Home Bilgi Bankası Edebiyat Yaz, Oku, Yeniden Yaz
Yaz, Oku, Yeniden Yaz

Yaz, Oku, Yeniden Yaz

831
0

Genel­likle oku­mak yaz­mak­tan önce gelir. Nite­kim yazma dür­tüsü nere­deyse her zaman oku­makla alev­le­nir.

Susan Sontag

Roman oku­mak bana pek ola­ğan bir etkin­lik gibi gelir, öte yan­dan roman yaz­mak da bir o kadar tuhaf… En azın­dan okuma ve yaz­ma­nın nasıl sıkı sıkıya bir­bi­rine bağlı oldu­ğunu hatır­la­yana kadar böyle düşü­nü­rüm. (Burada bey­lik genel­le­me­ler yap­ma­ya­ca­ğım. Sadece bir­kaç görüş belir­te­ce­ğim.)

Önce­likle yaz­mak belirli bir yoğun­luk ve dik­katle okuma sana­tı­dır. Kendi yaz­dık­la­rı­nızı oku­mak ve iyi olup olma­dık­la­rını gör­mek için yazar­sı­nız. Ki hiç­bir zaman tat­min olmaz­sı­nız, dola­yı­sıyla yaz­dı­ğı­nızı yeni­den yazar­sı­nız – bir kez, iki kez, yeni­den oku­maya kat­la­na­bi­le­ce­ği­niz bir şeye dönü­şene dek. İlk ve belki en katı oku­ru­nuz ken­di­niz­si­niz: “Yaz­mak kendi ken­dini yar­gı­la­mak­tır” diye yaz­mış­tır bir kita­bında Ibsen. Yaz­mak hep yeni­den oku­mak­tır, aksini düşün­mek zor.

Peki yaz­dık­la­rı­nız kayıt­sız şart­sız hep kötü müdür? Bazen orta­la­ma­nın üstünde bir şey çıkar. Ama bu da demek olu­yor ki, yazar daha yakın­dan bak­tı­ğında, sesli oku­du­ğunda –yani bir daha oku­du­ğunda– yaz­dık­ları daha iyi ola­bi­lir. Yazar iyi şey­ler ortaya koy­mak adına kan ter içinde kal­malı demi­yo­rum. “Çaba har­can­ma­dan yazıl­mış eser­ler genelde keyif alın­ma­dan oku­nur” der Samuel John­son, ki bu cümle yazarı kadar çağ­daş beğe­ni­ler­den uzak­tır. Elbette çaba har­can­ma­dan yazıl­mış pek çok şey de pekâlâ keyif vere­bi­lir. Ama önemli olan, genelde yaza­rın daha içten ve daha az işlen­miş eser­le­rini oku­mayı ter­cih eden oku­run yar­gısı değil, tat­min olmama ustası yaza­rın has­sa­si­ye­ti­dir. Daha ilk oku­mada çok çaba sarf etme­den metni bu aşa­maya geti­re­bi­li­yor­sam daha da iyi ola­maz mı, diye düşü­nür yazar.

Yeni­den yazma –ve yeni­den okuma– yorucu ola­bi­lir ama aslında yaz­ma­nın en keyifli tara­fı­dır. Bazen keyifli tek tara­fı­dır. Kafa­nızda bir “ede­bi­yat” fik­riyle yaz­maya koyul­mak göz kor­ku­tucu ve yıl­dı­rı­cı­dır. Don­muş bir göle atla­mak gibi­dir. Ama sonra uğra­şı­la­cak, geliş­ti­ri­le­cek, düzen­le­ne­cek bir şey­ler ortaya çık­tı­ğında ılık sulara açı­lır­sı­nız.

Susan Son­tag (1933-2004)

Diye­lim ki yaz­dık­la­rı­nız bir şeye ben­ze­medi. Ama en azın­dan onarma şan­sı­nız var. Daha açık olmaya çalı­şır­sı­nız. Ya da daha derin. Ya da daha ince­likli. Ya da daha ayrıksı. Dün­yaya sadık olmaya çalı­şır­sı­nız. Kita­bın daha kap­sa­yıcı, daha inan­dı­rıcı olma­sını ister­si­niz. Ken­di­nizi ken­di­niz­den çekip almak ister­si­niz. Kitabı o inatçı zih­ni­niz­den çekip çıkar­mak ister­si­niz. Nasıl ki hey­kel mer­mer küt­le­sine gömü­lüyse, roman da zih­ni­nize gömü­lü­dür. Onu özgür­leş­tir­meye çalı­şır­sı­nız. Sayfa üze­rin­deki ber­bat şey­leri kafa­nızda tasar­la­dı­ğı­nız hale getir­meye çalı­şır­sı­nız. Cüm­le­leri tek­rar tek­rar okur­su­nuz. Yaz­makta oldu­ğum kitap bu mu? Hepsi bu kadar mı?

Ya da diye­lim ki iyi gidi­yor; zira bazen iyi git­tiği de olur (arada bir öyle olmasa kafayı yer­si­niz). İşte tam burada dün­ya­nın en yavaş yazan insanı ya da en kötü dak­ti­log­rafı olsa­nız bile, keli­me­ler bir dizi halinde kâğıda akar ve devam etmek ister­si­niz, sonra yeni­den okur­su­nuz. Tat­min olmaya cüret ede­me­ye­bi­lir­si­niz ama bir yan­dan da yaz­dık­la­rı­nız hoşu­nuza gider. Bir bakar­sı­nız ki say­fada gör­dük­le­ri­niz­den keyif alı­yor­su­nuz. Bir oku­run aldığı keyif­tir bu.

Niha­ye­tinde yaz­mak bir şekilde ken­di­nizi ifade etmek için ken­di­nize ver­di­ği­niz bir dizi izin­dir. Yarat­mak. Sıç­ra­mak. Uçmak. Düş­mek. Ken­di­nize ait bir anlatma biçimi bul­mak, bunda ısrarcı olmak, yani kendi içsel özgür­lü­ğü­nüzü bul­mak. İşi ken­dini para­la­maya var­dır­ma­dan ken­dine karşı katı olmak. Yeni­den oku­mak için sık sık ara ver­mek. Yolunda git­ti­ğini (ya da fena git­me­di­ğini) düşün­meye baş­la­dı­ğı­nızda hiç boz­ma­dan yaz­maya devam etmek. İlha­mın dürt­me­sini bek­le­me­mek.

Romanı asla biti­re­meme kor­kum­dan ve umut­suz­lu­ğum­dan haber­dar olan Los Angeles’taki düşün­celi bir arka­da­şım, roma­nın geri kala­nı­nın yazıl­ma­sında bana yar­dımcı olmak için izne ayrı­lıp New York’a gel­meyi ve ihti­yaç duy­du­ğum süre boyunca benimle kal­mayı tek­lif etmişti.

Kör yazar­lar yaz­dır­dık­ları şey­leri yeni­den oku­ya­maz. Belki bu, yazı­la­rını önce kafa­la­rında tasar­la­yıp sonra kâğıda geçi­ren şair­ler için daha az önem­li­dir (şair­le­rin kulağı nesir yazar­la­rına göre daha iyi­dir). Ama kişi­nin göre­mi­yor olması metni göz­den geçir­me­diği anla­mına gel­mez. Milton’ın kız­la­rı­nın, Kayıp Cen­net’in yazıl­dığı her günün sonunda metni baba­la­rına baş­tan sona yük­sek sesle oku­duğu, sonra da baba­la­rı­nın düzelt­me­le­rini not aldık­ları haya­li­mizde can­lan­mı­yor mu? Ama bir söz­cük mah­ze­ninde çalı­şan nesir yazarı her şeyi aklında tuta­maz. Yaz­dık­la­rını gör­mesi gere­kir. Hatta en üret­ken yazar­lar bile böyle bir hisse kapı­la­bi­lir (bu yüz­den Sartre görme yeti­sini kay­bet­ti­ğinde yazar­lı­ğı­nın bit­ti­ğini duyur­muş­tur). Hey­betli, muh­te­rem Henry James’in Lamb House’taki oda­sında volta ata­rak The Gol­den Bowl’u sek­re­te­rine yük­sek sesle dikte etti­ğini düşü­nün. James’in son ese­rini ne güç­lük­lerle dikte etmiş ola­bi­le­ceği bir yana, 1900 model Reming­ton dak­ti­lo­nun yapa­cağı gürültü de bir yana, James’in yazı­lan­ları yeni­den oku­du­ğunu ve bon­körce düzelt­me­ler yap­tı­ğını düşü­ne­mez miyiz?

İki yıl önce kan­sere yaka­lan­dı­ğımda sonuna yak­laş­tı­ğım Amerika’da’ya ara ver­mek zorunda kal­dım. Romanı asla biti­re­meme kor­kum­dan ve umut­suz­lu­ğum­dan haber­dar olan Los Angeles’taki düşün­celi bir arka­da­şım, roma­nın geri kala­nı­nın yazıl­ma­sında bana yar­dımcı olmak için izne ayrı­lıp New York’a gel­meyi ve ihti­yaç duy­du­ğum süre boyunca benimle kal­mayı tek­lif etmişti. Sahi, ilk sekiz bölüm bit­mişti (defa­larca oku­nup yeni­den yazıl­mıştı) ve ben son­dan bir önceki bölüme baş­la­ya­cak­tım, ayrıca bu son iki bölü­mün iske­le­tini eksik­siz bir şekilde kafamda oturt­muş­tum. Ama yine de onun o ince ve cömert tek­li­fini red­det­mek zorun­day­dım. Bunun nedeni, gör­dü­ğüm ağır kemo­te­ra­pi­le­rin ve bir yığın ağrı kesi­ci­nin etki­siyle ne yaza­ca­ğımı unu­ta­cak kadar ser­sem­le­miş olmam değildi. Ne yaz­dı­ğımı gör­meye ihti­ya­cım vardı, duy­mak yet­mi­yordu. Yeni­den oku­ya­cak gücü­mün olması gere­ki­yordu.

Genel­likle oku­mak yaz­mak­tan önce gelir. Nite­kim yazma dür­tüsü nere­deyse her zaman oku­makla alev­le­nir. Kişiye yazar olma hayali kur­du­ran, okuma ve okuma tut­ku­su­dur. Üste­lik yazar olduk­tan çok sonra bile baş­ka­la­rı­nın yaz­dığı kitap­ları oku­mak –ve sev­di­ği­niz kla­sik­leri yeni­den oku­mak– kaçı­nıl­maz bir şekilde yaz­mak­tan alı­ko­yar sizi. Avun­tulu, san­cılı ama yine de esin veren bir alı­konma.

Elbette her yazar bunda hem­fi­kir değil­dir. Bir kere­sinde V.S. Naipaul’e sev­di­ğim bir on doku­zuncu yüz­yıl İngi­liz roma­nın­dan bah­set­ti­ğimi hatır­lı­yo­rum. Etra­fımda ede­bi­yatla ilgi­le­nen her­kes gibi onun da hay­ran oldu­ğunu var­say­dı­ğım pek tanın­mış bir romandı. Fakat Naipaul bana o romanı oku­ma­dı­ğını söy­ledi, yüzüm­deki şaş­kın­lığı görünce de sert bir şekilde ekledi: “Susan, ben bir yaza­rım, okur değil.” Ace­mi­lik döne­mini geç­miş pek çok yazar, çeşitli sebep­lerle ola­bil­di­ğince az oku­mayı öne­rir, aslında oku­mayı ve yaz­mayı bazı açı­lar­dan uyuş­maz bul­duk­la­rını öne sürer­ler. Belki bazı yazar­lar için öyle­dir. Onları yar­gı­la­ya­cak deği­lim. Eğer oku­duk­la­rı­nın etkisi altında kalma kay­gı­sın­dan ileri geli­yorsa, bence bu boş, sığ bir kaygı. Sebep vakit dar­lı­ğıysa –gün için­deki saat­le­ri­miz sayılı, kişi oku­ya­rak geçir­diği zama­nın yaza­cağı zaman­dan çal­dı­ğını düşü­ne­bi­lir– bu da benim hiç heves etme­ye­ce­ğim bir çile­ci­lik­tir.

Bir kitapta ken­dini kay­bet­mek denen şey boş bir hayal değil, bağım­lı­lık yapan bir ger­çek­lik­tir. Vir­gi­nia Woolf, “Cen­net yorul­ma­dan, kesin­ti­siz yapı­lan bir okuma olsa gerek diye düşü­nü­rüm bazen” der bir mek­tu­bunda. Kuş­ku­suz bu işin cen­netle iliş­kisi, Vir­gi­nia Woolf’un dediği gibi, “okuma hali­nin ben­liği tama­men orta­dan kaldırması”ndadır. Ne yazık ki ben­li­ği­mizi hiç­bir zaman bütü­nüyle kay­be­de­me­yiz. Ama okuma, bu yere göğe sığ­maz coş­kun­luk, bizi ben­lik­siz his­set­ti­re­cek denli büyü­le­yi­ci­dir.

Nasıl ki okur­ken ken­di­miz­den geçi­yor­sak, kur­maca yazar­ken de başka ben­lik­lere gire­riz, ken­di­mizi kay­bet­ti­ği­mizi his­se­de­riz.

Bugün­lerde her­kes yaz­mayı bir tür ken­dine bakma ya da ken­dini ifade etme biçimi ola­rak gör­mek isti­yor. Artık otan­tik anlamda diğer­kâm his­set­meye kabil olma­dı­ğı­mız var­sa­yı­mıyla, yal­nızca ken­di­mize dair yaza­bi­le­ce­ği­mize ina­nı­lı­yor.

Ama bu doğru değil. Wil­liam -Tre­vor oto­bi­yog­ra­fik olma­yan imge­le­min cüret­kâr-lığın­dan söz eder. Neden ken­dini ifade etmek için yaz­dı­ğın gibi ken­din­den kaç­mak için de yaz­ma­ya­sın? Baş­ka­la­rına dair yaz­mak çok daha ilginç.

Yarat­tı­ğım ütün arak­ter­le­rin endim­den bir parça barın­dır­dı­ğını söy­le­meme gerek yok. Amerika’da adlı roma­nımda yer alan Polonya göç­men­leri 1876’da Güney Kaliforniya’ya –Ana­heim köyü yakın­la­rına– varı­yor, çölde yol­lara düşüp kor­kunç, değiş­ken bir boş­luk viz­yo­nuna tes­lim olu­yor. Bun­ları yazar­ken kuş­ku­suz 1940’larda Güney Arizona’da –o zaman­lar küçük bir kasaba olan Tuc­son yakın­la­rında– bir çölde geç­miş kendi çocuk­lu­ğuma dair bir anı­dan esin­len­miş­tim. Bu bölü­mün ilk tas­la­ğında Güney Kaliforniya’daki sagu­aro kak­tüs­le­rin­den söz edi­yor­dum. Üçüncü tas­lakta iste­me­ye­rek de olsa kak­tüs­leri çıkar­dım (maale­sef Colo­rado Nehri’nin batı­sında sagu­aro kktüsü bulun­maz).

Oku­mak pra­tik yap­tıkça kaçı­nıl­maz ola­rak uzman­laş­tı­ğı­nız bir uğraş, bir bece­ri­dir. Oysa yazar gün geç­tikçe daha çok belir­siz­lik ve kaygı birik­ti­rir.

Yaz­dık­la­rım ben­den baş­ka­sı­dır. Tıpkı yaz­dı­ğım şey­le­rin ben­den daha akıllı olması gibi. Çünkü yeni­den yazma imkâ­nım var. Kitap­la­rım benim bir zaman­lar –bölük pör­çük, yarım yama­lak– bil­di­ğim şey­leri bilir. Ve yaz­makla geçen onca yıl­dan sonra bile say­faya yakı­şa­cak güzel söz­cük­ler bul­mak pek kolay değil­dir. Hatta yıl­lar geç­tikçe bu iş daha da zor­la­şır.

İşte yaz­mak ile oku­mak ara­sın­daki büyük fark bura­da­dır. Oku­mak pra­tik yap­tıkça kaçı­nıl­maz ola­rak uzman­laş­tı­ğı­nız bir uğraş, bir bece­ri­dir. Oysa yazar gün geç­tikçe daha çok belir­siz­lik ve kaygı birik­ti­rir.

Yaza­rın –en azın­dan bu yaza­rın– yeter­siz­lik hissi ede­bi­ya­tın önemli olduğu inan­cına daya­nır. Önemli keli­mesi kulağa elbette çok yavan geli­yor. Ama bazı kitap­lar “zorunlu”dur, onları okur­ken bir kez daha, belki de defa­larca oku­ya­ca­ğı­nızı bilir­si­niz. Ede­bi­yatla ufku geniş­le­miş, ede­bi­yatla dolup taş­mış bir bilince sahip olmak­tan daha büyük bir ayrı­ca­lık ola­bi­lir mi?

Zorunlu” bir roman bir bil­ge­lik kitabı, zihin­sel oyun­baz­lık tim­sali olma­lı­dır, duy­gu­daş­lık yeti­sini geliş­tir­meli, (yal­nızca bir zihin­deki kar­ma­şa­nın değil) ger­çek haya­tın sada­katle kay­dını tut­malı, tarihe hiz­met etmeli, muha­lif ve aykırı duy­gu­la­rın söz­cüsü olma­lı­dır…

Gele­cekte de bu yük­sek ede­bi­yat anla­yı­şını pay­la­şan okur­la­rın olup olma­ya­ca­ğına gelir­sek, Duke Ellington’a neden sabah prog­ram­la­rında çal­maya baş­la­dığı sorul­du­ğunda yanıt­la­dığı gibi: “Bu soru­nun bir gele­ceği yok.” En iyisi kürek çek­meye devam.

İngi­liz­ce­den çevi­ren: Kar­de­len Ayhan

(831)

Yorumlar