruz. Bu anlamda bura­daki tuhaf etki tam yüz kırk yıl sonra keş­fe­di­len bir evli­lik ve cin­sel­lik paro­disi ve hete­ro­sek­sizm ve nor­ma­tif düzene karşı geliş­ti­ri­len este­tik­tir.

Erhan Memiş’in öykü kitabı Gece­le­yin Gök­yüzü, dil kul­la­nı­mıyla, anla­tı­cı­nın sesiyle anlara ve duy­gu­la­nım­lara yoğun­la­şan bir metin. Gece­le­yin Gök­yüzü’nde nes­ne­le­rin ve duyu­la­rın orga­nik biçimde bir­bi­riyle etki­le­şi­mini görü­yo­ruz. Nes­ne­ler, duyu­lar, zaman ve mekân bir halat gibi sıra­lı­dır, hatta bir­bi­rine sarı­lı­dır. “Fısıl­daşma” adlı ilk metin buna en güzel örnek: “Eşiğe basınca duy­dum kor­kuyu. Ölü­nün kokusu değildi. Kapıyı gör­düm. Parıl­tıyı gör­düm. Ves­ti­yeri gör­düm. Par­dö­süyü gör­düm. Laci­vert. Parıl­tıyı gör­düm. Kafamı çevir­dim. Pen­ce­reyi gör­düm. Bulut­ları gör­düm. Anteni gör­düm. Kafamı çevir­dim”.

Erhan Memiş’in met­ninde tek­ra­rın farkı ken­dini bir hikâ­yeyle ortaya koyu­yor. Son­raki metin­deyse havada gezi­nen bir toz par­ça­sını yarım saat sey­re­de­bi­len anla­tıcı büyük bir haz içinde toza, tozun gezin­diği mekâna dönü­şe­bi­li­yor. Bir dönü­şüm met­ni­dir bu. Belki de bu nok­tada anla­tıcı, son­raki hikâ­yede yep­yeni bir ger­çeğe, başka mese­le­lere de ula­şa­rak “insan yok oldu­ğunda ne olur” diye soru­yor. Bura­daki tuhaf etki gün­de­li­ğin her an kut­salla bir­leşme ola­sı­lı­ğında yatı­yor. Bura­daki tuhaf etki­nin, anlar ara­sın­daki gel-git­ler­deki onto­lo­jik hesap­laş­ma­nın ağır ger­çek­li­ğinde gizli oldu­ğunu söy­le­mek de müm­kün­dür. Özel­likle “Tele­fon” ve “Usta Çırak” metin­le­rinde bu gizi his­se­di­yo­ruz. “Sinek” ve “Elimde Bir Kâğıt Vardı Hatır­lı­yor Musun?” metin­le­riyse ede­bi­ya­tın yerini ve işle­vini sor­gu­la­ya­rak gün­de­lik­ten yüce mese­le­lere sıç­ra­yıp okuru sar­sı­yor. Ede­bi­yat “kuru­munu” inkâr etmese de yazma eyle­mi­nin der­dine düşü­yor Memiş. Zira bu metin­leri okur­ken fel­sefi bir zemine bas­tı­ğı­mızı duyum­su­yo­ruz. Hatta gün­de­lik­ten yüce mese­le­lere geçiş biraz da bir tiyatro sah­ne­sini andı­rı­yor. Memiş’in hikâ­ye­le­rini okur­ken İbsen’in metin­le­riyle Beckett’in metin­leri ara­sında gidip geli­yo­ruz adeta. İbsen, geç­mişi sıraya sokar, onu yine parça parça, ama bütün par­ça­la­rın bir­bi­rine uya­cağı biçimde düzen­ler. Beckett’in oyun­la­rıysa ken­dini çer­çe­ve­le­mek­si­zin çoklu yorum­lara ve per­for­ma­tif olana yönel­tir seyir­ciyi. Anla­tı­cı­nın parıl­tıyı, ves­ti­yeri, pen­ce­reyi, bulutu gör­düğü an ya da bir toz zer­re­sini sey­ret­tiği zaman dilimi İbsen metin­le­rin­deki gibi bir bütü­nün par­ça­la­rını gös­te­ri­yor bize. Ansı­zın, insan yok oldu­ğunda ne olur sorusu ortaya atıl­dı­ğın­daysa Beckett’in per­for­ma­tif ala­nın­da­yız­dır. Böy­lesi bir etki, evet ger­çek­ten tuhaf­tır ve Türk ede­bi­ya­tında yeni ara­yış­la­rın, yıkıcı mis­yon­la­rın haber­ci­si­dir belki de.

Dizi­deki Leopold’un Sabunu Ber­kan M. Şimşek’in ilk romanı. Elbette James Joyce’un büyük eseri Ulys­ses’in kah­ra­manı Leopold Bloom’a dolay­sız yol­dan atıf roma­nın adın­dan da ken­dini belli edi­yor. Metin­le­ra­rası gön­der­me­ler daha ilk say­fa­dan ken­dini gös­te­ri­yor ve kita­bın iler­le­yen bölüm­le­ri­nin adına bak­tı­ğı­mızda (“Büyük Umut­lar”, “Küçük Haki­kat­ler”) Tanpınar’ın Saat­leri Ayar­lama Ens­ti­tüsü’nü de görü­yo­ruz.

Böy­lece yaz­mayı, metin­le­ra­rası gön­der­me­leri ve ede­bi­yatı ilk elden ken­dine dert edi­ne­rek bir “inti­hal” uya­rı­sıyla baş­lı­yor Leopold’un Sabunu. Yaza­rı­mız Cafer Alim Leopold’un Sabunu adlı kitabı asıl yaza­rın­dan çalı­yor ve kimi bölüm­le­rini değiş­ti­re­rek kita­bın altına kendi imza­sını koyu­yor. Kita­bın asıl yaza­rıysa bu değiş­ti­ri­len yer­lere iliş­kin açık­la­yıcı bil­gi­ler ve dip­not­lar koya­rak kendi yaz­dığı özgün kitabı yayım­lı­yor. Şimşek’in metni yayım­la­nan bu özgün metin­dir. Bir kita­bın çalı­nış öykü­sün­den ger­çek yazı­lış öykü­süne dek uza­nan yol­cu­lu­ğunu dip­not­lar ara­cı­lı­ğıyla oku­yo­ruz. Bu dip­not­larda yazı­nın işle­vine, dilin ve ede­bi­ya­tın nasıl olması gerek­ti­ğine dair zihin açıcı ve ente­lek­tüel bil­gi­ler bulu­yo­ruz. Biraz da Bilge Karasu’nun Gece’sin­deki dip­not­lar gibi bir işleve sahip bu bil­gi­ler. Zira ger­çek-kurgu iliş­kisi, yazar-ger­çek­li­ğin tem­sili, yazar-yazar anla­tıcı, yazar-yaza­rın ölümü gibi edebi ve kuram­sal yanı ağır basan tar­tış­ma­lar­dır bun­lar. Eş zamanlı ola­rak roman karak­ter­leri de bu hara­retli tar­tış­ma­la­rın mer­ke­zinde yer alı­yor­lar çoğu zaman. Alko­lik yayıncı Müm­taz ve yazar “adayı” Fik­ret, dip­not­lar­daki tar­tış­ma­ları roman sayfalarına,“edebi-polisiye” mace­ra­la­rına taşı­yor. Bu anlamda ede­bi­ya­tın ken­di­si­nin sor­gu­lan­dığı, tak­li­din masaya yatı­rıl­dığı, sar­sıcı ve avan­gard oku­maya açık bir metin sunu­yor bize Şim­şek. Ede­bi­yat ve yaşam ara­sın­daki yaban­cı­laş­mayı da sor­gu­la­ya­rak kuram­sal tar­tış­ma­la­rın yaşa­mın içine ne dere­cede dâhil edilebildiğinin/edilemediğinin izini böy­lesi bir meta-kur­guyla sürü­yor.

Tuhaf Etki” dizi­sin­deki kitap­la­rın tek yönlü ve hiye­rar­şik okuma kalıp­la­rını kıra­cağı aşi­kâr. “Tuhaf” söz­cüğü bu açı­dan çok isa­betli bir seçim görü­nü­yor. Zira“tuhaf” sıfatı içinde barın­dır­dığı alı­şıl­ma­mış, şaş­kın­lık verici, şaşır­tan anlam­la­rı­nın yanı sıra nor­ma­tif sis­teme karşı bir muha­lif duruşu da sim­ge­li­yor. “Tuhaf Etki” dizi­sin­deki kitap­larda bu muha­lif duruşu gör­mek pek müm­kün ve umut verici.

(340)

Yorumlar