Home Bilgi Bankası Edebiyat Yakıp Kül Etmek: Ölüm Döşeğindeki Bir Yazarın İsteklerine Riayet Edilmeli mi?
Yakıp Kül Etmek: Ölüm Döşeğindeki Bir Yazarın İsteklerine Riayet Edilmeli mi?

Yakıp Kül Etmek: Ölüm Döşeğindeki Bir Yazarın İsteklerine Riayet Edilmeli mi?

272
0

Karl Ove Knausgaard’ın amcası, Michel Houellebecq’in annesi, piyanist James Rhodes’un eski eşi, Hanif Kureishi’nin kız kardeşi, Åsne Seierstad’ın The Bookseller of Kabul kitabının merkezindeki aile. Hepsi de yazarlardan yasal yollardan şikâyetçi olup tazminat talep etti.

Blake Morrison

Leh şair Czeslaw Milosz’a bakılırsa bir yazar bir aileye gözlerini açtığında o ailenin sonu gelmiş demektir. Evet, ama ailenin sorunları asıl yazar öldüğünde başlar. Vasiyetler ihtilaflı ve edebi vasilere bırakılan talimatlar da epey kafa karıştırıcı olabilir. Bilgisayarda kalmış veya çekmecede duran yapıtların durumu muğlaktır: Bunları yayımlamak için mi yazdı, yoksa unutmak mı istedi?) Eğer yazar yeterince ünlüyse sorunla boğuşabilecek biyografi yazarları vardır: Bu metinler müşfik bir portre oluşturmakta güvenilir olabilir mi? Yaşarken kontrol yazarlardadır. Hayata gözlerini yumduklarındaysa şöhretlerini korumak başkalarına düşer.

Eşler, çocuklar, avukatlar, yazar ajanları, editörler ya da dostlar… Bu işle görevlendiren vasi her kim olursa olsun, teyakkuzları –mağarayı koruyan ejderhalarınki kadar olmasa da– epey hiddetli olabilir. Yazarların ailelerine bu konularda nadiren nazik davranılır: Kararları ne olursa olsun, yanlış yapmakla suçlanacaklardır. Eğer yazarın isteklerini göz ardı ederlerse, hain olmakla suçlanacaklardır; tıpkı yakınlarda Fransız filozof Michel Foucault’nun bitirmediği ve bu nedenle yayımlanmasını istemediği kitabının basılmasına izin verilmesi örneğinde olduğu gibi. Eğer, fazla sadık olup, yazarın elinden kurtulmayı başarmış ama reddettiği bir metnini yok ederlerse o zaman da cahil veya aptal olmakla suçlanacaklardır. Her halükârda onlara biçilen rolü yerine getiremezler. Yönetmeleri gereken bir tereke1 var: Sözcüklerden oluşan dev bir arazi.

Harper Lee’nin mirasının ne kadar sorumlu bir şekilde idare edildiğini sorgulayan pek çok Alabamalı var.

Edebi vasiyeti idare meselesi yeniden manşetlere taşındı; çünkü Harper Lee’nin 2016 yılındaki vefatından yalnızca sekiz gün önce imzaladığı ve dört yeğeninin adını andıktan sonra edebi vasi olarak kendisine avukat Tonja Carter’ı seçtiği vasiyeti halka açıldı. Bu görevi yıllarca Lee’nin kız kardeşi Alice üstlenmişti; ancak Alice’in 2014’te yüz üç yaşındayken vefat etmesinden sonra kontrol Carter’a geçti. Alice’in ölümünden iki ay sonra bir kasada Tespih Ağacının Gölgesinde’nin “kayıp” elyazmasını bulan, yayımlanması için ayarlamaları yapan da oydu; üstelik Lee’nin 55 yıl boyunca Bülbülü Öldürmek dışında tek bir kitap bile yayımlamamasına rağmen. O zamandan beridir muhtemel bir üçüncü kitaptan bahsediliyor; ancak vasiyetin halka açıklanmasına karşı olan Carter bu konuya henüz bir ışık tutmuş değil. Lee’nin memleketi Monroeville, Alabama’da yaşayan kimi hemşerileri, yazarın böylesi bir vasiyeti imzalamaya salahiyeti olup olmadığını sorguluyor (“Zavallı Nelle, göremiyor ve duyamıyordu; güvendiği herhangi birinin önüne koyduğu herhangi bir şeyi imzalayabilirdi”). Alabama eyaletinin bu konuda yürüttüğü soruşturmanın sonunda Lee’nin bir başkasının suiistimaline maruz kalmadığı ortaya çıktı. Yine de, halen mirasının ne kadar sorumlu bir şekilde idare edildiğini sorgulayan pek çok Alabamalı var.

Byron’un ününü korumak ve üvey kız kardeşi Augusta ile boşandığı eşi Annabella’nın duygularını incitmemek için anıların asla gün yüzüne çıkmaması gerekiyordu.

Edebiyat tarihindeki en kötü yönetim örneği, Byron’un –Missolonghi’deki ölümünden sonra kısa süre içinde Londra’ya ulaşmış olan– yayımlanmamış anılarıdır. Burada üç anahtar isim –veya fail– var: Arkadaşı John Hobhouse (siyasetçi ve yazar), yayıncısı John Murray (Albermarle Sokak’taki evinde bir araya gelmişlerdi) ve İrlandalı şair Thomas Moore (birkaç yıl önce Byron’ın anılarını teslim ettiği kişi). Hobhouse anıları bir çırpıda yok edivermişti. Moore’a kendisinden daha çok güvendiği için içerlemişti ve anıların müstehcen olduğunu duymuştu: Byron’un ününü korumak ve üvey kız kardeşi Augusta ile boşandığı eşi Annabella’nın duygularını incitmemek için anıların asla gün yüzüne çıkmaması gerekiyordu. Moore ise onunla aynı fikirde değildi. Anıları okumakla kalmadı, üstüne üstlük bir de kopyasını çıkardı (orijinal anılar yıllar içerisinde elden ele dolaşırken epey yıpranmıştı). Ona göre dedikodulardaki kadar sert değillerdi. Murray bu konuda Hobhouse’un tarafındaydı. Byron’ın şiirlerini yayımlayarak çok para kazanmıştı ama tehditler, iftira davaları, öfkeli şikâyetler yüzünden başı epeyce ağrımıştı da. Bu yüzden anıları gün yüzüne çıkarmaktan korkuyordu. Olası bir uzlaşı üzerinde müzakere sürüyordu: elyazmalarını korumak ama yıllar sonra açılmak üzere kilit altına almak. Ne var ki, bu gerçekleşmedi. Arkasından iş çevrilen Moore da ümidini kaybetti. Murray’nin -daha önceden anlaştığı- oğlu bir anda ortaya çıkıp elyazmalarını yakmasına yardım etti, Moore’un itirazlarına aldırmamışlardı. Hem orijinal metin hem de temiz kopya dakikalar içinde kül oldu.

Esas kaynaklar yok edilince Hardy’nin yarı kurgusal otobiyografisi/biyografisi kesin bir hakikat statüsüne yükselebilirdi.

Bir kitap yanlış yönlendirme ya da kitlelerin yönlendirilmesi sonucunda yakılıyorsa bunun altında yatan gerekçe öfkedir; ama bir elyazması kül olduysa bunun nedeni korkudur. “Yanlış” ellere geçmesine müsaade etmektense yakmak daha iyidir. Sözüm ona bir itiraf çağı olan günümüzde bile muazzam bir vahşi öfke potansiyeli var; yalnızca mazeretlerin listesi değişti. Eskiden cehalet, alkolizm, mütevazı toplumsal kökenler ya da zihinsel bir hastalık utanç gerekçesi sayılırken, bugünlerdeyse ırkçılık, kadın düşmanlığı, politik aşırılıkları savunmak ya da cinsel istismar olabilir. Günter Grass, yetmişli yaşlarının sonlarına doğru, on yıllarca sakladığı bir gerçeği, yani eskiden SS üyesi olduğunu açıkladığında ciddi bir saldırıya uğramıştı. İtibarı sayesinde temize çıktı. Eğer bu gerçeği ortaya çıkaran bir gazeteci ya da biyografi yazarı olsaydı tartışma çok daha büyük olurdu (hiç şüphe yok ki, Nobel Ödülü’nün geri alınması için çağrı yapılırdı). Ocak ayında, ölümünden yarım yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra, Fransız romancı Louis-Ferdinand Céline’in iğrenç politik görüşleri, dul eşinin avukatının 1930’larda kaleme aldığı ünlü antisemitik metninin yeniden basılması için Gallimard’a izin verince benzer bir tepki yarattı. Yahudi grupların ve tarihçilerin protestolarından kısa süre sonra yazarın medya ilişkilerinden sorumlu kişi, metnin “cinayete azmettirmeyi kutsallaştırma riski” taşıdığını söyleyince Gallimard geri adım attı.

“Biyografiye hayır” diyen yazarlar bile ara sıra vasilerinin kulağına kar suyu kaçırabilir. George Orwell ve W. H. Auden (sonuç başarısız olsa da) bu talepte bulunan yazarlar arasındaydı.

Metinler ciddi yaralar açabilir. Stephen Fry’ın söylediği gibi: “Belki sopalar ve taşlarla kemiklerimi kırabilirsiniz ama beni her daim incitecek olan sözcüklerdir.” Geçtiğimiz yıllarda pek çok kurban, bir romandaki ya da anılardaki sözcüklerin onları ya da ailelerini incittiği gerekçesiyle şikâyetçi oldu: Karl Ove Knausgaard’ın amcası, Michel Houellebecq’in annesi, piyanist James Rhodes’un eski eşi, Hanif Kureishi’nin kız kardeşi, Åsne Seierstad’ın The Bookseller of Kabul kitabının merkezindeki aile. Hepsi de yazarlardan yasal yollardan şikâyetçi olup tazminat talep etti. Basılı satırlar üzerinde şimdiye değin hiç böyle öfkeyle hak iddia edilmemişti. Bazen de bütün bir topluluk mağdur olduğunu iddia etti. Hallencourt sakinleri, Édouard Louis’nin The End of Eddy kitabındaki resmedilme biçimlerinden ötürü epey mutsuz olmuştu. Louis’nin annesi eleştirenlerin başını çekiyordu. “Yaptığı doğru değil,” demişti bir muhabire. “Bizi geri kafalı hödükler gibi resmetti.”

İfade özgürlüğünü savunmada gözü pek olan yazarlar bile ışıklar onlara çevrildiğinde taraf değiştirebilir. “Biyografiye hayır” diyen yazarlar bile ara sıra vasilerinin kulağına kar suyu kaçırabilir. George Orwell ve W. H. Auden (sonuç başarısız olsa da) bu talepte bulunan yazarlar arasındaydı. İnsan yaşlandıkça ilişkilerini düzeltmek için bir istek duymaya başlıyor: Hem (vasiyet hazırlayarak) iş hem (düşüncesizliğinin kanıtlarını yok ederek) aşk ilişkilerini. Thomas Hardy’nin utanca yol açacak bir biyografi yazılması sorununa bulduğu çözüm, ölmeden önce ikinci eşi Florence’a “hakiki” bir biyografi yazdırmaktı. Florence’la “düşüncesiz, küçümseyici, tekdüze, önemsiz, provokatif ya da herhangi bir şekilde sorunlu” olan gerçekleri göz ardı etmesini gerektiren özel bir anlaşma imzalamışlardı. Sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen yakınları yanılıyordu. Bir noktada (bu görevi üstlenemeyeceğinden endişelenen) Florence, yardımını istemek üzere yazdıklarını T. E. Lawrence’a gösterdi. Gelgelelim, gerçekler iki ciltlik Life’ın [Hayat] yayımlanmasından on yıl sonrasına kadar gizli kalmaya devam etti. Tüm bunlar olup biterken, Hardy’nin ölümünden kısa süre sonra Florence, yazarın bizzat yakmadığı ne kadar mektup ve defter varsa hepsini küle çevirmişti. Bahçıvanları Bertie Stephens ona yardım etmeyi teklif ettiğinde “Bu işi kendi başına yapmak için ısrar etti ve bütün kâğıtlar yok oldu. Tek bir kupür ya da sözcük bile kalmadığından emin olmak için külleri tırmıkla eşeledi.” Esas kaynaklar yok edilince Hardy’nin yarı kurgusal otobiyografisi/biyografisi kesin bir hakikat statüsüne yükselebilirdi. “Hatırlanması istenenler hatırlanmalı,” demişti Philip Larkin ve “unutulması istenenler de unutulmalı.”

Henry James, arşivini “devasa bir şenlik ateşi”nde yakan isimlerden sadece biriydi.

Larkin, “Max Gate’in2 arka bahçesinde dumanın nasıl dalgalar halinde yükseldiğini” hayal ederek Hardy’nin aldığı karardan büyülenmişti. 1985’te vefat ettiğinde Hardy örneğini izledi ve hayat arkadaşı Monica Jones’tan –“bir tür muazzam homurdanma kitabı” diye adlandırdığı– günlüklerini yok etmesi rica etti; Jones bunu yapamayacak kadar hastalandığındaysa görevi sekreteri Betty Mackereth’in üstlenmesini istedi. Yıkım aleti bir kâğıt imha makinesiydi; düzinelerce A4’e dökülmüş günlükler, Hull Üniversitesi’nin kazan dairesinde yakılmadan önce makineden geçirilmişti. Bu kıyımdan yalnızca kapaklar kurtulmuştu. “Unufak edilmiş parçalara yardım elimi uzatamadım,” diye itiraf etmişti Mackereth, Larkin’in biyografisini kaleme alan Andrew Motion’a, “Çok mutsuzdular. Gerçekten çaresizdiler.”

Henry James, “kişisel ve özel belgeleri hiçbir tesadüfün ve hatta hiçbir vasinin merhametine bırakmama yasası” dediği kuralı izleyerek, arşivini “devasa bir şenlik ateşi”nde yakan isimlerden sadece biriydi. Tek isteği, “ölümünden sonra ortaya çıkabilecek olası bir istismarcıyı tek kelimeyle hayal kırıklığına uğratmak”tı. Aspern’in Mektupları romanında Venedik’e gidip ünlü Amerikalı şair Jeffrey Aspern’den geri kalan edebi metinleri ele geçirmek için şairin artık yaşını başını almış eski sevgilisinin evine kiracı olarak yerleşen “alçak bir yayıncı” tiplemesini anlatır. James bu temaya daha sonra “The Real Right Thing” öyküsünde geri dönmüştü. Bu defa, yazarın ölümünden sonra peyda olmuş istismarcı o kadar da vicdansız değildir; ünlü romancı Ashton Doyne’un dul eşi tarafından eşinin terekesini incelemek üzere davet edilmiştir. Doyne’un hayaletinin geri dönmesi durumu onaylamadığının belgesidir; hem dul eşi hem de yardımcısı yazarın onları uyardığına ikna olup geri adım atar: hayatın külleri Hayat’ta eşelenmemelidir.

Eugene O’Neill yazdığı pek çok oyunun kıymetli olduğundan şüphe duyuyordu…

Söz konusu yazarların etkilerini mezardan da sürdürebilmesi bir kurgu değildir; çünkü göçüp gitmiş olmaları, geleceklerini kurcalamalarını engellemez. Samuel Beckett hayatı boyunca oyunlarının yeni prodüksiyonlarını denetleme hususunda çok dikkatliydi: Sahne yönetimi kendisine mektup yoluyla bildirilmeliydi. Beckett’ın vefatından sonra yeğeni Edward Beckett da aynı şeyi yapmaya devam etti. 1994’te Deborah Warner’ın Londra’daki Garrick tiyatrosunda sahnelenecek Adımlar’ın prodüksiyonunu engellemişti. O zamandan beri Godot’yu Beklerken’de müzik ya da kadın oyuncu kullanılmasına, oyuna ırk “zerk edilmesine” karşı ve bunların hepsini yasaklamış durumda.

Edward Beckett, amcasına göre doğru olanı yapıyor. Ne var ki, yazarlar genellikle kendi çalışmalarının ya da miraslarının nasıl korunması gerektiğine dair kötü kararlar verirler. Eugene O’Neill yazdığı pek çok oyunun kıymetli olduğundan şüphe duyuyordu; üçüncü eşi ve edebi vasisi Carlotta Monterey’in çabaları sayesinde pek çok elyazması kurtarıldı ve yirmi beş yıl ambargo koyduğu başyapıtı Long Day’s Journey into Night ölümünden kısa süre sonra yayımlandı.

Arkadaşı Max Brod, Kafka’dan “gelen tek bir kâğıt parçasını, hatta bir kartpostalı bile yok etmemişti”

Elimizde bir de Foucault örneği var. 1984’te vefat ettiğinde, temel çalışması Cinselliğin Tarihi’nin dördüncü cildinin yalnızca bir elyazması vardı; ancak bu çalışma Etin İtirafları adı altında yayımlandı. Filozof Frédéric Gros, bu cilt için kaleme aldığı önsözde, Foucault açık bir biçimde karşı olmasına rağmen “Michel Foucault’nun yayın haklarını elinde tutan kişilerin bu önemli çalışmanın yayımlanmasının zamanının geldiğini ve koşulların uygun olduğunu düşündüğünü” söylemişti. Foucault, dostlarına “Pas de publication posthume”3 demişti. “Bana Max Brod-Kafka numarası çekmeyin.” Belki de oyun oynayan Foucault’ydu; çünkü Brod, bir yazarın isteklerini ihlal etme hususundaki en meşhur vasi örneğidir. “Sevgili Max,” diye yazmıştı Kafka tüberkülozdan vefat etmeden önce, “Geride bıraktığım her şeyin, günlüklerin, elyazmalarının, bana gelen mektupların, benim gönderdiğim mektupların, taslakların, vd. şeylerin… kesinlikle yakılması ve okunmaması gerekiyor.” Ne var ki Brod, Kafka’ya bu isteğine uymayacağını zaten söylemişti. “Üstüne gölge düşmeyen arkadaşlıkları” boyunca Brod, Kafka’dan “gelen tek bir kâğıt parçasını, hatta bir kartpostalı bile yok etmemişti” ve şimdi de böyle bir şey yapmaya hiç niyeti yoktu. Brod olmasaydı Dava, Şato ve Amerika asla gün yüzü göremezdi.

Kölece bir sadakat, bir vasinin izleyebileceği rotalardan yalnızca biri; edebiyat namına ihanet etmekse bir diğeri. İşin içine her biri kıskanç bir şekilde yazar üzerinde hak iddia eden birkaç kişi girdiğindeyse durumlar çok daha karmaşık bir hal alır. Emily Dickinson’ın vefatından sonra başına gelenler gerçekten can sıkıcıdır. Dickinson, kız kardeşi (ve terekesini bıraktığı) Lavinia’dan özel belgelerini yok etmesini istemişti; ama birçoğu sandıklara kilitlenmiş ve küçük kitapçıklara nakşedilmiş şiirleri anlaşmaya dahil değildi. Bunları yayımlatmak isteyen Lavinia, öncelikle erkek kardeşi Austin’in eşi Susan’ın kapısını çaldı. Ne var ki, uzun yıllar boyunca Emily’nin sırdaşı, akıl hocası ve ilham kaynağı olan Susan bu konuda ayak diremeye başladı. Bu yüzden Lavinia da (onunla hiç tanışmamış olmasına rağmen) Emily’yi idolleştirmiş Mabel Loomis Todd’a başvurdu. Susan, anlaşılabilir nedenlerle ondan nefret ediyordu; çünkü Mabel, Austin’in sevgilisiydi. Şiirler Mabel’la birlikte –Emily’nin bir münzevi olduğu mitinin oluşmasında parmağı olan ve Susan’la yakın arkadaş olduklarının üzerine perde çeken– Thomas Higginson tarafından ortak bir şekilde yayıma hazırlandı. Terekenin sahibinin kim olduğuna (hangi tarafın Emily’nin haklarına sahip olduğunu iddia etmek için daha iyi bir nedeni vardı ki?) ilişkin kan davası bir sonraki nesle bile sıçradı. Susan ve Mabel’ın kızları, birbirine rakip edisyonlar hazırladı. Aslına bakılırsa Dickinson’ın ardından bıraktığı şiirlerin hak sahipleri ikiye bölünmüştü. 1955’te bir araya gelip tek bir edisyon hazırladılar.

Benzer bir rekabet Robert Louis Stevenson’ın ölümünden sonra baş göstermişti; ancak bu defa suçun büyük kısmı yazarındı. Aslında yazar, biyografisinin dostu W. E. Henley tarafından yazılmasını planlamıştı. Daha sonradan vasiyetine bir ek yaparak onun yerine eşi Fanny’nin bu işi üstlenmesini talep etti. Ardından bir kez daha fikrini değiştirip eleştirmen Sidney Colvin’in görevi üstlenmesini istedi. Nihayetinde kitabı Stevenson’ın kuzeni Graham Balfour tamamladı. Dokunaklı biyografisi Henley dışında herkes tarafından beğeniyle karşılandı. Henley, iğneleyici yazısında Balfour’un çizdiği Stevenson portresini “gerçek bir adamın oyun hamurundan kötü bir taklidi” olarak betimlemişti.

John Updike’ın müthiş biyografisini kaleme alan Adam Begley yazarın ilk eşi Mary’ye yardımları için teşekkür eder; ama ikinci eşi Martha’nın yardımlarından söz etmez.

Eşinin evlenmeden önceki hayatının gözler önüne serilmesi, Florence Hardy için olduğu gibi, Fanny Stevenson için de hassas bir meseleydi. Gerçekçi olma ödevi ile –bazı gerçeklerin yazılmaması ya da üzerinde oynanmasını tercih edebilecek– dul bir eşin varlığı, pek çok biyografi yazarının karşı karşıya kaldığı bir ikilemdir. Ne kadar açık fikirli olursa olsun, yazarın önceki partnerine asıl aşkı ya da ilham kaynağı muamelesi yapmak, sevgilisini yeni kaybetmiş bir partnerin canını sıkabilir. Mahremine önem verdikleri ve söyleşi vermekten çekindikleri için işbirliği yapmak istemeyenler daha da temkinli olabilir. John Updike’ın müthiş biyografisini kaleme alan Adam Begley yazarın (“ilk söyleşimizden beri bana ilham veren” diye andığı) ilk eşi Mary’ye yardımları için teşekkür eder; ama ikinci eşi Martha’nın yardımlarından söz etmez.

Daha geniş bir okur kitlesine seslenmek için hazırlanan kapaklar, Plath’ın eserinin ciddiyetini ve önemi değersizleştirme riski taşımaktadır.

Sevgilisini kaybetmiş bir eş aynı zamanda yazarın edebi vasisiyse işler daha da karışır. T. S. Eliot’ın ikinci eşi Valerie, Peter Ackroyd’un Eliot’ın çalışmalarından “eleştirel bir bağlamda adil yorumlar yapmak dışında” alıntı yapmasını yasaklamıştı. Mesaj açıktı: Yazar hakkındaki hiçbir detay şiirlerinin önüne geçmemeliydi. Valerie, işbirliği yapmayı reddederken yalnızca eşinin biyografi yazılmaması hususundaki isteğine sadık kalmıyordu; aynı zamanda ciltlerce mektubu içeren kendi projesi için materyalleri saklıyordu. 2012 yılında vefat ettiğinde mektupların yayımlanması halen devam ediyordu. Onu, Ackroyd’un biyografisi kadar sinirlendiren bir başka şey de Michael Hastings’in sonradan film de olan oyunu Tom and Viv idi. Bir de bu oyunun ortaya çıkmasına yol açan düşünceler: Eliot ilk eşi Vivienne’i bir akıl sağlığı kurumuna kapattırmıştı; Çorak Ülke’de övgüyle bahsettiği Vivienne’in ta kendisiydi bu. Eliot, soğuk, acımasız ve bencil bir adamdı. Belki de Vivienne’in eşinin tutkuyla ve “sonsuza dek” sevdiği tek kadın olduğu gibi bir fikrin öne sürüldüğünü düşünmüş olabilir.

Yine de ona göre günlükler, yayımlanmak niyetiyle kaleme alınmış şiirlerin aksine, herkesin (en azından iki çocuklarının) okuması gereken bir şey değildi. Dahası, Plath’ın ölümünden sonra edindiği şöhreti idare etme biçimine yönelik bütün eleştirilere rağmen, Plath’ın yapıtının yakın zamanlardaki sunulma biçiminin sorumlusu Hughes değildir. Mektuplarının geçen yıl İngiltere’de yayımlanan edisyonunun kapağında şairin bikinili bir fotoğrafı var; Sırça Fanus’un 2013 yılında yayımlanan özel anı edisyonunun kapağında makyaj yapan bir kadın var; Hughes’un seçtiği şiirlerin yayımladığı 2004 edisyonunda Plath’in omuzlarını açıkta bırakan mayolu bir fotoğrafı yer alıyor. Plath’in bu şekilde cinselleştirilmesine yönelik bazı tepkiler oldu. Yine de daha geniş bir okur kitlesine seslenmek için hazırlanan kapaklar, Plath’ın eserinin ciddiyetini ve önemi değersizleştirme riski taşımaktadır: Bunlara müsaade edenin Hughes olduğuysa şüphelidir. Hughes yaşarken yayımlanan ve Plath’ın seçme şiirlerinden oluşan orijinal 1985 edisyonu düz bir kapaktan ibarettir.

“Ölüyorum,” demişti Hamlet Horatio’ya. “Sense yaşıyorsun. Beni ve amacımı herkese anlat.” Pek çok edebi vasi için bir yazar adına doğru şeyi yapmak can sıkıcı bir iştir: Basılan kopyaları saklamak, yayın hakkı gelirlerinin peşine düşmek, mektuplara yanıt vermek, elyazmalarını satmak, izin ücretlerini fiyatlandırmak ve genellikle yazar artık takip etmese bile marka adını korunmasını sağlamak. Bunlar az buz iş değil. Görevler en iyi ihtimalle kadir kıymet bilmez (sizi görevlendiren kişi minnettarlığını göstermek üzere etrafınızda değildir artık) ve en kötü ihtimalle de etik bir kâbustan ibarettir. Yazarlar, yaşarken uğraşması yeterince zor insanlardır ve öldüklerinde işler hiç de kolaylaşmaz.

Çeviren: Utku Özmakas

1 Yazar burada aynı anda hem “tereke” hem “emlak” hem de “mülk” anlamına gelen “estate” sözcüğünü kullanıyor. -ç.n.

2 Hardy’nin Dorchester’daki evi. -ç.n.

3 (Fr.) “Ben öldükten sonra bir şey yayımlamak yok.” -ç.n.

(272)

Yorum yaz