Home Öykü Kısa Öykü Vuslat Çamkerten • Kara Kuş Sürüsü
Vuslat Çamkerten • Kara Kuş Sürüsü

Vuslat Çamkerten • Kara Kuş Sürüsü

123
0

Karan­lı­ğın içinde köpek­le­rin ulu­ma­sına, sokak lam­ba­la­rı­nın cızır­tı­sına yabancı bir hışırtı karı­şı­yor. Hışırtı, soka­ğın bil­dik ses­le­ri­nin altına nemli bir çar­şaf gibi tek­rar tek­rar seri­li­yor. Bir adam uzun fır­ça­sıyla iki katlı beyaz evi siyaha boyu­yor. Sol­gun yüzü ter içinde, göğsü hırıl­tılı, dur­mak nedir bil­me­den geceyle dövü­şü­yor.

Gün ağa­rı­yordu, adam durdu. Kenar­la­rın­dan kara­lar taş­mış kova­sını, paçav­raya dön­müş fır­ça­sını öylece bıraktı, evine doğru dara­cık dönen mer­di­veni tır­mandı. Sır­tını kapıya yas­ladı, kaba­rıp sönen göğsü sakin­le­yene kadar kar­şıya, denize doğru baktı, bir insan ne kadar uzağa baka­bi­lirse o kadar uzağa.

İlerde, çıp­lak bir taş evin önünde otu­ran ihti­yar ağzın­daki otu yere tükürdü. Diz­le­rin­den tuttu ken­dini, iskem­le­sin­den kal­dırdı. Tel kapıyı itti, eve girdi.

 

Yeni gün serin, hafif bir rüz­gârla soka­ğın üstüne doğu­yor. Evleri sağlı sollu ikiye böle­rek denize doğru sıra­la­yan yolun başında göz­leri kısık, havayı kok­la­yan köpek­ler top­lan­mış. Dam­la­rın, teras­la­rın üstünde ekşi boya kokusu dola­nı­yor. Bak­kalı, manavı, kah­ve­cisi, kepen­gini kal­dır­ma­dan koşup gelen­ler, sırt çan­ta­la­rıyla okul çocuk­ları, en geride kadın­lar, hepsi arka­la­rına doğru geri­nip geri­nip onlarca beyaz evin içinde yabani bir hay­vana dön­müş sim­si­yah eve bakı­yor. Fısıltı, fokur­da­ya­rak sokağı dip köşe­den sarıp evi kuşa­tı­yor.

Balıkçı!”

Tel­sizi uzun olan tutu­yor. Komu­ta­nı­nın geri­sinde duran köse jan­darma, dudak­la­rını iğre­nir gibi büz­müş, yarı uykulu göz­leri duvar­larda, pas­pas­taki rengi sol­muş pembe ter­lik­lerde, kor­ku­luk­lara dayan­mış sak­sı­larda gezi­ni­yor. Komu­tan yarısı siyah, yarısı alaca kal­mış kapıya tek­rar vurdu. “Balıkçı yap­mış yine yapa­ca­ğını, saba­hın köründe getirdi bizi buraya.” Az geri çekildi, gene eve baktı. “Balıkçı!” Kapı yavaşça açıldı, aya­ğında çiz­me­le­riyle balıkçı göründü. Aşa­ğı­nın sesi kesi­li­verdi.

Ne yap­tın balıkçı, evi siyaha boya­mak nere­den çıktı, yasak oldu­ğunu bil­mi­yor musun?”

Adam duy­ma­mış gibi, jan­dar­ma­larla duva­rın ara­sın­dan geçip mer­di­ven­den indi, sus­kun­luğu kala­ba­lığı ken­di­li­ğin­den yardı, yol boyu yürü­meye baş­ladı. Arka­sın­dan oca­ğın ateşi gene har­landı:

Kim bilir kaç kat lazım şimdi buna.”

Adam kafa­sına göre iş yap­mış.”

Koca evi kendi başına mı boya­mış.”

İnsa­nın bak­tıkça asabı bozu­lu­yor.”

Cezası yok mu.”

Zoru ney­miş.”

Bütün gece mi.”

 

Ne olmuş?” diye ses­lendi karısı içer­den.

Balıkçı evden çıktı, buraya yürü­yor,” dedi ihti­yar. “E sor­ma­dı­lar mı evini niçin siyaha boya­mış,” dedi karısı.

Komu­tan içeri girdi, kadınla konu­şa­cak artık, ne yap­sın, bil­mi­yor musun balık­çıyı?” dedi ihti­yar.

Aman canım, al birini vur öte­kine, ikisi de bir­bi­rin­den deli bun­la­rın.” Cevap ala­ma­yınca gene ses­lendi: “E niye boya­mış yani evi?”

İhti­yar sıkın­tıyla cep­le­rini yok­ladı, “Ne bile­yim ben, kıs­sana şu tele­viz­yo­nun sesini,” dedi. Sonra ancak ken­di­si­nin duya­cağı bir sesle, “Göre­ce­ğiz baka­lım,” dedi, ace­leyle siga­ra­sını yaktı.

Balıkçı, yol­dan kenar­lara taşa­rak yürü­yor. O yak­laş­tıkça, ken­dine ben­ze­mi­yor, diye düşündü ihti­yar, yüzü­nün suyu çekil­miş, çenesi siv­ril­miş, şakak­ları oldu­ğun­dan belir­gin. İskem­le­sini geriye ittirdi, duvara tos­ladı. İnat etme­sey­dim, eksey­dim keşke bizim­ki­nin söy­le­diği çalı çır­pıyı evin önüne. Gözü­nün ucuyla içeri baktı, karısı çıksa şimdi, bir şey söy­lese, koca bir çam şuraya yıkı­lır ya da yukar­dan geçen kap­kara bir kuş sürüsü patır patır önle­rine düşer diye korktu.

Balıkçı top­rağı eze eze geldi geçti ihti­ya­rın önün­den, göz göze bile gel­me­di­ler. İhti­yar, sıva­dığı göm­le­ği­nin altın­dan kuru, çat­lak dir­sek­le­rini gördü, sonra elle­rini, karaya bulan­mış par­mak­la­rını, bir kar­ga­nın tır­nak­la­rını andı­ran sim­si­yah par­mak uçla­rını. Dün gece içini gıcık­la­yan hışır­tıyı gene cap­canlı duy­du­ğunu sana­rak göz­den kay­bo­lana kadar balık­çı­nın ardın­dan baktı.

Dal­dığı nok­ta­dan öksü­re­rek döndü, göz­leri jan­dar­ma­ları aradı. Kala­ba­lık, evin önünde hay­retle, huzur­suzca büyü­yor, kadın­lar bir­bir­le­ri­nin sır­tını sıvaz­la­ya­rak önle­rine bakı­yor, erkek­le­rin elleri siga­ralı, köpek­ler hâlâ soka­ğın başını tutu­yor. Komu­tan kal­dı­rıma otur­muş ağla­yan bir kızla konu­şu­yor. İhti­yar o sırada çocuğu duydu.

Baba.” Kasa­bın oğlu, pija­ması üstün­den aka­rak koşu­yordu. “Baba. Balık­çı­nın karısı dün gece ölmüş.”

İhti­yar sabah akşam izle­diği soka­ğın orta yerin­den şimdi sim­si­yah yük­se­len eve baktı. Köse jan­darma mer­di­ven­deydi, elleri kor­ku­luğa dayalı, tüfeği dir­se­ğine kadar düş­müştü. “Deniz ora­dan iyi görü­nü­yor­dur,” diye mırıl­dandı ihti­yar, “balıkçı işini bili­yor.” Siga­ra­sını fır­lattı, tel kapıyı itti­rip içeri girdi.

(123)

Yorumlar