Home Öykü Kısa Öykü William Faulkner • Emily İçin Bir Gül
William Faulkner • Emily İçin Bir Gül

William Faulkner • Emily İçin Bir Gül

531
0

I

Bayan Emily Gri­er­son öldü­ğünde bütün kasaba cena­ze­sin­deydi. Erkek­ler bu düş­müş anıta hay­ran­lıkla dolu bir saygı duy­duk­la­rın­dan, kadın­larsa aynı zamanda bir bah­çı­van ve ahçı olan yaşlı kâhya dışında on yıl­dır kim­se­nin gör­me­diği evini merak ettik­le­rin­den…

Geç­mişte beyaz olan kareye ben­zer taban yapı­sıyla bu ev, yet­miş­le­rin aşırı canlı tar­zında kub­be­leri, kule­leri ve kabart­malı bal­kon­la­rıyla, bir zaman­la­rın en güzide cad­de­si­nin üstün­deydi. Ama bu cadde zamanla araba tamir­ci­leri ve çır­çır atöl­ye­leri tara­fın­dan istila edil­miş, mahal­le­nin en say­gı­de­ğer sakin­leri bile orta­dan kay­bol­muştu. Geride yal­nızca Bayan Emily’nin inatçı ve süslü çürü­müş­lü­ğüyle pamuk vagon­ları ve ben­zin pom­pa­la­rı­nın üstünde yük­se­len evi kaldı – çir­kin­lik­ler ara­sında bir çir­kin­lik. Bayan Emily de artık, sedir ağaç­la­rıyla kaplı mezar­lıkta, Jef­fer­son Muharebesi’nde düşen Güneyli, Kuzeyli, rüt­beli ya da rüt­be­siz asker­lerle yan yana yatan o say­gı­de­ğer sakin­le­rin tem­sil­ci­le­rine katıl­mıştı.

Bayan Emily hayat­tay­ken, Bele­diye Baş­kanı Albay Sar­to­ris –hiç­bir zenci kadı­nın sokak­larda önlük­süz geze­me­ye­ce­ğini bil­di­ren hük­mün fikir baba­sıydı–, baba­sı­nın ölü­mün­den baş­la­ya­rak ver­gi­le­rini ömür boyu affet­tiği 1894 yılın­daki o gün­den beri kasaba için bir gele­nek, bir görev ve göz­ku­lak olun­ması gere­ken kalıt­sal bir zorun­lu­luktu. Sadaka kabul ede­ce­ğin­den değil. Albay Sar­to­ris, Bayan Emily’nin baba­sı­nın kasa­baya borç para ver­diği ve kasa­ba­nın durum gereği bu şekilde ödeme yap­mayı ter­cih ettiği hikâ­ye­sini uydur­muştu. Bunu ancak Albay Sartoris’in kuşa­ğın­dan, onun gör­gü­süne sahip bir insan uydu­ra­bi­lir ve ancak bir kadın buna ina­na­bi­lirdi.

Daha modern fikir­lere sahip bir son­raki kuşak, bele­diye baş­kanı ve bele­diye mec­lisi üye­leri oldu­ğunda bu düzen­leme biraz hoş­nut­suz­luk yarat­mıştı. Yılın ilk günü ona bir vergi ilamı gön­der­di­ler. Şubat gel­di­ğinde hâlâ yanıt ver­me­mişti. Uygun zama­nında şeri­fin ofi­sini ziya­ret etme­sini rica eden resmi bir de mek­tup yaz­dı­lar. Bir hafta sonra da bele­diye baş­ka­nı­nın ken­disi yazıp onu ziya­ret etmeyi ya da bir araba gön­der­meyi öner­di­ğinde, yanıt ola­rak, eski­miş bir kâğıda sol­muş mürek­kep ve ince­cik akıcı bir el yazı­sıyla yazıl­mış notta artık hiç dışarı çık­ma­dı­ğını yaz­mıştı. Vergi ilamı da her­hangi bir yorum olmak­sı­zın nota iliş­ti­ril­mişti.

Bele­diye mec­lisi üye­le­rini özel bir top­lan­tıya çağır­dı­lar. Bir tem­silci heyeti onu ziya­ret etti. Sekiz on yıl önce ver­meyi bırak­tığı tabak çanak boyama ders­le­rin­den beri hiç­bir ziya­ret­çi­nin geç­me­diği kapıya vur­du­lar. Yaşlı zenci tara­fın­dan loş bir hole alın­dı­lar. Holün mer­di­ven­leri daha da koyu göl­ge­lere doğru yük­se­li­yordu. Toz ve terk edil­miş­lik koku­yordu – etraf küflü ve hava­sızdı. Zenci adam onları bir salona aldı. Salon ağır, deri kaplı mobil­ya­larla döşen­mişti. Adam pen­ce­re­ler­den biri­nin per­de­sini açtı­ğında, kol­tuk­la­rın der­si­nin yıp­ran­mış oldu­ğunu gör­dü­ler. Otur­duk­la­rın­daysa kal­ça­la­rı­nın yanın­dan hafif bir toz bulutu yavaşça hava­landı ve zer­re­ler odaya giren tek güneş ışı­nında döndü. Şömi­ne­nin önünde duran altın yal­dız kap­lama res­sam seh­pa­sında Bayan Emily’nin baba­sı­nın renkli bir port­resi duru­yordu.

Bayan Emily içeri gir­di­ğinde ayağa kalk­tı­lar. Yıp­ran­mış altın bir sapı olan bas­to­nuna yas­lan­mış, kısa boylu, şiş­man bir kadındı. Siyah giy­si­sin­den keme­rine doğru kay­bo­lan ince altın bir zin­cir sar­kı­yordu. İske­leti zarif ve min­yondu. Belki de bu yüz­den başka birinde balı­keti ola­rak bile tanım­lan­ma­ya­cak şey, onun için obez­likti. Uzun süre suyun içinde hare­ket­siz kal­mış bir beden gibi şiş­miş ve soluk görü­nü­yordu. Ziya­ret­le­ri­nin nede­nini belir­tir­ken yüzü­nün yağlı çıkın­tı­ları ara­sında kay­bol­muş, hamur öbek­le­rine bas­tı­rıl­mış kömür tane­leri gibi duran göz­leri bir ziya­ret­çi­den öbü­rüne kaydı.

Otur­ma­la­rını söy­le­medi. Kapı­nın önünde ayakta durdu ve söz alan adam keke­le­ye­rek susana kadar ses­sizce din­ledi. Altın zin­ci­rin ucun­daki görün­me­yen saati­nin tik­tak­la­rını duya­bi­li­yor­lardı.

Sesi soğuk ve kuruydu. “Jefferson’da vergi öde­mi­yo­rum. Albay Sar­to­ris bana bunu açık­ladı. Belki biri­niz bele­diye kayıt­la­rına bakarsa mera­kı­nızı gide­rir­si­niz.”

Ancak kayıt­lara bak­tık. Biz bele­diye çalı­şa­nı­yız, Bayan Emily. Şerif­ten imzalı bir not alma­dı­nız mı?”

Bir kâğıt geldi, evet,” dedi Bayan Emily. “Ken­dini Şerif ola­rak adlan­dı­rı­yor ola­bi­lir… Jefferson’da vergi öde­mi­yo­rum ben.”

Ama kayıt­larda bunu gös­te­ren hiç­bir şey yok, anlı­yor musu­nuz? Kural­lara uymak –”

Albay Sartoris’le görü­şün. Jefferson’da vergi öde­mi­yo­rum ben.”

Bayan Emily ama –”

Albay Sartoris’le görü­şün.” (Albay Sar­to­ris öleli nere­deyse on yıl olmuştu.) “Jefferson’da vergi öde­mi­yo­rum ben. Tobe!” Zenci adam geldi. “Bu bey­lere çıkışı gös­ter.”

II

Onları da hezi­mete uğrattı. Tıpkı baba­la­rını da otuz yıl önce koku yüzün­den hezi­mete uğrat­tığı gibi. Baba­sı­nın ölü­mün­den iki yıl, sev­gi­li­si­nin –onunla evle­ne­ce­ğini düşün­müş oldu­ğu­muz adam– onu terk edi­şin­den iki yıl son­raydı. Baba­sı­nın ölü­mün­den sonra sey­rek dışarı çık­maya baş­la­mıştı. Sev­gi­li­si­nin gidi­şin­den son­raysa insan­lar onu göre­mez oldu. Bir­kaç hanım, büyük cesa­ret gös­te­rip görüş­mek istedi ama kabul edil­me­di­ler ve orada biri­le­ri­nin yaşa­dı­ğını gös­te­ren tek işa­ret, elinde alış­ve­riş sepe­tiyle girip çıkan –o zaman­lar genç olan– zenci adam oldu.

Sanki bir adam –her­hangi bir adam– mut­fağı düzenli tuta­bi­lir­miş gibi,” dedi hanım­lar. O yüz­den de koku yayıl­maya baş­la­dı­ğında şaşır­ma­dı­lar. Bu kala­ba­lık ve iğrenç dün­yayla yüce ve kud­retli Gri­er­son­lar ara­sında bir başka bağ­lan­tıydı.

Bir komşu, bir komşu kadın, sek­sen yaşın­daki Bele­diye Baş­kanı Hâkim Stevens’a şikâ­yette bulundu.

Ama bu konuda ne yap­mamı buyu­rur­su­nuz hanı­me­fendi?” diye sordu Bele­diye Baş­kanı.

Niçin kokuyu kes­mesi için bir uyarı gön­der­mi­yor­su­nuz?” dedi kadın. “Kanun yok mu?”

Buna gerek olma­dı­ğına emi­nim,” dedi Hâkim Ste­vens. “Zenci ada­mı­nın bah­çede öldür­düğü bir yılan ya da sıçan olsa gerek. Bu konuda zen­ciyle konu­şa­ca­ğım.”

Ertesi gün, biri bam­başka bir nedenle gelen iki şikâ­yet daha aldı­lar. “Bu konuda mut­laka bir şey yap­mak zorun­da­yız Hâkim Bey. Dün­yada Bayan Emily’i rahat­sız etmek iste­ye­bi­le­cek son insan benim ama bir şey­ler yap­ma­mız şart.” O akşam bele­diye mec­lisi top­landı – üç ihti­yar ve yeni kuşağı tem­si­len genç bir adam.

Yete­rince basit,” dedi adam. “Ona evini temiz­le­mesi için bir uyarı gön­de­rin. Temiz­liği yap­ması için de belli bir zaman verin. Eğer yap­mazsa…”

Lanet olsun bayım,” dedi Hâkim Ste­vens, “bir bayanı yüzüne karşı kötü kok­makla mı suç­la­ya­cak­sı­nız?”

Bu yüz­den ertesi gece, gece yarı­sın­dan sonra dört adam Bayan Emily’nin çimen­li­ğini geçip hır­sız­lar gibi giz­lice evin etra­fında dolaş­mış, tuğla duvar­la­rın ve kiler kapı­la­rı­nın dip­le­rini kok­lar­lar­ken içle­rin­den biri, omzun­dan sar­kan çan­ta­dan çıkar­dığı elini tohum atar gibi devamlı sal­la­mıştı. Kiler kapı­sını kırıp oraya ve müş­te­mi­lat­lara kireç serp­miş­lerdi. Çimen­liği yeni­den geçer­ler­ken karan­lık pen­ce­re­ler­den biri aydın­lan­mış, Bayan Emily arka­sın­dan gelen ışıkla bir­likte, vücu­du­nun üst kısmı kıpır­da­mak­sı­zın, pen­ce­re­nin önünde put gibi otu­ru­yordu. Ses­sizce çimen­liği geçip ve sokağı çev­re­le­yen akas­ya­la­rın göl­ge­sinde kay­bol­du­lar. Bir iki hafta sonra koku yok oldu.

Bu, ona acı­maya baş­la­dık­ları sıraydı. Kasa­ba­mız­daki insan­lar, büyük tey­zesi yaşlı Bayan Wyatt’ın sonunda nasıl tama­men delir­diği hatır­la­yıp, Griersonlar’ın ken­di­le­rini olduk­la­rın­dan daha üstün gör­dük­le­rine inan­maya baş­la­dı­lar. Bayan Emily ve onun gibi­ler için hiç­bir genç adam yete­rince iyi değildi. Uzun süre onları bir resim gibi düşün­dük; beyaz­lar içinde narin duru­şuyla fonda Bayan Emily, ön planda da arka­sını ona dön­müş, bir kır­baç kav­ra­mış baba­sı­nın geniş silü­eti; bir­likte, kanat­ları arkaya sav­rul­muş giriş kapı­sı­nın önünde duru­yor­lar. Bu nedenle, otuz yaşına gelip hâlâ bekâr olduğu için hoş­nut değil­dik ama onu suç­la­mı­yor­duk; aile­sinde deli­lik olsa bile, ger­çek­ten ortaya çık­mış olsa­lardı tüm niyet­li­leri red­det­mezdi.

Babası öldü­ğünde ona yal­nızca evin kal­dığı konu­şuldu ve insan­lar bun­dan bir bakıma hoş­nuttu. Sonunda Bayan Emily’e acı­ya­bi­le­cek­lerdi. Yal­nız ve yok­sul olunca insan­laş­tı­rıldı. Şimdi o da fazla bir sente sevi­ne­cek, eksik bir sent için keder­le­ne­cekti.

Baba­sı­nın ölü­mün­den sonra tüm hanım­lar, gele­nek olduğu üzere top­luca evi ziya­ret edip baş sağ­lığı dile­meye hazır­landı. Bayan Emily onları her zamanki giy­si­le­riyle, yüzünde yas belir­tisi olmak­sı­zın kapıda kar­şı­ladı. Onlara baba­sı­nın ölme­di­ğini söy­ledi. Rahip­ler onunla görü­şüp dok­tor­lar onu cesedi hazır­la­mak için ikna etmeye çalı­şır­ken, üç gün boyunca bu tav­rını sür­dürdü. Tam kanun­lara ve zora baş­vu­ra­cak­lar­ken ina­dın­dan vaz­geçti ve baba­sını çabu­cak göm­dü­ler.

O zaman­lar deli oldu­ğunu söy­le­mi­yor­duk. Bunu yap­ması gerek­ti­ğine ina­nı­yor­duk. Baba­sı­nın kova­la­dığı tüm genç adam­ları hatır­lı­yor­duk ve elinde hiç bir şey kal­ma­dı­ğın­dan ona zul­me­den­lere sarı­la­ca­ğını bili­yor­duk; tüm insan­la­rın yap­tığı gibi.

III

Uzun süre has­taydı. Onu tek­rar gör­dü­ğü­müzde, saç­ları kısa kesil­miş, bu onu bir genç kıza ben­zet­miş, renkli kilise cam­la­rın­daki melek­leri hafifçe andı­rır olmuştu – acıklı ve din­gin.

Kasa­ba­nın kal­dı­rım­la­rı­nın döşen­mesi için onay veril­mişti ve baba­sı­nın ölü­mün­den son­raki yaz işe baş­la­dı­lar. İnşaat şir­keti zen­ci­ler, katır­lar, maki­ne­ler ve Homer Bar­ron adında kalın sesli, göz­leri deri­sin­den açık renkli, büyük, koyu derili, bece­rikli kuzeyli bir usta­ba­şıyla geldi. Zen­ci­ler kaz­ma­ları kal­dı­rıp indi­rir­ken şarkı söy­ler, erkek çocuk­ları da onun zen­ci­lere söv­dü­ğünü gör­mek için grup­lar halinde peşinde dola­şır­lardı. Kısa zamanda kasa­ba­daki her­kesi tanı­mıştı. Mey­da­nın çev­re­sinde nerede bir kah­kaha tufanı duy­sa­nız, Homer Bar­ron o gru­bun mer­ke­zinde olurdu. Son zaman­larda onu ve Bayan Emily’i pazar öğle­den son­ra­ları kira­lık atla­rın çek­tiği sarı teker­lekli ara­bayla dola­şır­ken görür olmuş­tuk.

Önce­leri, Bayan Emily bir ilgi alanı bul­duğu için sevin­miş­tik, çünkü tüm hanım­lar, “Tabii ki bir Gri­er­son kuzeyli bir işçiyi ciddi ciddi düşün­me­ye­cek­tir,” dedi. Ama böyle düşün­me­yen­ler de vardı; yaş­lı­lar yasın ger­çek bir hanı­me­fen­diye asa­le­tin getir­diği sorum­lu­luk­ları –bunu asa­le­tin getir­diği sorum­lu­luk­lar ola­rak adlan­dır­mak­sı­zın– unut­tur­maz diyor­lardı. Yal­nızca, “Zavallı Emily. Akra­ba­ları yanında olmalı,” dedi­ler. Alabama’da bazı akra­ba­ları vardı ama babası yıl­lar önce yaşlı deli Bayan Wyatt’ın ara­zisi nede­niyle onlarla tar­tış­tı­ğın­dan beri iki aile ara­sında ile­ti­şim yoktu. Cena­zede de tem­sil edil­me­miş­lerdi.

Yaş­lı­lar, “Zavallı Emily,” der der­mez fısıl­daşma baş­ladı. “Sizce ger­çek­ten de böyle mi?” diye insan­lar bir­bi­rine sordu. “Tabii ki ger­çek. Yoksa…” Meka­niz­ma­nın hare­ke­tiyle ipek ve saten hışır­da­yıp jalu­zi­ler pazar güne­şine kapa­nır, atlar zarif ve seri hare­ket­lerle tıkır tıkır geçer­ken, elle­rini ağız­la­rına siper eder, “Zavallı Emily,” der­lerdi.

Başını yete­rince dik tuttu – biz onun düş­tü­ğünü düşü­nür­ken bile. Son Gri­er­son ola­rak asa­le­ti­nin kabul edil­me­sini her zaman­kin­den çok isti­yor­muş, bu konu­daki katı­lı­ğını yeni­den onay­lat­mak için meta­nete ihti­yaç duyu­yor­muş gibiydi. Fare zehiri, arse­nik aldığı zaman gibi. “Zavallı Emily,” demeye baş­la­dık­la­rın­dan bir yıl kadar sonra, iki kuzeni onu ziya­ret ettiği zaman…

Biraz zehir isti­yo­rum,” dedi ecza­cıya. O zaman­lar otuz yaşın üstünde, hâlâ min­yon ama daha ince, şakak­ları ara­sında ger­gin duran bir yüze ve bir deniz feneri görev­li­sine ait ola­bi­le­ce­ğini düşü­ne­ce­ği­niz göz çukur­la­rında soğuk, tepe­den bakan kara göz­lere sahip bir kadındı. “Biraz zehir isti­yo­rum,” dedi.

Tabii, Bayan Emily. Ne tür bir zehir? Sıçan­lar falan için mi? Benim öner –”

Eli­nizde bulu­nan en iyi zehiri isti­yo­rum. Hangi tür olduğu önemli değil.”

Eczacı bir­kaç tane­si­nin adını saydı. “Bun­lar fili bile öldü­rür. Ama sizin iste­di­ği­niz –”

Arse­nik,” dedi Bayan Emily. “O iyi midir?”

Arse­nik mi? Evet hanı­me­fendi. Ancak sizin iste­di­ği­niz –”

Arse­nik isti­yo­rum.”

Eczacı ona küçüm­se­ye­rek baktı. Yüzü buruş­muş bir san­cak gibi görü­nen Bayan Emily de ona dim­dik baktı. “Olur, tabii,” dedi eczacı. “Eğer iste­di­ği­niz buysa. Ancak yasa­lara göre bunu niçin kul­lan­ca­ğı­nızı söy­le­me­niz gere­ki­yor.”

Ada­mın gözü­nün içine baka­bil­mek için başını geriye atmış olan Bayan Emily, o kafa­sını çevi­rip arse­niği sar­mak için gidene kadar yal­nızca dim­dik baktı. Kalfa zenci çocuk ona paketi getirdi, eczacı geri gel­me­mişti. Eve gidip paketi açtı­ğında, kutu­nun üstün­deki kafa­tası ve kemik­le­rin altında “Fare­ler için­dir” yazı­yordu.

IV

Bu yüz­den ertesi gün hepi­miz, “Ken­dini öldü­re­cek,” dedik ve bunun en iyisi ola­ca­ğını söy­le­dik. Homer Barron’la görün­meye baş­la­dığı sırada hepi­miz, “Onunla evle­ne­cek,” demiş­tik. Sonra, “Önce Homer’ı ikna etmeli,” dedik çünkü Homer, ken­di­si­nin de belirt­tiği gibi –erkek­ler­den hoş­la­nı­yor ve Elk’in Kulübü’nde genç bir erkekle içki içtiği bili­ni­yordu– bir erkekle evlen­me­ye­cekti. Sonra, başı dik Bayan Emily ve kafa­sında şap­kası, diş­le­ri­nin ara­sında purosu, sarı eldi­venli elinde diz­gin­ler ve kır­baç olan Homer Bar­ron, pazar gün­leri önü­müz­den ışıl ışıl at ara­ba­sıyla geçer­ler­ken jalu­zi­le­rin arka­sın­dan, “Zavallı Emily,” dedik.

Sonra hanım­lar­dan bazı­ları bunun kasaba için bir utanç oldu­ğunu ve genç insan­lar için kötü örnek teş­kil etti­ğini söy­le­meye baş­ladı. Erkek­ler karış­mak iste­medi ama hanım­lar bir Bap­tist papazı –Bayan Emily’nin insan­ları psi­ko­posa bağ­lıydı– onunla görüş­meye zor­ladı. Papaz bu görüşme sıra­sında ne oldu­ğunu asla açık­la­madı ama oraya bir daha git­meyi red­detti. Son­raki pazar günü Bayan Emily yine sokak­larda dola­şınca, papa­zın hanımı Alabama’daki akra­ba­la­rında yazdı.

Evinde yeni­den kendi kanın­dan insan­lar olunca biz de arka­mıza yas­la­nıp izle­meye baş­la­dık. Baş­lan­gıçta hiç­bir şey olmadı. Sonra evlen­meye karar ver­dik­le­rin­den emin olduk. Bayan Emily kuyum­cuya git­miş ve üze­rinde H.B. harf­leri olan gümüş bir erkek tuva­let seti sipa­riş etmişti. İki gün sonra, pija­ması dahil tam takım bir erkek giy­sisi aldı­ğını öğre­nince, “Evlen­di­ler,” dedik. Ger­çek­ten çok mem­nun­duk. Mem­nun­duk çünkü kuzen­ler Bayan Emily’den çok daha Grierson’dı.

Bu yüz­den Homer Baron git­ti­ğinde –sokak­la­rın yapımı çok­tan bit­mişti– şaşır­ma­dık. Göz önünde bir tar­tışma yaşan­ma­dığı için biraz üzül­dük ama Bayan Emily’nin onun yanına taşın­ma­sı­nın hazır­lı­ğını yap­mak üzere git­ti­ğini ya da kuzen­le­rini başın­dan sav­ması için ona bir şans ver­di­ğini düşün­dük. (O âna kadar hepi­miz Bayan Emily’nin, kuzen­le­ri­nin hak­kın­dan gele­bil­me­sine yar­dım etmek için birer yan­daş olmuş­tuk.) Bek­le­nil­diği gibi bir hafta daha kal­dık­tan sonra kuzen­ler gitti ve hepi­mi­zin en başın­dan beri bek­le­diği gibi Homer Bar­ron üç gün içinde kasa­baya döndü. Kom­şu­lar­dan biri zenci ada­mın onu gün batı­mında mut­fak kapı­sın­dan içeri aldı­ğını gör­müştü.

Bu Homer Barron’ı son görü­şü­müzdü. Bayan Emily’i de bir süre için son görü­şü­müz oldu. Zenci adam mar­ket sepe­tiyle eve girip çıktı ama ön kapı hep kapalı kaldı. Zaman zaman onu, heye­tin kireç dök­tüğü gece olduğu gibi, bir an için görü­yor­duk ama altı ay boyunca sokakta görün­medi. Bunun da başı­mıza gele­ce­ğini bili­yor­duk; baba­sı­nın, haya­tını pek çok kez engel­le­miş büyük hıncı ve öfkesi ölmek bil­me­miş gibiydi.

Çok sonra Bayan Emily’i gör­dü­ğü­müzde kilo almış ve saç­ları ağır­maya baş­la­mıştı. Son­raki bir­kaç yıl boyunca saç­ları git­tikçe kıt­laş­maya baş­ladı, kır­laş­ması durunca da demir kırı gibi kaldı. Yet­miş dört yaşında öldüğü güne kadar, demir kırı saç­ları güçlü ve hare­ketli bir insa­nınki gibi güç­lüydü.

Kırklı yaş­la­rında tabak çanak boyama ders­leri ver­diği altı yedi yıl hariç, o gün­den sonra kapısı hep kapalı kaldı. Alt kat­taki oda­lar­dan birini, Albay Sartoris’in çağ­daş­la­rı­nın kız­la­rıyla torun­la­rını kili­seye gön­de­ri­yor­muş­ca­sına düzen ve hevesle gön­der­dik­leri, kol­lek­si­yon tabak­la­rı­nın yirmi beş sent olduğu atöl­yeye çevirdi. Bu esnada ver­gi­den muaftı.

Sonra yeni bir kuşak, kasa­ba­nın bel kemiği haline geldi ve boyama öğren­ci­leri büyü­yüp çocuk­la­rını elle­rinde bir kutu boya, yorucu fır­ça­lar ve kadın der­gi­le­rin­den kesil­miş resim­lerle ona gön­der­me­meye baş­ladı. Kapı son öğren­ci­nin ardın­dan kapandı ve son­suza kadar kapalı kaldı. Kasa­baya bedava posta ser­visi gel­di­ğinde Bayan Emily kapı­sı­nın üstüne metal rakam­lar çak­ma­la­rına ve rakam­larla bir­likte posta kutusu koy­ma­la­rına iti­raz eden tek kişiydi. Onları din­le­me­ye­cekti.

Gün­ler, aylar, yıl­lar boyu eve girip çıkan zenci ada­mın saç­la­rına ak düş­me­sini ve kam­bur­laş­ma­sını izle­dik. Her Ara­lık ayında ona, sahip çıkıl­ma­mış ola­rak bir hafta sonra geri gelen bir vergi ilamı gön­der­dik. Ara sıra onu alt kat pen­ce­re­le­rin­den birinde –belli ki sonunda üst katı kapat­mak zorunda kalı­dığı için– nişin içinde duran bir insan hey­keli gibi, asla anla­ya­ma­dı­ğı­mız bir şekilde bize bakar ya da bak­maz­ken görü­yor­duk. İşte bu yüz­den Bayan Emily nesil­den nesile akta­rıldı – aziz, kaçı­nıl­maz, daya­nıklı, sakin ve inatçı biri ola­rak.

Alt kat­taki oda­lar­dan birinde, gri başı kaner­ları per­deli ağır bir ceviz yatakta, ışık­sız­lık­tan sarar­mış ve küf­len­miş bir yas­tı­ğın üstünde öldü. Zenci adam başında bek­ledi. Hasta oldu­ğunu bile bil­mi­yor­duk, zenci adam­dan bilgi almaya çalış­mak­tan çok­tan vaz­geç­miş­tik. Zenci adam kim­seyle, büyük ihti­malle Bayan Emily’le bile konuş­mazdı. Sanki hiç kul­lan­ma­dığı için sesi acı ve çat­laktı.

V

Zenci adam eve ilk gelen bayan­ları ön kapıda kar­şı­la­yıp içeri aldı ve ıslıklı kısık ses­leri, hızlı meraklı bakış­ları ara­sında göz­den kay­boldu. Tüm evi geçip arka kapı­dan çıktı ve bir daha ken­di­sini gören olmadı.

Kuzen­leri bir çır­pıda geldi. İkinci gün cena­zeyi düzen­le­di­ler. Baba­sı­nın renkli yüzü tabut kaide­si­nin üstün­den ciddi ve derin düşün­ce­ler içinde bakar, hanım­lar ara­la­rında ölümle ilgili fısıl­da­şır, tüm yaş­lı­lar için olduğu gibi geç­miş biten bir yol değil, onyıl­la­rın oluş­tur­duğu engel­ler nede­niyle vara­ma­dık­ları, hiç kış yaşa­ma­yan bir çayır­mış­ca­sına zama­nın mate­ma­tik­sel dizi­mini karış­tı­rıp onunla dans ettik­le­rini, belki de onunla flört ettik­le­rini düşü­nen ve Bayan Emily’den çağ­daş­la­rıy­mış­ca­sına söz eden –bazı­ları jilet gibi kon­fe­de­ras­yon askeri üni­for­ma­ları içinde– çok yaşlı adam­lar bah­çede ve veran­dada durur­ken ve Bayan Emily satın alın­mış çiçek yığı­nın altında yatar­ken bütün kasaba onu gör­meye gel­mişti.

Mer­di­ven­le­rin altında kırk yıl­dır kim­se­nin gör­me­diği bir oda oldu­ğunu ve gör­mek için zorla gir­me­miz gerek­ti­ğini bili­yor­duk. Bu odayı açmak için Bayan Emily’nin doğru düz­gün top­rağa veril­me­sini bek­le­di­ler.

Kapı­nın kırıl­ması için kul­la­nı­lan şid­det nede­niyle oda toz içinde kal­mış gibiydi. Gelin odası ola­rak düzen­len­miş mekâ­nın her köşe­sine; sol­muş gül rengi saçaklı per­de­lere, gül rengi şap­kalı lam­ba­lara, tuva­let masa­sına, narin ve gös­te­rişli kris­tal­lere, sır­tına yazılı harf­ler görün­me­ye­cek kadar pas­lan­mış gümüş­ten erkek tuva­let takı­mına ince, sert bir tabut örtüsü örtül­müş gibiydi. Eşya­la­rın ara­sında, tozun üstünde soluk bir hilal şekli bırak­mış, yeni çıka­rıl­mış gibi duran bir yaka ve kra­vat duru­yordu. San­dal­ye­nin üstüne özenle kat­lan­mış bir takım elbise kon­muştu ve altında iki sus­kun ayak­ka­bıyla, çıka­rıl­mış çorap­lar vardı.

Adam yatakta yatı­yordu.

Uzun bir süre orada durup engin ve yal­nızca kemik­ten sırı­tışa bak­tık. Bir zaman­lar belli ki sarı­lır gibi yat­mış olan bu beden aşk­tan daha uzun, aşkın tat­sız­lı­ğını bile unut­tu­ra­cak kadar uzun bir uyku tara­fın­dan alda­tıl­mıştı. Üstün­deki pija­ma­larla bir­likte ondan kalan­lar da çürü­müş, uzan­dığı yatakla bir olmuştu; hem onun hem yanın­daki yas­tı­ğın üstünü sabırla saran kıpır­tı­sız bir toz kap­la­mıştı.

O an ikinci yas­tıkta da bir baş çukuru fark ettik. Hava­daki toz burun delik­le­ri­mize giri­yor, kuru­tup yakı­yordu. Biri­miz çukur­dan bir şey aldı. Dik­katle bakınca uzun, demir kırı bir saç teli gör­dük.

İngi­liz­ce­den çevi­ren: Nazlı Tancı

(531)

Yorumlar