Home Kültür Sanat Edebiyat Yedi Harfe Yükselmiş Bir Ses: Neşet Ertaş
Yedi Harfe Yükselmiş Bir Ses: Neşet Ertaş

Yedi Harfe Yükselmiş Bir Ses: Neşet Ertaş

3.01K
0
Şükrü Erbaş

Mah cemal üstün­de teli bil­me­yen

Bal dudak altın­da dili bil­me­yen

Garip’im gönül­den yolu bil­me­yen      

Yürü­se de yol kıy­me­tin bile­mez.

– Neşet Ertaş

Ses ezgin. Ses say­gı­lı. Ses büyük. Ses kahır. Yüre­ğin bütün heye­can­la­rıy­la çar­pı­yor ses. Dile getir­di­ği yaşan­tı­la­rın bütün acı­la­rıy­la yara­lı. Bütün arzu­la­rın ürper­ti­siy­le kanat­lı. Geri çeki­lir­ken sus­mu­yor. İle­ri çıkar­ken bağır­mı­yor. Bağı­rı­yor da hiç­bir acı­yı incit­mi­yor. Hiç­bir kal­bi yor­mu­yor. Ses, insa­nın sus­tu­ğu ne var­sa onla­rın bil­lur­laş­mış hali. Ev içle­ri­nin hay­si­ye­ti, yok­sul­lu­ğu ve yaşa­ma gücü ses. Bütün bir boz­kı­rın kade­ri, gur­be­ti, sıla­sı. Bütün yol­la­rın ayrı­lı­ğı ve kavuş­ma­sı. Kir­pik­ten topu­ğa insan bede­ni­nin bütün güzel­lik­le­ri­ne, arzu­la­rı­na ve yal­nız­lı­ğı­na aynı içten­lik­le, aynı hüzün­le, aynı umut­la doku­nu­yor. “Bana rah­met yer­den yağar / Benim yüzüm yer­de gerek” diyen dede­si Yunus’tan almış o büyük alçak­gö­nül­lü­lü­ğü: “Beni deyip gel­di­niz, basıp gel­di­ği­niz yol­lar­da benim yüzüm seri­li.”

Hiç­bir yok­sun­lu­ğun yaban­cı­sı değil. Bütün hayat­la­rı aynı içten­lik­le dola­nı­yor. Bütün sokak­la­rı, avlu­la­rı, kah­ve­ha­ne­le­ri, bah­çe duvar­la­rı­nı, ışık­lı çar­şı­la­rı, toz­lu ayna­la­rı… bütün gönül yara­la­rı­nı aynı derin­lik­le yaşı­yor. Bir göz­ya­şı top­la­yı­cı­sı, ses. Bir alın yazı­sı oku­yu­cu­su. İnsan­la­rın par­mak­la­rın­dan, kir­pik­le­rin­den yürü­yen çare­siz­li­ğin ete kemi­ğe bürün­müş hali ses. Zor­lu­ğu­na göğüs gere­me­di­ğin yâri sev­me diye diye dönü­yor canı­mız­da. Bir avuç boz­kır nasıl olur da bu kadar geniş bir insan coğ­raf­ya­sı­nı bütün kalp atış­la­rıy­la, arzu­la­rıy­la, hayıf­la­rıy­la bir ses­te top­lar, hem de aslın­dan daha yakı­cı, şaşıp kalı­yor­su­nuz. Ana rah­mi­nin sus­kun­lu­ğu, baba rah­mi­nin ava­zı, abdal­lı­ğın bin yıl­lık bina­sı, bin yıl­lık gönül yara­sı… acı veren ne var­sa, hep­si­ni almış, uzak şehir­le­rin, uzak hayat­la­rın kader­le­ri­ne götür­müş. O hiç bil­me­di­ği ışık­lar, o çok iyi bil­di­ği göl­ge­ler, bu koy­gun yal­nız­lık­ta hal­ka­lan­mış hal­ka­lan­mış, son­ra par­mak­la­rı­nın ucun­da çır­pı­nan has­ret­ten tutup, onu ilk abda­lın sesi­ne getir­miş tek­rar. Say­gıy­la getir­miş, neza­ket­le getir­miş, bil­giy­le getir­miş, sez­giy­le getir­miş, insan ruhu­nun bütün köşe buca­ğı­nı hava­lan­dı­ran büyük duy­gu­lar­la, büyük avaz­lar­la getir­miş.

Neşet Ertaş’tan söz edi­yo­rum. Daha doğ­ru­su ede­mi­yo­rum. Sıra­dan bir tür­kü tut­ku­nu­yum ben. Benim mayam da gam ile yoğ­rul­du ama han­çe­rem bu gamı taşı­ma­ya yet­mi­yor. Bir sesin sınır­la­rı­nı, tür­kü oku­ya­rak, şar­kı söy­le­ye­rek bile­mi­yo­rum. Oku­sam da sesim ancak ken­di­me doku­nu­yor. Ama kal­bim iyi bir sesi, iyi bir yoru­mu, saçı­nın telin­den tır­na­ğı­nın ucu­na kadar zar deli­si* olmuş, yal­nız ken­di sesin­den değil, dün­ya­nın bütün ses­le­rin­den yapıl­mış, özet­le insa­na dönüş­müş bir sesi, bin­ler­ce yıl uzak­tan gel­se de bili­yor. Bazı insan­lar var­dır, aynı zaman ara­lı­ğın­da, aynı göğün altın­da soluk alıp ver­miş olmak bile sizi arı­tır, incel­tir, yücel­tir, onur­lan­dı­rır. Karacaoğlan’ın, Yunus Emre’nin, Pir Sul­tan Abdal’ın sesi, ne olur­du bir yer­ler­de kayıt­lı olsay­dı diye bir çare­siz hül­ya­da kay­bo­lu­rum zaman zaman. Bütün o kadim ses­le­rin zama­nı­mız­da var­lık bul­muş sesi­dir Neşet Ertaş, derim son­ra, ses­siz­ce avu­nu­rum. Elbet­te aynı kırat­ta bir avuç baş­ka ses­te de aynı duy­gu­yu yaşa­rım.

Ses büyü­cü­sü, diyo­rum içim­den. Yet­mi­yor, saz büyü­cü­sü diyo­rum. Öyle bir büyü­cü ki, han­çe­re­sin­den canı­mı­za yürü­yen iki ses ara­sı­na, iki tel ara­sın­da çır­pı­nıp dönen iki mız­rap ara­sı­na bütün bir son­suz­lu­ğu sığ­dır­mış, bütün bir geç­mi­şin üstü­müz­de biri­ken acı­sı­nı, hiç gör­me­ye­ce­ği­miz zaman­la­rın haya­li­ni sığ­dır­mış. Yok­sa bizim sesi­miz, sesi­miz­de çır­pı­nıp duran hayat­la­rı­mız, artık hiç­bi­ri­mi­zin için­de yaşa­ma­ya­ca­ğı gelecek deni­len o bilin­mez zaman­lar­da nasıl duyu­lur­du, nasıl var olur­du, hiç tanı­ma­ya­ca­ğı­mız o insan­la­rı bizim bugün yaşa­dı­ğı­mız gibi nasıl insan eder­di…

Yedi harf­ten bir nok­ta­ya süzül­müş* bir bil­ge­lik­tir, bir yüce­lik­tir, bir engin­lik­tir Neşet Ertaş. Bu sözün ter­si de aynı güzel­lik­te doğ­ru­dur: bir nok­ta­dan yedi har­fe yük­sel­miş bir büyü­dür, bir sır­dır, bir hayat­tır Neşet Ertaş.

2018

*Sıd­kı Baba

(3012)

Yorumlar