Home Kültür Sanat Edebiyat Turgut Uyar'dan Esinlensek, Geyikli Gece'yi Bulabilsek
Turgut Uyar'dan Esinlensek, Geyikli Gece'yi Bulabilsek

Turgut Uyar'dan Esinlensek, Geyikli Gece'yi Bulabilsek

270
0

Hangi par­ça­mızla nefes ala­ca­ğı­mızı, nasıl iyi­le­şip de ne ara dönü­şüp dönüş­tü­re­ce­ği­mizi düşü­nüp durur­ken, 2017’ye adım attı­ğı­mız yeni yılın daha bu ilk gün­lerde yaşa­nan artık kaçıncı vah­şet, kayıp, çürüme, kay­bo­luş kar­şı­sında Adorno’nun sözünü ettiği “kur­ta­rıl­ma­nın bakış açı­sın­dan görü­ne­cek­leri biçi­miyle düşünme” çaba­sını bede­ni­min bütün tit­re­şim­le­riyle his­set­meye ve kav­ra­maya çalı­şı­yo­rum.

Deniz Gündoğan İbrişim

Adorno, Minima Mora­lia’da şöyle der: “Umut­suz­luk kar­şı­sında sorumlu bir biçimde sür­dü­rü­le­bi­le­cek tek fel­sefe, her şeyi kur­ta­rıl­ma­nın bakış açı­sın­dan görü­ne­cek­leri biçi­miyle düşünme çaba­sı­dır. Kur­ta­rı­lı­şın dün­yaya saç­tığı ışık­tan başka ışığı yok­tur bil­gi­nin; başka her şey kur­gu­dur, tek­rar­dır, sadece tek­nik­tir. Pers­pek­tif­ler oluş­tu­rul­malı, öyle pers­pek­tif­ler ki dün­yayı yerin­den uğrat­sın, yadır­gat­sın, onu bütün çat­lak­ları, kırı­şık­lık­ları, yara izle­riyle bir­likte bir gün mesi­hin ışı­ğında görü­ne­ceği gibi sefa­let ve çar­pık­lı­ğıyla gös­ter­sin. Key­fi­liğe ya da cebre kay­ma­dan, sadece nes­ne­lerle temas yoluyla böyle pers­pek­tif­lere ulaş­mak düşün­ce­nin görevi sadece budur. En kolay şey­dir bu, çünkü durum bunu iste­mek­te­dir biz­den, çünkü sonuna kadar götü­rü­len nega­tif­lik, adı kon­du­ğunda ve göz kırp­ma­dan yüz­le­şil­di­ğinde, kendi kar­şı­tı­nın ayna imge­sini verir. Ama aynı zamanda en imkân­sız olan şey­dir, çünkü varo­lu­şun men­zi­li­nin dışında duran, bir milim bile olsa dışında duran bir bakış açı­sını gerek­ti­rir; oysa hepi­miz bili­yo­ruz ki her­hangi bir geçerli bilgi ancak var olan­dan elde edi­le­bi­lir, ama böyle olduğu için de kaç­maya çalış­tığı sefa­let ve çar­pık­lı­ğın izle­rini taşır. Düşünce, koşul­suz olan adına kendi koşul­lu­lu­ğunu ne kadar yad­sırsa, dün­yaya da o kadar bilinç­sizce ve dola­yı­sıyla o kadar yıkıcı biçimde tes­lim eder ken­dini. Sonunda kendi imkân­sız­lı­ğını bile müm­kün olan adına kav­ra­mak zorun­da­dır. Ama düşün­ce­nin böy­lece altına gir­diği yükün yanında, kur­ta­rıl­ma­nın ger­çek­liği ya da ger­çek dışı­lığı sorunu da pek önem­siz­dir.”

Bugün­lerde bu pasajı tek­rar tek­rar oku­mak­tan ken­dimi ala­mı­yo­rum. Geç­ti­ği­miz 2016 yılı, aç göz­lü­lüğe, deh­şete, par­ça­lan­maya, güç iliş­ki­le­rine hiç yenil­mek­si­zin bizi hem fizik­sel hem ruh­sal bin bir par­çaya ayı­rıp kasıp kavurdu. Hangi par­ça­mızla nefes ala­ca­ğı­mızı, nasıl iyi­le­şip de ne ara dönü­şüp dönüş­tü­re­ce­ği­mizi düşü­nüp durur­ken, 2017’ye adım attı­ğı­mız yeni yılın daha bu ilk gün­lerde yaşa­nan artık kaçıncı vah­şet, kayıp, çürüme, kay­bo­luş kar­şı­sında Adorno’nun sözünü ettiği “kur­ta­rıl­ma­nın bakış açı­sın­dan görü­ne­cek­leri biçi­miyle düşünme” çaba­sını bede­ni­min bütün tit­re­şim­le­riyle his­set­meye ve kav­ra­maya çalı­şı­yo­rum. Nasıl yap­malı? Şu an huku­kun, ada­le­tin ve en temel taşın, vic­da­nın bütü­nüyle lime lime olduğu, top­lu­mun bu deh­şe­ten­giz koşul­lar içinde para­lize ola­rak için­den sanki hiç çıka­ma­ya­cağı dis­to­pik bir kur­gu­nun nes­nesi haline gel­diği, top­lum­sal kutup­laş­ma­nın kılıç kes­kin­li­ğinde bek­le­diği, söz­le­ri­mi­zin ve acı­la­rı­mı­zın duvar­lara çarp­tığı bir yer­de­yiz. Bu durumda kur­ta­rı­lı­şın dün­yaya saç­tığı ışığı nerede görüp nerede bir ucun­dan tuta­bi­le­ce­ğiz? Çoğu­mu­zun aklın­daki soru bu sanı­rım.

 

Yıl­ba­şın­dan tam bir gün önce, 2017’ye henüz gir­me­miş­ken, Amerika’nın tam orta batı­sında ufak bir yol­cu­luğa çık­tım. Ara­bayla St. Louis şeh­rin­den çıkıp Mis­sis­sippi Nehri boyunca git­tim. Ucu bucağı belli olma­yan sarı bir yor­ganı, uzun mısır tar­la­la­rını, geçip git­tim. Ken­dime yabancı bir sürü hayat­lar gör­düm, onları anla­maya çalış­tım. Hepsi bir­bi­rini kop­ya­la­ya­rak çoğal­tı­yordu: Beyaz, orta sınıf, Ame­ri­kalı çiftçi aile­ler. Silah­ları hep yanı başında çok “güven­de­ler”: “Silah yaşam­dır”, “Silah korur”, “Evini ve kadı­nını koru, silah al” tabe­la­la­rını görüp geç­tikçe içim alev aldı, sıkı­şıp pat­ladı. Bir sürü hikâye üşüştü zih­nime. Uzak­tay­ken duy­gu­la­rın ulu­sa­şırı dola­şımı, üst üste gelen acı­la­rın, fela­ket­le­rin çok yönlü tit­re­şim­leri çok­tan san­cılı zih­ni­nizi ve yüre­ği­nizi daha da düğüm­ler. Göz­lem­le­di­ği­niz ayrın­tı­lar ya da ken­di­nizi ait his­set­me­di­ği­niz bir top­rak par­çası üze­rinde gör­dü­ğü­nüz böy­lesi tabe­la­lar bel­le­ği­nizde zaten hazır bek­le­yen bir düğ­meye basar sanki. Ora­dan köle­li­ğin, öte­ki­leş­tir­me­nin, kutup­laş­ma­nın ve kutup­laş­tır­ma­nın farklı suret­lerde bugün ne şekil­lerde kar­şı­mıza çık­tı­ğına, sila­hın nasıl meş­ru­laş­tı­rı­lıp –dün­ya­nın her yerinde değil belki ama– gün­lük haya­tın ayrıl­maz bir par­çası haline gel­di­ğine, güvenli yaşam­lara, kırıl­gan ve ıskar­taya çıka­rı­lan hayat­lara kafa yor­dum. Geç­miş ve bugün tıpkı W. Benjamin’in dediği gibi, son­raki kuşak­lara akta­rı­la­cak bir hazine ola­rak değil, düpe­düz bir enkaz ola­rak kar­şı­mızda nice­dir diye düşün­düm. Sonra Adorno’nun yuka­rı­daki pasa­jını anım­sa­dım. Pers­pek­tif­ler yarat­malı, öyle pers­pek­tif­ler ki dün­yayı yerin­den uğrat­sın, yadır­gat­sın, dönüş­tür­sün, tanık­lık etti­ği­miz deh­şe­tin ve fela­ket­le­rin zemi­nini kay­dı­ra­bil­sin. İçine sıkı­şıp kal­dı­ğı­mız kur­gu­nun, tek­ra­rın tek­ni­ğin akı­şını boza­bil­sin.

Çok mu zor? Kur­ta­rıl­ma­nın bakış açı­sın­dan görü­ne­cek­leri biçi­miyle düşünme çabası çok mu imkân­sız bugün? Kötüm­ser, çileci bakı­şın uza­ğına düş­mek, evet, çok zor görü­nü­yor. Ancak son zaman­larda da yazı­lan ve tar­tı­şı­lan bir şey var ki trav­ma­nın derin­lik sar­hoş­luğu istem­siz biçimde ele geçi­rir insanı; içine düş­tükçe düşe­si­miz gelir. Dola­yı­sıyla, çok zor da olsa pers­pek­tif­ler geliş­tir­meli. Tek tek her biri­miz. Her hüc­re­mizle. Ken­di­miz için, ama belki de en çok yiti­ri­len­le­rin, kayıp giden­le­rin etik sorum­lu­lu­ğunu, baş­ka­nın tuzunu yala­ya­bil­mek için. O yüz­den ne yapı­yor­sak, işi­miz ve üret­tik­le­ri­miz her neyse en iyi­sini yapa­lım. Örne­ğin, çok basit gibi görünse de, hangi mes­lekle uğra­şı­yor­sak etik kar­şı­laş­mayı hep göze­te­lim ve en iyi­sini yap­maya çalı­şa­lım. Bu gün­lerde sık sık bunu konu­şu­yo­ruz. Öğret­men­sek, avu­kat­sak, yazar­sak, yayın­cıy­sak, araş­tır­ma­cıy­sak, diş dok­to­ruy­sak, maran­goz­sak, zana­at­çıy­sak… Tur­gut Uyar’dan esin­len­sek. “Geyikli Gece“yi bula­bil­sek:

 

Hâl­buki kor­ku­la­cak hiç­bir şey yoktu orta­lıkta

Her şey nay­lon­dandı o kadar

Ve ölünce beş on bin bir­den ölü­yor­duk güneşe karşı.

Ama geyikli geceyi bul­ma­dan önce

Hepi­miz çocuk­lar gibi kor­ku­yor­duk

 

Geyikli geceyi hep bil­me­li­si­niz

Yeşil ve yabani uzak orman­larda

Güne­şin asfalt son­la­rında bat­ma­sıyla ağır­dan

Hepi­mizi vakit­ten kur­ta­ra­cak…

(270)

Yorumlar