Home Hayat Yalnızlığın Kaç Megapiksel / Çevrimiçi Dünya
Yalnızlığın Kaç Megapiksel / Çevrimiçi Dünya

Yalnızlığın Kaç Megapiksel / Çevrimiçi Dünya

895
0

Sosyal ağlarda neyin gerçek neyin sahte olduğu hep bir soru işareti. Özellikle bireyin başkaları tarafından beğenilme ve takdir edilme isteği gerçek kimliklerin ortaya konmasında bir engel olabilmekte.

Rojda Alak

Modern dünyanın inşa ettiği tekno-kültür, insanı giderek yalnızlaştırıyor, gerçekten daha gerçek olan simülasyonu hayata geçiriyor. Gerçek dünya ve gerçek deneyimler öteleniyor. Her şey gerçeğe benzetim olan sanal dünya üzerinden kurgulanıyor ve yaşanıyor. Var olmayla ilgili gerilimler, çelişkiler, kaygılar sanal gerçeklik üzerinden yatıştırılıyor. Sanal alanın çekiciliği giderek artıyor çünkü dokunulmaz ve kurgusal bir özelliğe sahip. Birey kendini göstermek istediği kimlikte kurgulayıp sunabiliyor. Üstelik kontrolü de kendisi sağlıyor.

Küresel kapitalizmde belirsizliğin artmasına bağlı olarak kimlik arayışı giderek ön plana çıkıyor. İnternet ortamı ve sanal ağlar kullanıcılara bir kimlik oluşturma ve var oluşunu istediği şekilde biçimlendirdiği bu kimlik üzerinden sunma imkânı sağlıyor. Kullanıcı sanal ortamlarda bir nevi toplumsal görünürlük sağlıyor. Başkalarının zihninde bir tasarım olarak var olmaya çalışıyor. George Berkeley’e göre, “Var olmak algılanmış olmaktır, mühim olan maddi varlık yani nesnenin kendisi değil o varlık hakkında zihinde yaratılan tasarımın kendisidir.”

TÜİK 2015 verilerine göre internet erişimi olan bireylerin yüzde 77’si interneti sosyal ağlara katılmak amacıyla kullanıyor. Türkiye’de 42 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı var. Twitter kullanıcı sayısı 12 milyon, facebook 37 milyon ve instagram kullanıcısı 22 milyon.

Niedzviecki, Dikizleme Günlüğü kitabında internetin hayatımızı kamuya açmak için yeni olanaklar sunduğunu ve böylece hep biraz daha görmeye ve görünmeye çalıştığımızı söylüyor. Kahve içerken, yürürken, duşta, tuvalette, pijamalarımızla cici ciciyken, kaslarımızı şişirirken, yağmurda çamurda, işimize başladığımız o ilk anda ve işten dönerken kameralarımız hep iş başında. Bir tuşla hayatımızı fragmanlar halinde başkalarına sunuyoruz. Her anımız megapiksellerle çözünerek başkalarının seyrinde ihtişama kavuşuyor. Niedzviecki şöyle devam ediyor: “Kendimizi izlenir kıldığımızda, insanların bizimle ilgili yorum yapmasını sağladığımızda belki ironik ama birey olduğumuzun bilincine varıyoruz. Dikizlenerek, ne kadar özel ve ne kadar farklı olduğumuzu başkalarına göstermek istiyoruz.” Günlük ilişkilerde benliğin sunumu olarak tanımladığımız bu durum benliğin reklamına dönüşüyor. Yani aslında durmadan çektiğimiz fotoğraflar, tekrar tekrar dönüp baktığımız beğeni sayıları kendi varoluşumuzu duyumsayıp rahatlamaya dönük refleksler. Instagramda ya da Facebookta bir fotoğraf paylaşmak gerçek hayatta dışarı çıkmaktaki görünürlükten daha kolay. Çevrimiçi yapılan kendini sunum, iletişimin senkronik olmamasından ve sözlü iletişimin sözlü olmayan iletişimden daha fazla kontrol edilebiliyor olmasından dolayı yüz yüze ilişkiye oranla özdenetime daha müsait. Çünkü gerçek hayatta her şey bir olasılık ve kontrol bizim elimizde değil. Bu da bizde kaygı uyandırır. Oysa sanal dünya ve sosyal ağlar konforlu çünkü oturduğumuz yerden istediğimiz görünüşü seçerek çevrimiçi dünyada var olabiliriz. Üzgünken, gülümseyen bir selfie ile gerçekliğe meydan okuyabiliriz.

Selfienin hayatımıza bir anda girmesi hiç tesadüf değil, ardında küresel sermaye var, tüm dünyada popüler hale gelmesi 2014 yılının Mart ayında gerçekleştirilen 86. Oscar Ödül Töreni’nde gecenin sunucusu komedyen Ellen DeGeneres’in, seyircilerin arasına girerek ünlü oyuncularla birlikte çektiği selfie fotoğraf ile olmuştur. Bu fotoğraf ile aynı zamanda bir Twitter rekoru kırılmıştır. DeGeneres’in Twitter hesabından paylaştığı fotoğraf sadece 45 dakika içinde 750 bin kere paylaşılarak, toplamda 2 milyondan fazla kez retweet edilmiştir. Daha sonra çekilen bu selfie fotoğrafın aslında Samsung’un reklam kampanyası olduğu ve bu kampanya için 20 milyon dolar harcandığı ortaya çıkmıştır.

Deloitte’nin 2015 sonuçlarına göre, Türkiye akıllı telefon kullanımı bağımlılığında 1. sırada.

HTC araştırmalarına göre, Türkiye’ de erkekler kadınlara göre daha çok selfie çekimi yapıyor. Yalnız çekilen selfieler çoklu selfielerden daha fazla ve çoklu çekimler en çok Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden paylaşılıyor.

Uluslararası danışmanlık şirketi Deloitte’nin 2015 sonuçlarına göre, Türkiye akıllı telefon kullanımı bağımlılığında 1. sırada. Her iki kişiden biri 15 dakikada bir telefonunu kontrol ediyor. Aynı araştırmaya göre akıllı telefonla fotoğraf çekenlerin oranı yüzde 98 ve her iki kullanıcıdan biri çektiği fotoğrafları sosyal medyada paylaşıyor. Toplu taşımalarda akıllı telefon kullanım oranı ise yüzde 77.

Nasıl oluyor da karanlık bir sokaktaki apartman ışıkları gibi görünür olma arzusu, ışıklar söndüğünde yok olacağımızı bildiğimiz halde bu kadar vazgeçilmez? Popüler kültürün bize dayattığı ilgi çekme ve farkına varılma arzusu selfienin hayatımızın vazgeçilmezi olmasına neden oldu. Bunun yanında kişi kamera özellikleri ile kendini istediği biçime sokabiliyor. Söz gelimi yüzündeki kırışıklıkları giderebiliyor, boyunu uzatabiliyor, daha zayıf ve fit bir görüntü oluşturabiliyor. Bu işin sadece fiziksel tarafı. Sosyo-kültürel olarak da mekânları benlik aracı olarak kullanabiliyor. Bu sebeple sosyal ağlarda neyin gerçek neyin sahte olduğu hep bir soru işareti. Özellikle bireyin başkaları tarafından beğenilme ve takdir edilme isteği gerçek kimliklerin ortaya konmasında bir engel olabilmekte.

Niedzviecki’ye göre ise bu sorunun cevabı “kendini görünür kılmak” değil sadece. Ona göre, “Toplumun artık doyuramadığı birtakım ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalışıyorlar.” İhtiyaçların tatmin edilememesinin nedeni ise toplumun giderek bürokratik bir yapıya bürünmesidir.

Teknolojinin getirisi olan ve bireyleri birbirinden koparıp ellerindeki cihazlara hapseden modern dünya, insanları birbirinden ve gerçeklik duygusundan koparıyor. Artık insanlar insanlar tarafından değil nesneler tarafından kuşatılmış durumda. “İnsan insanın aynasıdır” sözü miadını doldurdu. Cümlelerimiz kısaldı. Yine yapılan bir araştırmaya göre 2000lerden sonra gündelik dilimizde en çok kullandığımız sözcükler, “aynen”, “hayırlısı”, “tabi ki de”, “kısmet” , “kesinlikle”, “yapacak bir şey yok”. Bu sözcükler iletişimi geliştirme konuşmayı sürdürme değil de daha çok konuyu kapatma hatta geçiştirme olarak algılansa da dilimize pelesenk olmuş durumda. Sanal dünyanın emojileri, beğenme tuşları insanların duygu ve düşüncelerini sözel ifade etme biçimi de etkilemiş durumda. Son zamanlarda, sosyal medyada hazır olarak önümüze serilen duygu ifadeleri kendi duygumuz üzerinde düşünme ve yazma zahmetinden de kurtarıyor bizi. Böylece giderek daha az düşünen ve daha az hisseden varlıklara dönüşüyoruz. Gerçek dünyada başımıza gelebilecek olası çatışmalar üzerine düşünme, çözüm arama, emek harcama, değişim ve dönüşüm yaratma sanal dünyanın bize sunduğu kolay etkileşimler, eğlenceli dakikalar ve kontrollü risk düşünüldüğünde, hiç de cazip gelmiyor. Bu yüzden giderek ekranlarımıza gömülüp, korunaklı sanal kimliklerimizin gölgesinde kendimize ve bir başkasına çarpmadan yaşamayı tercih ediyoruz. Sartre, “Kendimizi herhangi bir yalnızlıkta değil, yolda kentte, kalabalığın ortasında, eşyada, insanda ortaya çıkarıyoruz” der. Sartre bunları söylerken insanı bir özne olarak kurgular. Oysa insan simülasyon dünyasının belirlenmiş sınırlarında tercihlerini kendisi yaratmıyor, onun için kurgulanmış sanal gerçeklikte yine ona sunulanın sınırlılığında bir dünyayı yaşıyor. İnsan nesneleşiyor.

Kişilikler değil görüntüler önem kazanıyor. Herkes durmadan birilerine benzemeye çalışıyor ve sokaklar simülasyon labirentleri gibi aynılaşan insanlarla doluyor.

Sonuç olarak modern çağın tekno-kültüründe gerçeklik duyumu giderek yitiyor. İnsanlar arasındaki etkileşim azalıyor ve böylece her gün bir diğer güne benziyor. İçimizi sürekli bir eksiklik duygusu kaplıyor. Depresyona giren insan sayısı çoğalıyor. Kişilikler değil görüntüler önem kazanıyor. Herkes durmadan birilerine benzemeye çalışıyor ve sokaklar simülasyon labirentleri gibi aynılaşan insanlarla doluyor. Mimikler azalıyor yüzler bakışlar tıpkı bir robot gibi mekanikleşiyor. Duygularımız ölüyor. Bizde heyecan ve duygu uyandıracak arayışlarımızın karşılığı yorgunluk olarak dönüyor. Öyle ya da böyle hepimizin bir parçası olduğu çevrimiçi dünyada, “Eskiden her şey daha güzeldi” dediğimiz anlar da çoğalıyor. Ve hepimizin ortak derdi aynı cümlede karşılığını buluyor: “Çok yalnızım.”

Son sözü varoluşçuluğun büyük düşünürü Sartre’a bırakıyorum. “Modern çağın insanı gerçi çok şeyi kazandın ama her şeyi yitirmek tehlikesi içindesin. Bütün evreni ele geçirme sevinci içindesin ama kendini yitirmek üzeresin. Senin çok şeyini aldılar ama bir tanesinin alınmasına izin verme, kendi gerçek var oluşun. Kolektif yaşamanın yürüyen şeridi üzerine bir paket gibi bırakılmaya razı olma. Kendi yaşamına kendin biçim ver.”

(895)

Yorum yaz