Home Şükrü Erbaş

Şükrü Erbaş

Şükrü Erbaş
1953'te Yozgat'ta doğdu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilimler Bölümü'nü bitirdi (1978). Memurluk ve yöneticilik yaptı. Yarın dergisi yazı kurulunda görev yaptı (1984). Edebiyatçılar Derneği'nde yöneticilik görevinde bulundu (1993-1999). İlk şiirini Varlık dergisinde, 1978 yılında yayımlandı. Yolculuk adlı şiir kitabıyla 1987 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'ne değer görüldü. Dicle Üstü Ay Bulanık şiir kitabıyla 1996 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nü, Üç Nokta Beş Harf şiir kitabıyla 2002 Ahmed Arif Şiir Ödülü'nü ve Gölge Masalı adlı şiir kitabı ile de 2005 Ömer Asım Aksoy Şiir Ödülü'nü kazandı. Son kitabı Yaşıyoruz Sessizce (2016).

Şükrü Erbaş • Daha Ne Olsun

Zaman değil, bir son­suz hüzün, dedim, usulca doğ­ru­la­rak. Yazar­ken, yaşar­ken… bir çın­lama, bir ân, beşinci mev­sim, on üçüncü ay, seki­zinci gün. Belki de bir yetin­meme ruhu, gizli bir geçi­ci­lik acısı. İçi­mizde dışı­mızda bir boş­luk. Geçer ve yok­tur. Her şey yaban­cı­dır artık. Hem acı hem arzu, hem hayal hem hatıra, hem unu­tuş hem kır­baçlı bir bel­lek. […]

Çırpınma

Şükrü Erbaş Sen evden çık­tın ya, eşik önün­den aktı, pen­cere ardın­dan koştu. Kala­ba­lık içinde yabancı kalma diye ayna­daki gülü­şün, kâkül­le­rin­deki rüya, san­dık­taki kokun, üstüne gök­yüzü oldu. O uzak, soğuk, koca­man şehir bir­den ev içine döndü. Ben tit­re­ye­rek bak­tım ardın­dan. Kötü bir yal­nız­lık seni incit­me­sin diye avuç­la­rın­daki hayat çiz­gi­sin­den ses­sizce öptüm. Hatır­lar mısın, soka­ğın başında bir […]

Ocağı Yakın!

Şükrü Erbaş İnsan sev­di­ği­nin bir sözüne küser mi… Akşama kadar karın zarında bir acıyla çocuk­la­rını sevdi. İnsan sev­di­ği­nin söy­le­me­diği sözüne de küserdi. Ala­ca­ka­ran­lık çın­lı­yordu. Pen­ce­re­ler alıp başını git­mişti. Ağaç­lar yap­rak­la­rın­dan gök­yü­züne asıl­mıştı. Bahçe duvarı yağ­murla bir­likte top­rağa ini­yor, sonra rüz­gârla yeni­den çatı­lara çıkı­yordu. Yatak akşam­dan beri keder atla­sıydı. Kadın fiti­lin­den yanan bir kan­dildi. Kâkül­leri dudak­la­rına […]

Varoluş İtirafı

Şükrü Erbaş Genç adam, dış dün­yada bula­ma­dığı neyse, nele­rin kırık­lığı, nele­rin heve­siyse, katıl­mak için der­gâ­hın kapı­sını çalar. Bin­lerce gece­nin ve yaka­rı­şın esra­rın­dan süzül­müş, aksa­kallı, ince­cik, “uçuk bir İsa tas­viri gibi”* bir der­viş açar kapıyı. Genç, içinde yap­raklı bir göl, göl­geli bir sesle der­gâha katıl­mak iste­di­ğini söy­ler. Der­viş, dal­gın­lık­tan öte göz­lerle bakar gence. Bir şey söy­le­me­den […]

Solgun Bir Gül

Şükrü Erbaş Top­ra­ğın avu­cunda kireç bada­nalı bir evdi. Pen­ce­re­le­ri­nin her biri ayrı bir bah­çeydi. Ağaç­lar mı ırga­la­nırdı, rüz­gâr mı cam­larda soluk­la­nırdı, yoksa biz lam­baya baka baka per­va­neye mi döner­dik, bil­mi­yo­rum. Bir baş dön­me­siyle göv­de­miz rüya­lar­dan da öte­lere giderdi. Belki de sev­meyi o baş dön­me­siyle öğren­dik. Yok­sul­lu­ğun insanı iyi­lik duy­gu­suyla sar­ma­la­dığı zaman­lardı. Biz gül­dükçe kireç bada­na­lar […]

Buradan Dağlara...

Şükrü Erbaş Bura­dan dağ­lara baka­rım. Gör­kemli dağ­lara. Göz­yaşı dağ­lara. Gök­yüzü dağ­lara. Uzak­larda kal­mış bütün yal­nız­lık­la­rım top­la­nıp gel­miş de beni yan­la­rına çağı­rı­yor­muş gibi baka­rım. Susa­rım. Cam­lar taraz­la­nır. Her kir­pi­ğimde bir puhu, çok uzak­lar­dan ince tül­bent­lerde bir akşamı alır geti­rir. Çok uzak­larda çocuk­lar anne­le­ri­nin sesiyle örter­ler üst­le­rini. Ağaç­lar kendi göl­ge­le­rine gömü­lür. Rüz­gâr kona­cak yer bula­maz. Sokak lam­ba­ları […]

“Yaralayan Ölene Dek Yaralanmıştır”*

Şükrü Erbaş Maz­lu­mun acı­sını zaman bir yaşama gücüne dönüş­tü­rür de, zali­min kötü­lüğü ölüm­den sonra da sürer gider­miş. Şimdi, tam yüz yıl sonra, sizi ana rah­mi­niz­den kopar­dı­ğı­mız yer­den biz baş­lı­yo­ruz kendi ana rah­mi­mize doğru bir hay­si­yet sür­gü­nüne. Ölüm­den arta kalan yetim­le­ri­nizle vic­da­nı­mızı çiti­le­ye­rek, el koy­du­ğu­muz mülk­le­ri­nizle yap­tı­ğı­mız kat­li­amın üstünü örte­rek bir yük­sek hayatı yaşa­dı­ğı­mızı sanı­yor­duk. Meğer […]

Unutmak

Şükrü Erbaş Önce kaysı ağacı kurudu. İlk­yaz­lar dal­la­rında el çır­par­ken orta­sın­dan ayrı­lı­verdi bir gün. Annem ürperdi. Karardı. Dua etti. Pınar­dan su taşıdı. Avlu­nun dört köşe­sinde üzer­lik yaktı. Kaysı küçüldü küçüldü, biraz acıya, biraz ser­çe­lere, biraz da anne­min yeme­ni­sine ben­ze­yen bir boş­luğa dönüştü. Yayı­ğın ipi bir zaman sal­landı o boş­lukta. Annem kir­pik­le­rini sile­rek bah­çeye sar­ma­şık gül­leri […]

"Ey ölümün yirmi dokuz harfi"

Balam, taşa doku­na­cak­san, elin sıcak mı diye  yüre­ği­nin üstüne koy, taşın da canı var.*  Şükrü Erbaş Ey ölü­mün yirmi dokuz harfi, kötü­lü­ğün nef­ret ayet­leri, kib­rin küçü­cük tan­rı­ları… bizim o kör­pe­cik oğul­la­rı­mız kız­la­rı­mız, elle­ri­nin yürek­le­ri­nin son­suz güzel­li­ğiyle gel­miş­lerdi, boz­kı­rın baş dön­mesi o güzel kente. Gök­ku­şa­ğı­nın yedi ren­gin­den bir düğün ala­yıy­dı­lar. Ses­leri çimenli çiçekli koru­lardı. Göz­leri birer gök bah­çe­siydi. […]

Yazıyorsun ya...

Şükrü Erbaş Par­mak­ları bilek­le­rin­den uza­mı­yordu da omuz­la­rın­dan dökü­lü­yordu. Bir ay gölü, indiği yamaç­ları yal­nız bıra­ka­rak unu­tul­muş bah­çe­mize bon­cuklu zaman­lar geti­ri­yordu. Biz bir daha bakı­yor­duk uzak­lara. Al yeşil bir şıvga, ormanı gam­ze­le­rine dol­dur­muş güneşe uza­nı­yordu. Orman değil derin bir ürper­tiydi. Göz­yaşı harf­le­riyle bakı­yor­duk. Çır­pı­nıp dön­dü­ğü­müz çöl de bakı­yordu bizimle. Ses­siz­lik usulca kir­pik­le­ni­yordu. Börtü böcek dün­ya­mıza yürü­yordu. […]