Home Kültür Sanat Edebiyat Venedik'te Biten Aşklar
Venedik'te Biten Aşklar

Venedik'te Biten Aşklar

397
0

Ger­çekte haya­tım sana rast­la­dı­ğım gün baş­ladı / Ben senin duda­ğın­dan doğ­dum” diye­ceği, nere­deyse tüm şiir­le­rini ada­ya­cağı, yal­nızca göz­le­ri­nin güzel­li­ğini değil, onun kişi­li­ğinde kadı­nın övgü­sünü de dilin­den düşür­me­ye­ceği Elsa Triolet’yle kar­şı­laş­mıştı. İsa’nın çar­mıha geril­diği yaşın eşi­ğin­dey­ken, 1928 güzünde, La Coupole kah­ve­sinde. Bir daha da bir­bir­le­rin­den ayrıl­ma­mış­lardı.

Nedim Gürsel

Resimli Dünya’yı yaz­mak için Venedik’e ilk kez gel­di­ğimde bir tanı­dı­ğın stüd­yo­sunu kira­la­mış­tım. Piaz­zale Roma yakın­la­rında dar ve bula­nık kanala bakan, basık tavanlı, karan­lık bir yerdi; son­ra­dan tüm ayrın­tı­la­rıyla romanda da yer ala­cağı gibi eski bir evin zemin katın­daydı. Aqua alta’ya karşı önlem ola­rak, suyu dışa­rıya pom­pa­la­mak için bir motor yer­leş­ti­ril­mişti mut­fağa. Duvar­daki raf­lar boy­dan boya siyah ciltli nota kitap­la­rıyla doluydu. Köşe­deki piya­no­nun kapa­ğını hiç açma­dım, buna kar­şı­lık dar yata­ğın başu­cun­daki kaset­ça­ları gün­ler gece­ler boyunca çal­mak­tan da ken­dimi ala­ma­dım. Stüd­yo­nun sahi­bi­nin Napo­lili kast­ra­lar üze­rine bir dok­tora tezi yap­tı­ğını bili­yor­dum, ama dışa­rıya çık­maya üşen­di­ğim ya da kentle arama karan­lık bir perde çeken yağ­murlu gün­lerde tüm vak­timi müzik din­le­ye­rek geçi­re­ce­ğimi tah­min etmi­yor­dum. Din­le­di­ğim par­ça­lar ara­sında roman kah­ra­manı Prof. Kâmil Uzman’ın mera­kına atfet­ti­gim, “falsetto”ların söy­le­digi Sta­bat Mater’ler yoktu yal­nızca, Fran­sızca şar­kı­lar da vardı. Ve yatılı okul yıl­la­rımda nere­deyse tümünü ezber­le­di­ğim, karan­lık kori­dor­larda, tez biten tenef­füs­lerde arka bah­çede, gece ışık­lar sön­dü­rü­lüp orta­lık­tan el ayak çeki­lince buz gibi yatak­ha­nede bat­ta­ni­yeye sarı­lıp kendi ken­dime mırıl­dan­dı­ğım Char­les Aznavour’un ezgi­leri. “Que c’est triste Venise” diye baş­la­yıp Venedik’te biten aşk­lar­dan söz eden şar­kı­nın özel bir yeri vardı haya­limde, Venedik’te geçen bir roman yazma tasa­rı­mın çıkış nok­ta­la­rın­dan biri, hatta baş­lı­cası da, hiç kuşku yok, bu şarkı oldu.

Louis Ara­gon, Elsa’nın kol­la­rında yeni­den doğ­muştu. Ona rast­la­ma­dan önce “kum­sal­dan top­la­nan bir çakıl­taşı”, “tre­nin basa­ma­ğında bilet­siz bir yolcu”, “düz­lükte terk edil­miş bir araba”, “bir otel oda­sı­nın dağı­nık­lığı”, “rüz­gârda sav­ru­lan yır­tıl­mış bir mektup”tu. Peki ya Nancy’ye rast­la­ma­dan önce?

Roma­nın yazılma süreci öngör­dü­ğüm­den daha fazla uza­yınca, metin dal­la­nıp budak­lan­maya baş­la­yınca, işin içine Bel­lini aile­si­nin serü­veni de girince, Kâmil Uzman’ın Lucia ile yaşa­dığı umut­suz aşkın öyküsü ister iste­mez yarım kaldı. Ve ancak bir­kaç bölüm yaza­bil­dik­ten sonra ayrıl­mak zorunda kal­dım Venedik’ten. Bir daha da, uzun süre yolum Aznavour’un deyi­miyle “ölü aşk­la­rın kenti”ne düş­medi. Ta ki Paris’te bir öğle vakti, öğren­ci­lik yıl­la­rım­dan tanı­dı­ğım, dip­lo­mat olan eşi Türkiye’de görev­liy­ken İstanbul’da bir­kaç kez kar­şı­laş­tı­ğım Isabella’ya Luxem­bo­urg Parkı’nda rast­la­yın­caya dek. Isabella’nın Vene­dikli oldu­ğunu bili­yor­dum ama orada mimar dede­sin­den kalma bir “palazzo”su oldu­ğunu bil­mi­yor­dum. Bu soylu arka­da­şı­mın dave­tine ica­bet edip yarım kalan roma­nımı bitir­mek üzere yeni­den Venedik’e ayak bas­tı­ğımda, ilk geli­şi­min aksine San Marco yakı­nın­daki bir saray yav­ru­sunda kal­dım, ne var ki Isabella’nın konuk­se­ver­li­ğini fazla istis­mar etme­mek kay­gı­sıyla bir hafta sonra, hâlâ bit­me­miş ama epeyce iler­le­miş roma­nın müs­vet­tesi de yanımda, Paris’e dön­düm. Resimli Dünya’nın yazımı üçün­cüde bite­bildi ancak, Zat­tere rıh­tı­mın­daki bir manas­tırda, eski­den keşiş­le­rin kal­dığı, tuva­let ve duşu dış kori­dor­daki bir hüc­rede.

“Ger­çekte haya­tım sana rast­la­dı­ğım gün baş­ladı / Ben senin duda­ğın­dan doğ­dum”

O zaman­dan bu yana araya yıl­lar, başka kent­ler, başka roman­lar girdi ama Venedik’i unut­ma­dım. İstan­bul gibi hep içimde taşı­dım Resimli Dünya’yı yaz­dı­ğım kenti ve roma­nımı ona ithaf eder­ken şu gerek­çeyi öne sür­mek­ten de kaçın­ma­dım: “İstanbul’a: yaz­maya orada baş­la­dı­ğım için. Venedik’e: orada öle­yaz­dı­ğım için.” Bu ithafta bir iti­raf giz­liydi belki, ama daha çok da Venedik’te öle­ya­zan, burada yaşa­mına son ver­meye kal­kı­şan Aragon’a bir gön­derme yap­maktı ama­cım. Şair, genç­li­ğinde sırıl­sık­lam âşık olduğu, Elsa’dan önce haya­tına giren kadın­lar ara­sında çok özel bir yeri olan Nancy Cunard’la bir­likte gel­diği Venedik’te, görü­nürde kıs­kanç­lık yüzün­den ama kanımca çok daha kar­ma­şık başka neden­lerle, ger­çe­küs­tücü dönemi boyunca peşini bırak­ma­yan bir özyı­kım dür­tü­süyle de diye­bi­li­riz, inti­har giri­şi­minde bulun­muş, tanı­ma­dıgı –belki de tanı­dı­ğını iti­raf etmek­ten kaçın­dığı– bir eşcin­sel tara­fın­dan kur­ta­rı­lıp sük­lüm pük­lüm Paris’e döne­bil­mişti. Bu yıkı­mın, bu ruh­sal çökü­şün, Vene­dik boz­gunu ola­rak tanım­la­ya­bi­le­ce­ği­miz bu nihi­list edi­min hemen erte­sinde de, “Ger­çekte haya­tım sana rast­la­dı­ğım gün başladı/Ben senin duda­ğın­dan doğ­dum” diye­ceği, nere­deyse tüm şiir­le­rini ada­ya­cağı, yal­nızca göz­le­ri­nin güzel­li­ğini değil, onun kişi­li­ğinde kadı­nın övgü­sünü de dilin­den düşür­me­ye­ceği Elsa Triolet’yle kar­şı­laş­mıştı. İsa’nın çar­mıha geril­digi yaşın eşi­ğin­dey­ken 1928 güzünde, La Coupole kah­ve­sinde. Bir daha da bir­bir­le­rin­den ayrıl­ma­mış­lardı, ta ki Elsa ölene, onu yitir­dik­ten sonra başka bir kadınla yapa­ma­ya­ca­ğını anla­yan yaşlı Aragon’un yal­nızca komü­nist bir şair değil, eşcin­sel bir “dandy” ola­rak da ken­dini gece­nin ve genç­le­rin koy­nuna atma­sına dek. Venedik’teki inti­har giri­şi­min­den yıl­lar sonra yaza­cagı Le roman inac­hevé’deki şiir­le­rin­den birinde dediği gibi, “Ölü­mün gel­me­sine ramak kal­mıştı” evet, ama bir kadın çekip çıkar­mıştı onu enka­zın orta­sın­dan; Louis Ara­gon, Elsa’nın kol­la­rında yeni­den doğ­muştu. Ona rast­la­ma­dan önce “kum­sal­dan top­la­nan bir çakıl­taşı”, “tre­nin basa­ma­ğında bilet­siz bir yolcu”, “düz­lükte terk edil­miş bir araba”, “bir otel oda­sı­nın dağı­nık­lığı”, “rüz­gârda sav­ru­lan yır­tıl­mış bir mektup”tu. Peki ya Nancy’ye rast­la­ma­dan önce?

Aragon’un bu döne­mini, yani dada­ist ve ger­çe­küs­tücü bir şair ola­rak tanın­dığı yıl­ları konu alan bir dok­tora tezi hazır­la­dım Sor­bonne Üniversitesi’nde. Ama­cım geç­mi­şin kül­tür mira­sını tümüyle yad­sı­yan bir şairin yeni­lik ara­yı­şıyla gele­nek anla­yışı ara­sın­daki uçu­rumu, bu uçu­ruma rağ­men eski Fran­sız şiiriyle kur­duğu bağ­ları irde­le­mekti. Bu nedenle metin­le­ra­rası iliş­ki­ler bağ­la­mında yeni­lik ve gele­nek sorun­salı üze­rinde yoğun­laş­tım daha çok, şairin haya­tını ve kadın­la­rını, gide­rek gönül serü­ven­le­rini, yapı­tında önemli bir rol oyna­ma­dık­la­rını düşün­dü­ğüm­den, ilgi ala­nı­mın dışında bırak­tım. Yanıl­mı­şım. Şimdi, tezimi bitir­dik­ten ve ölü­mün­den pek az önce de olsa Aragon’u tanı­dık­tan uzun yıl­lar sonra, Venedik’te ve yine bir kitap yazma kay­gı­sıyla, onun bu kentte Nancy’le yaşa­dık­ları beni “inter­te­x­tu­alité” kav­ra­mın­dan daha fazla ilgi­len­di­ri­yor. Bu kez Aragon’un haya­le­tiyle pay­la­şı­yo­rum yal­nız­lı­ğımı. Ama onu bir gece­ya­rısı, başında geniş kenarlı fötr şap­kası, aya­ğında yük­sek topuklu çiz­me­ler, boy­nunda ipek kra­va­tıyla gör­dü­güm Saint-Ger­main bul­va­rın­daki haliyle değil, Saint-Denis soka­ğın­daki “Mon­si­eur Le Bœuf” lokan­ta­sında Jean Ristat’nın öne­ri­siyle yanına otur­du­ğum akşam yeme­ğin­deki buna­mış haliyle de değil –bütün sakal­lı­lar gibi beni de dok­tor zan­net­ti­ğin­den tıpla ilgili konu­lar­dan söz açmış, ken­di­sine Gal­li­mard yayı­ne­vin­den çıkan ilk kita­bım Uzun Sür­müş Bir Yaz’ı sun­duk­tan sonra da yayın­cı­nın borç­la­rın­dan ve gümüş takı­la­rın­dan söz etmişti yemek boyunca– genç ve yakı­şıklı, o ölçüde de asi bir şair, bir aşk kır­gını ola­rak hayal edi­yo­rum.

Bek­le­nen sev­gili onu yakın arka­daş­la­rın­dan, Bre­ton, Soupa­ult, Naville, Cre­vel, Tzara gibi bir­likte hare­ket ettiği, yal­nızca şiir anla­yış­la­rını değil, gün­lük yaşam­la­rıyla dert ve sevinç­le­rini de pay­laş­tığı ger­çe­küs­tücü grup­tan bir süre­li­ğine uzak­laş­tı­ra­cak, peşin­den Londra’ya, sonra başka yol­cu­luk­lara, başka uçu­rum­lara sürük­le­ye­cek genç bir kadın­dır: Nancy Cunard. Aragon’un dilinde “Nane”, onu yakın­dan tanı­yan­la­rın gözünde genç yaşına rağ­men savaş gazisi, spor­tif bir koca ve ara­la­rında döne­min kal­bu­rüstü sanat­çı­la­rı­nın da bulun­duğu (Aldous Hux­ley, Ezra Pound, Tris­tan Tzara, Nor­man Doug­las, Bran­cusi… say­makla bit­mez, ki bu sonun­cu­nun ken­di­sini model ala­rak yap­tığı soyut yon­tu­la­rın hiç­bi­rini satın alma­ya­cak­tır!) sürüyle sev­gili eskit­miş, erkek ve şeh­vet düş­künü bir mil­yar­der. Ünlü Cunard Tran­sat­lan­tik şir­ke­ti­nin tek miras­çısı. On doku­zuncu yüz­yı­lın ikinci yarı­sın­dan iti­ba­ren yel­kenli gemi­le­rin sal­ta­natı sona erdi­ğinde Atlan­tik Okyanusu’nu bir uçtan bir uca kat etmeye baş­la­yan buharlı tran­sat­lan­tik­le­rin sahibi, soylu bir aile­den geli­yor baba tara­fın­dan. Annesi, kra­liçe Mary’nin yakın dostu Lady Cunard, genç kız­lık adıyla Maud Alice Burke, Sir Bache ile evlen­me­den önce, henüz on seki­zin­dey­ken ünlü yazar George Moore’un sev­gi­lisi olmuş ve Nancy doğ­duk­tan sonra Nevill Holt’daki şato­la­rında uzun süre konuk etmiş yazarı, onunla yal­nızca gizli aşkını değil, ede­bi­yat beğe­ni­le­rini de pay­laş­mış. Bir­likte yol­cu­luk­lara çık­mış yaza­rın genç­li­ğinde yakın­dan tanıma fır­sa­tını bul­duğu Parisli res­sam­la­rın dün­ya­sını keş­fet­miş onunla, Montmartre’ın bohem efsa­ne­sini ezbere bili­yor. Nancy, deyim yerin­deyse, Moor’un elinde büyü­müş. Son­ra­dan yakın dost ola­cak­tır anne­si­nin eski sev­gi­li­siyle ve Moor’un biyog­ra­fi­sini kaleme aldı­ğında yaza­rın onu bir kez olsun çıp­lak göre­bil­mek için her şeyi göze aldı­ğını bal­lan­dıra bal­lan­dıra anla­ta­cak­tır. İngi­liz aris­tok­ra­si­si­nin tutucu yaşam tar­zına, gele­nek­le­rine, kıya­met kopsa vaz­ge­çe­me­digi çay par­ti­le­rine, biraz da bu “manevi” baba­nın etki­siyle baş­kal­dır­dı­ğını iti­raf ede­cek­tir. Özgür­lü­gün, buna cin­sel özgür­lük de dahil, bedeli öden­mesi gere­ken bir zen­gin­lik, zehirli bir hediye oldu­ğunu çok küçük yaşta kav­ra­mış­tır. Ve ilk eşin­den boşa­nır boşan­maz uçarı, sorum­suz, coş­kulu bir yaşama adım atmış­tır. Ardında, yal­nızca el bebek gül bebek büyü­tül­düğü, Fran­sız dadı­larla geçen bir çocuk­luk bırak­tı­ğını söy­le­ye­me­yiz. Ede­bi­yata olan düş­kün­lü­ğünü, yete­ne­ğini Out Laws, Sub Lunary, Paral­lax gibi şiir kitap­ları yaza­rak da kanıt­la­mış­tır. Onu Kokochka’nın 1924’te yap­tığı port­re­sin­den tanı­yo­ruz. Ve Man Ray’in aynı yıl­larda çek­tiği dil­lere des­tan fotoğ­ra­fın­dan. Kol bilek­le­rinde, dir­sek­le­rine dek fil­dişi bile­zik­ler, üze­rinde leopar deri­sini çağ­rış­tı­ran sarı, beyaz, siyah lekeli bir elbise, saç­ları dev­rin modası uya­rınca kısa, bakış­ları, o derin, mavi bakış­ları delici ve zeki, kır­mızı ağzı Divan şair­le­ri­nin deyi­miyle “hokka” gibi, kaş­la­rıysa keman. Nev-i şah­sına mün­ha­sır, uzun boylu, ince, otu­zunda bir kadın.

Aragon’un aile köken­le­riyse ger­çek bir bil­mece, hazin, çok hazin bir hikâye. İna­nıl­maz bir kar­maşa, büyük bir yalan. Son­ra­dan, çok son­ra­dan “doğru yalan söy­le­mek” diye tanım­la­ya­cağı roman sana­tı­nın tra­jik bir örneği. Louis yal­nızca babası bilin­me­yen, gayri meşru bir çocuk, bir piç değil, aynı zamanda anne­sini de bil­mi­yor. Daha doğ­rusu annesi, ablası ola­rak tanı­tı­yor ken­dini. Aslında Mad­rid büyük elçi­liği ve Paris emni­yet müdür­lüğü de dahil bir­çok resmi görevde bulun­muş, III. Cum­hu­ri­yet devri mil­let­ve­kil­le­rin­den Louis Andrieux’nün oğlu ama baba­sı­nın da kim­li­ğin­den haber­siz. Onu okul­dan alıp Boulogne orma­nında gez­meye götü­ren kay­tan bıyıklı, siyah redin­gotlu, yaka­sında kır­mızı kur­dele, elle­rinde beyaz eldi­ven taşı­yan zat “bir veli” ola­rak tanı­tı­yor ken­dini ve ziya­ret­le­rini çocuğa önce­den haber ver­mek için kart­pos­tal­lar gön­de­ri­yor. Hem anne hem baba, en yakın­la­rın­dan bile giz­li­yor günah çocu­ğunu. Baba­sıyla aynı küçük adı taşı­yan (Louis) Ara­gon çok son­ra­ları, Birinci Dünya Savaşı’nın bit­me­sin­den bir yıl önce cep­heye gider­ken, yani ancak yirmi yaşında öğre­ne­cek­tir ger­çegi. Ablası bil­diği anne­si­nin ağzın­dan: “Söz­cük çık­madı dudaklarımdan/kalbime dokun­madı.” Anne söz­cü­ğünü bir kez olsun doya doya söy­le­ye­me­yen küçük Louis 1942’de annesi ölüm döşe­ğin­dey­ken “Sana abla demek çare­siz kılı­yor beni” diye yaza­cak­tır elliye mer­di­ven daya­dı­ğında.

André Bre­ton: “Bir­likte yap­tı­ğı­mız yürü­yüş­leri anım­sa­dıkça Aragon’un eşsiz yol arka­daş­lığı geli­yor gözü­mün önüne. Paris’in en sıra­dan, en bayağı yer­leri bile onun bakı­şıyla deği­şi­yor, büyülü bir nite­lik kaza­nı­yordu.”

Ara­gon Avrupa’da mil­yon­larca insa­nın ölü­müne, bir o kada­rı­nın da sakat kal­ma­sına yol açan Birinci Savaş’ın erte­sinde, Tris­tan Tzara’nın başını çek­tiği ve tüm yer­le­şik değer­lere baş­kal­dı­ran Dada hare­ke­tine katıl­mış, bu hare­ke­tin ger­çe­küs­tücü akıma dönüş­me­sinde önemli rol oyna­mış isyan­kâr bir şair, genç ve yakı­şıklı bir “dandy”dir Nancy Cunard’la tanış­tı­ğında. Her gün kra­vat değiş­tir­mekte, siyah pele­rini ve gümüş kak­malı bas­to­nuyla Paris sokak­la­rını, “modern mito­lo­ji­nin kay­nağı” ola­rak adlan­dır­dığı pasaj­ları arşın­la­mak­ta­dır. Dumanlı kah­ve­lerde, kaba­re­lerde, ola­ğa­nüs­tü­nün, alı­şıl­ma­mı­şın var­lı­ğını sür­dür­düğü her yerde bir küfür gibi hay­kır­mak­ta­dır Apollinaire’den, Reverdy’den etki­le­ne­rek yaz­dığı yeni­likçi dize­le­rini. O dönemde yaz­dığı, kanımca ger­çe­küs­tü­cü­lü­ğün baş­ya­pıt­la­rın­dan biri olan Paris Köy­lüsü bu baş­kal­dırı orta­mı­nın, kentte çık­tığı gece­ya­rısı yürü­yüş­le­ri­nin, sokakta, park­larda, gene­lev­lerde yaşa­dık­la­rı­nın ürü­nü­dür. Yol­ları ayrıl­dık­tan yıl­lar sonra André Bre­ton şun­ları söy­le­ye­cek­tir eski yol arka­daşı Ara­gon için:

Bir­likte yap­tı­ğı­mız yürü­yüş­leri anım­sa­dıkça Ara­gon’ un eşsiz yol arka­daş­lığı geli­yor gözü­mün önüne. Paris’in en sıra­dan, en bayağı yer­leri bile onun bakı­şıyla deği­şi­yor, büyülü bir nite­lik kaza­nı­yordu. Hiç­bi­ri­miz alı­şıl­ma­mışı, kent yaşa­mın­daki düş­sel­ligi onun kadar ustaca, onun gibi tüm biçim­le­riyle kav­ra­ya­maz­dık.”

1976 yılıydı yan­lış anım­sa­mı­yor­sam, Abi­din Dino, Aragon’un tüm ayrın­tı­la­rıyla betim­le­diği, “dayalı döşeli bir yerde yaşa­mak­tansa kim­se­nin sizi gözet­le­me­diği bir buluşma evi­nin özgür hava­sını solu­mak yeğ­dir” dediği Paris’in eski alış­ve­riş mer­kez­le­rin­den biri olan Opera Pasajı’na atıfla o mahal­le­deki Jouff­roy, Ver­deau ve Pana­roma pasaj­la­rında tuhaf bir sergi düzen­le­mişti. Oyun­cak­çı­dan kuyum­cuya, fotoğ­raf­çı­dan kitap­çıya, pul­cuya çeşitli dük­kân­la­rın vit­rin­le­rin­deki satı­lık eşya­la­rın ara­sına Picasso, Matisse, Bra­que, Mas­son, Léger, Miró, Giacometti’nin (bu lis­teye Kijno, Del Pazzo, Adami, Titus-Car­mel gibi döne­min yeni res­sam­la­rıyla Paris’te yaşa­yan Türk sanat­çı­ları Utku Var­lık, Komet, Kemal Bastuji’nin de adla­rını ekle­me­li­yim) yapıt­la­rını ser­piş­tir­mişti. Bu yapıt­lar içinde bulun­duk­ları ortama ters düşen bir konumda, hiç bek­len­me­dik bir anda, alış­ve­rişe gelen­leri ya da vit­rin­lere bakan­ları şaşırt­mak ama­cıyla ora­day­dı­lar. Eski bir pul kolek­si­yo­nu­nun sol­gun renk­le­rine karış­mış Picasso’nun çiz­gi­leri; oyun­cak tren­le­rin, mavi gözlü, al yanaklı taş­be­bek­le­rin ara­sında bir Miró; az iler­deyse Chagall’ın, Max Ernst’in büyü­le­yici dün­ya­ları sıra­dan eşya­lar ara­sında göze çarp­mı­yordu. Ancak dik­katli bir bakış ayırt ede­bi­lirdi onları ve rast­lan­tı­nın ışı­ğın­dan ola­ğa­nüstü bir güzel­lik doğa­bi­lir, bir kıvıl­cım sıç­ra­ya­bi­lirdi. Dino’nun amacı Ger­çe­küs­tü­cü­lü­ğün Manifestosu’ndan hare­ketle bir kar­şı­laş­tır­ma­dan değil, bir­bi­rine uzak iki ger­çe­ğin yakın­laş­tı­rıl­ma­sın­dan doğan şiir­sel imgeyi yaka­la­mak ve seyir­ciyle pay­laş­maktı. İlk kez o ser­gide gör­müş­tüm Aragon’u, ama hak­kında tez hazır­la­dı­ğım ünlü şairle tanı­şıp konuşma cesa­re­tini ken­dimde bula­ma­mış­tım.

Nancy, ondan gizli, ilerde Le con d’Irène adıyla yayım­la­na­cak bu devasa yapı­tın bazı bölüm­le­rini yok olmak­tan kur­ta­ra­caktı. Ara­gon ise yaşa­mı­nın sonuna dek , bazen utanç bazen de gururla söz ede­cekti Madrid’de ateşe attığı roman­dan.

Ara­gon, Nancy’e rast­la­dı­ğında Elsa’dan son­raki yaşa­mında olduğu gibi, gece yor­gunu, “uyku­suz­luk kadar güzel” ve gizemli bir genç adamdı. Şu farkla ki, otu­zun­daydı o yıl­larda, yet­miş­le­rinde değil. Gerçi o da, Nancy kadar olmasa bile, bir­kaç sev­gili eskit­miş, savaş gör­müş, top mer­mi­leri gök­yü­zünü aydın­la­tır­ken hayal­ler kur­muş, söz­cük­lerle düşüp kalk­mış, piç olma­nın ezik­li­ğiyle top­luma baş­kal­dır­makla kal­ma­yıp yeni bir aile ara­yı­şına da gir­mişti. Dada’yı, sonra Breton’un oto­ri­tesi altın­daki ger­çe­küs­tücü grubu, gide­rek Komü­nist Parti’yi ger­çek ailesi bel­le­mişti. Aslında Nancy’le yaşa­maya baş­la­dık­tan bir yıl sonra, 1927’de gir­mişti par­tiye, zaten yeni sev­gi­lisi aris­tok­rat aile­sine baş­kal­dır­mış, aykırı duru­şuyla döne­min isyan­kâr sanat­çı­la­rı­nın ilgi odağı olmuş bir kadındı, çok zen­gindi üste­lik. Hatta, deyim yerin­deyse, bir “erkek avcısı”ydı. Ya da bir dişi örüm­cek. Tanış­tık­ları gün genç şairi evine bıra­kır­ken, tak­si­nin arka kol­tu­ğunda ağına düşür­müş, o gün­lerde yata­ğını pay­laş­tığı İngi­liz sev­gi­li­sin­den gizli Londra’ya götü­rüp “ica­bına” bak­mıştı. “O hay­randı bana, bense onu arzu­lu­yor­dum,” diye­cekti son­ra­dan. Ve, “genç bir tanrı kadar güzel” bul­duğu Aragon’u düpe­düz “düz­dü­ğünü” ifşa etmek­ten çekin­me­ye­cekti.

Paris’e dön­dük­le­rinde bir­likte yaşa­mı­yor­lardı belki, yine de zama­nın özgür­lük anla­yı­şına inat, ger­çek bir çift oluş­tu­ru­yor­lardı. Nancy, Aragon’un son­ra­dan Aurelien’de anla­ta­cagı Île Saint-Louis ada­sın­daki apart­man katında kalı­yordu, Ara­gon ise Panthéon’a yakın Rue Malebranche’da. Ve şairin son­ra­dan bir şiirinde yaza­cağı gibi, “göm­lek değiş­ti­rir­ce­sine mahalle değiş­ti­ri­yor­lar­lardı” Paris’te. Bu arada Nancy’nin aynı hızla sev­gili değiş­tir­diği de olu­yordu ama, bir gece­lik serü­ven­den öteye git­mi­yordu bu sada­kat­sız­lık­ları. Uzun yol­cu­luk­lara da çıkı­yor­lardı bir­likte, buysa ger­çe­küs­tücü gru­bun tep­ki­sini çek­mek için yeterli bir nedendi. Ara­gon, grup­tan gizli, Le defense de l’infini adını ver­digi bir roman yaz­maya bas­la­mıştı üste­lik, yal­nızca roman türünü küçüm­se­yen arka­daş­la­rı­nın gözünde değil, bir bakıma kendi yazar­lık anla­yışı açı­sın­dan da bir başka sada­kat­sız­lı­ğın doru­ğunda sayı­lırdı o da. Ve Endü­lüs dönüşü Madrid’de bir otel oda­sında, dışarda kar yağar ken­tin üze­rine koyu bir karan­lık çöker­ken, bin say­fayı aşan roma­nını Nancy’nin gözü önünde yaktı. Bu ilk özyı­kım, ilk kıyıcı edimdi. Göz nuru ver­diği, alın­teri döke­rek yaz­dığı bin­lerce say­fa­lık yapı­tına kıy­mıştı ken­dine kıy­maya kal­kış­ma­dan önce. Yanan say­fa­larda Nancy’le fır­tı­nalı iliş­ki­sini anla­tan ero­tik, hatta por­nog­ra­fik betim­le­me­ler, ona tümüyle sahip ola­ma­ma­nın yol açtığı umut­suz­luk ve kıs­kanç­lık kriz­leri de vardı. Nancy, ondan gizli, ilerde Le con d’Irène adıyla yayım­la­na­cak bu devasa yapı­tın bazı bölüm­le­rini yok olmak­tan kur­ta­ra­caktı. Ara­gon ise yaşa­mı­nın sonuna dek, bazen utanç bazen de gururla söz ede­cekti Madrid’de ateşe attığı roman­dan.

İki sev­gili, Aca­de­mia ile Büyük Kanal ara­sında sıkı­şıp kal­mış San Bar­beda mahal­le­sin­deki Casa Maniella’da, o yıl­la­rın İtalyası’nda olup biten siyasi olay­lar­dan, yani kara göm­lek­li­le­rin Roma’ya doğru baş­la­ta­cak­ları yürü­yüş ve Mussolini’nin bal­kona çıkıp attığı zehir zem­be­rek nutuk­lar­dan uzak, gün­le­rini gün etmek­te­dir­ler. Ne var ki fazla uzun sür­mez mut­lu­luk­ları, ara­dan çok geç­me­den Wynd­ham Paris’e yal­nız dön­dü­ğünde bir avuç yıkın­tı­dan iba­ret­tir. Ken­dini beğen­miş­li­ği­nin de, has­ta­lık dere­ce­sine varan kıs­kanç­lı­ğı­nın da hak­kın­dan gel­miş­tir sev­gi­lisi. Sonunda Nancy’i yerin dibine batı­ran bir roman yaza­rak kur­tul­mayı dener bu teh­li­keli kadı­nın etki­sin­den. Ve geriye Venedik’te yap­tığı Nancy’nin port­resi kalır. Bir de hızlı yaşan­mış, çabuk tüke­til­miş bir tut­ku­nun kül­leri. Tüm çaba­la­rıma rağ­men söz konusu port­reyi göre­me­dim, ama Nancy Cunard’ın biyog­raf­la­rın­dan Fran­çois Buot’nun anlat­tı­ğına göre kentle bütün­leş­miş, gide­rek Venedik’in gize­mi­nin bir par­çası olmuş, duy­gu­sal iliş­ki­le­rini sür­dü­re­me­yen, nedense sonu hep hüs­ranla biten aşk­la­rında hem kaza­nan hem kay­be­den bir genç kadın var­dır o port­rede. Büyük Kanal’a bakan bir bal­konda, ardında hayal meyal seçi­len “palazzo”lar ve bir çan kule­siyle müs­tak­bel avını ağına nasıl düşü­re­ce­ği­nin haya­lini kur­mak­ta­dır. Ve bir­kaç yıl sonra Louis Ara­gon, Nancy’yi anla­tan bir met­ninde (Le con d’Irène) “arzu­la­dığı adamı suyun batak­lığa sız­ması gibi yavaşça ele geçi­ren” bu kadı­nın dün­ya­sına nasıl kapı­lıp sürük­len­di­ğini şöyle anla­ta­cak­tır:

Ken­dini hiç­bir haz­dan yok­sun bırak­maz. Baş­ka­la­rını da sev­mez. Baş­ka­la­rını hiç­bir zaman sev­me­miş­tir. Çocuk­lu­ğun­dan bu yana baş­ka­la­rı­nın ona düş­man oldu­ğuna inan­mış­tır. Onları, dur­duk­ları yerde unu­tur bazen. … Ağır ve hır­çın­dır. Tepe­den bakar. Annesi işine karış­tı­ğında bakış­ları sert­le­şir. Erkek­leri düşü­nür hep. Tüm zevk­leri düşün­düğü gibi. Erkek­le­rin sert­li­ğine ve güzel­li­ğine karşı duyar­lı­dır. Kolay değil­dir, göv­de­sini de örse­let­mez kolayca, ama iffe­tin­den değil. Her­kesle yat­tığı söy­le­ni­yor. Doğru değil bu. Uzun süre, arzu­su­nun iz bırak­tığı erkeği özler. Öyle ansı­zın ver­mez ken­dini, fan­te­zi­den hoş­lan­maz. Arzu­la­dığı adamı suyun batak­lığa sız­ması gibi yavaşça ele geçi­rir.”

Nancy, Aragon’dan önce ve Lewis’den sonra, Mar­cel Jouhandeau’yu da davet ede­cek­tir Venedik’e; kenti gez­dir­dik­ten, onu da züppe dost­ları, başka âşık­la­rıyla tanış­tır­dık­tan sonra, mas­ke­siyle kar­na­val kala­ba­lı­ğına karı­şıp orta­dan kay­bo­la­cak­tır. Jouhandeau’nun L’amateur d’imprudence adlı roma­nında Natalyna’nın kişi­li­ğine bürü­nür bu kez ve ken­tin kenar mahal­le­le­rini arşın­la­yan, yal­nız, gizemli bir kadın sure­tinde görü­nür:

Karan­lık mahal­le­lerde kay­bo­lu­yordu kimi zaman da. Ara­dı­ğına rast­la­mak ama­cıyla yal­nız, mak­yajlı, daha doğ­rusu mas­keli dola­şı­yordu. Göz­leri öyle­sine parıl­dı­yordu ki gelip geçen­ler ger­çek kim­li­ğini belir­le­mekte güç­lük çeki­yor­lar, o ise fahişe gibi algı­lan­mak­tan onur duy­du­ğunu söy­lü­yordu.”

Kadı­nın bağım­sız­lı­ğına, düpe­düz söy­le­mek gere­kirse cin­sel tutumu da dahil birey­sel özgür­lü­ğüne alı­şık olma­yan çev­re­lerce belki bir fahişe gibi algı­la­nı­yordu Nancy, ama elbette önüne çıkan ilk ya da her erkeğe ken­dini sunan bir kadın değildi. Hem yanında ger­çek aşk iliş­kisi yaşa­dığı, bir­likte mat­baa kur­duğu, çalış­tığı, hayal­le­rini pay­laş­tığı biri vardı bu kez: Louis Ara­gon.

1928 yazında Venedik’teydiler. Ara­gon, eko­no­mik anlamda bir miras­ye­diye bağımlı olmak­tan duy­duğu ezik­liği, iliş­ki­le­ri­nin gide­rek daya­nıl­maz bir hale gel­me­sini, hatta çığ­rın­dan çık­ma­sını, öngö­rü­le­bi­lir bir çık­maza doğru sürük­le­ni­şini unut­mak için ken­tin büyü­le­yici güzel­li­ğine kap­tır­mıştı ken­dini. Son­ra­dan Le roman inac­hevé’de yer ala­cak en çar­pıcı şiir­le­rin­den birini belki de bu yol­cu­lukta tasar­la­mıştı:

 

Cam kent çan kule­lerle kili­se­ler­den iba­ret cehen­nem

sıcağı kent

Çığ­lık­la­rın hır­sız­larla oros­pu­la­rın ve otlak­çı­la­rın kenti

Rüz­garlı alan­lar kanal­lar tas rüya­lar

Güver­cin­lerle lafa­zan­la­rın kenti Vene­dik

Dün­ya­nın hiç­bir yerinde Venedik’teki gibi yır­tıl­maz

çiçek­ler

Hiç­bir yerde yürek acı­dan böyle kıv­ran­maz

***

Ara­gon yaşamı boyunca bir daha Venedik’e döndü mü bil­mi­yo­rum, ama bütün bu olan biten­ler­den sonra Nancy dos­ya­sını tümüyle kapat­ma­dığı kesin. Elsa’ya rağ­men yeni­den görüş­tük­le­rini, artık sev­gili olma­sa­lar bile iki eski dost gibi görüş­tük­le­rini, Nancy’nin acı akı­be­tini (alkol ve yal­nız­lık­tan tüken­miş bir halde Paris’te kal­dığı otel oda­sında hayata veda edi­şini, son nefe­sini ver­me­den önce başu­cunda Aragon’u istese de şairin onu son bir kez gör­mek üzere yanına gel­me­ye­şini ya da Elsa engeli yüzün­den gele­me­yi­şini) Pierre Daix yazdı. Baş­ka­ları da, Jean Ris­tat başta olmak üzere, bu hazin hikâ­yeyi, bu özyı­kım serü­ve­ni­nin ayrın­tı­la­rını araş­tı­rıp ken­di­le­rince gün ışı­ğına çıkar­dı­lar. Dola­yı­sıyla Fran­sız ede­bi­ya­tında Mus­set-Sand iki­li­siyle baş­la­yan ve o gün­den bu yana bir türlü bit­mek bil­me­yen “Vene­dikli Âşık­lar” efsa­ne­sini burada nok­ta­la­mak isti­yo­rum. Ama, oraya bir daha dön­me­miş de olsa, Aragon’un bel­le­ğinde, öznel coğ­raf­ya­sında Venedik’in önemli bir yeri oldu­ğunu söy­le­ye­bi­li­rim. Aile­sini terk edip İstanbul’da bir kumar­hane açan büyük­ba­ba­sını model ala­rak yarat­tığı Pierre Mer­ca­dier karak­teri aklıma gelen ilk örnek. Mer­ca­dier, geç­mi­şiyle tüm iliş­ki­sini bir anda kopa­rıp yağ­murlu bir günde Venedik’e ayak bas­tı­ğında yal­nız­dır. Daha doğ­rusu, yaza­rın deyi­miyle, “yal­nız­lı­ğıyla bala­yın­da­dır”. Kal­dığı ote­lin pen­ce­re­sin­den bak­tı­ğında nere­deyse tufana yaka­lan­mış bir kent görür. Göğün suyu kanal­la­rın suyuna karış­mış, turist kala­ba­lığı otel­le­rine kapan­mış, orta­lık­tan el ayak çekil­miş­tir. Gotik mimari doku ve kanal­lar boyunca sıra­la­nan “maure­s­que” yapı­la­rın cep­hesi “Othello’nun kıs­kanç­lığı” kadar dar­dır. “Hiç­bir şey düşün­mü­yordu Pierre, bu eşsiz kent giz­leri, çıl­gın­lık­ları, köp­rü­leri, dar sokak­ları ve saray­la­rıyla göz­le­rini, yüre­ğini, gide­rek düş­le­rini dol­du­ru­yordu.” Ve yağ­mur dinip orta­lık sakin­leş­tik­ten, renk­ler geri gel­dik­ten sonra kenti dolaş­maya çık­mak için bul­duğu ilk fır­satta, reşit bile olma­yan bir küçük kızın tuza­ğına düşer. Onunla Fun­da­mente Nuove’de, terk edil­miş bir harap yapıda seviş­mek üze­rey­ken kızın ağa­beyi tara­fın­dan suçüstü yaka­la­nır. Deli­kanlı öldür­mek ister yaşlı adamı, sonra kuytu bir mey­ha­neye gidip hesap­la­şır­lar. Kumarda kim kaza­nırsa öte­kini öldürme hak­kını elde ede­cek­tir. Ve Les Voya­ge­urs de l’impériale’in kah­ra­manı, tıpkı yazarı gibi, Venedik’te ölü­mün kıyı­sın­dan döner. “Venedik’te ölmek… Nasıl da ucuz bir ürperti!” diye geçi­rir için­den. Aragon’un bu ürper­tiyi, belki “ucuz” ama ken­di­sine epeyce paha­lıya mal olan bu “öle­yaz­ma­ları” yaşamı boyunca duyum­sa­dı­ğını, hatta onlarla yaşa­dı­ğını söy­le­ye­bi­li­riz. Ne diyordu Sartre ede­bi­yat ve hayat­tan söz eder­ken; “Kay­be­den kaza­nı­yor” mu diyordu, yoksa ben mi yan­lış anım­sı­yo­rum.

Şimdi, Aragon’u ve bu kentte biten aşk­ları unut­mak için sokağa çık­malı, ama her sabah yap­tı­ğım gibi dar sokak­larda yürü­me­den soluğu bir an önce “geniş ve ferah” bir yerde, diye­lim Dani­eli Oteli’nin kahve tera­sında alma­lı­yım. Kötü biten bir başka tut­kulu aşkı, Mus­set ile Sand’ın bu otelde yaşa­dık­la­rını anmak için değil elbette, San Marco’nun güver­cin­le­rine ekmek atmak için de değil. Orada, açık denize karşı bir tos­cani yakıp Cini Vakfı’nın kır­mızı çan kule­siyle rıh­tımda bir inip bir çıkan gon­dol­ları sey­ret­mek için. Sonra da kış güne­şiyle bulu­şup has­ret gider­mek için. Char­les Aznavour’un yıl­la­rın öte­sin­den gelen kederli sesini yeni­den duyar gibi­yim: “Que c’est triste Venise/Au temps des amo­urs morts/Que c’est triste Venise/Quand on ne s’aime plus.”

(397)

Yorumlar