Home Kültür Sanat Edebiyat Yekta Kopan: “Bu huzursuzluk kışının bir sonu var.”
Yekta Kopan: “Bu huzursuzluk kışının bir sonu var.”

Yekta Kopan: “Bu huzursuzluk kışının bir sonu var.”

1.01K
0

Yekta Kopan’la son öykü top­lamı Sakın Oraya Gitme üze­rine konuş­tuk. Yaşa­mak onun için ne anlam ifade edi­yor, ne zaman ken­dini tut­sak his­se­der, bu huzur­suz­luk hali­miz geçe­cek mi ve top­lum­sal ola­rak unutma has­ta­lı­ğı­mı­zın teda­visi var mı, bütün merak ettik­le­rimi ona sor­dum. Çok keyifli bir soh­bet oldu. İşte yanıt­ları…

yektasakinorayagitme

Serap Çakır: Bu öykü top­la­mı­nızda önce­likle top­lum­sal ger­çek­çi­li­ğin çok ön planda oldu­ğunu düşün­düm ben. Bu bilinçli bir ter­cih mi, öyle mi aktı?

Yekta Kopan: Buna top­lum­sal ger­çek­çi­lik diye­bi­lir miyiz bil­mi­yo­rum açık­çası, önce ora­dan baş­la­mak iste­rim. Doğ­ru­dan ede­bi­yat tari­hinde tanım­lan­mış haliyle top­lum­sal ger­çek­çi­lik çer­çe­ve­si­nin içine otur­ta­bi­le­ce­ği­mizi düşün­mü­yo­rum. Sakın Oraya Gitme’deki öykü­lerde top­lu­mun için­den geç­tiği evre­ler­deki birey­ler var. Bu birey­le­rin bir­bir­le­riyle iliş­kisi, top­lu­mun için­den geç­tiği evre­ler­deki oluş­larla iliş­kisi var. Dola­yı­sıyla doğ­ru­dan bir top­lum­sal ger­çek­çi­lik tanı­mı­nın içine otur­ta­ma­yız ama bugüne, bugü­nün siya­se­tine, dün­ya­sına, insa­nı­nın dünya bil­gi­sine doku­nan öykü­ler oldu­ğunu söy­le­ye­bi­li­riz rahat­lıkla. Bu sadece soru­nun başında dedi­ğin gibi akış­tan kay­nak­lan­mı­yor, aynı zamanda benim algı­la­yı­şım­dan da kay­nak­la­nı­yor.

Ede­bi­ya­tın yaşa­dığı zamana soru­lar sor­ması gerek­ti­ğine ina­nı­rım. Bu soru­la­rın cevap­la­rını okur­lar ve kitap­lar hep bir­likte arar. Üste­lik kita­bın raf­larda olduğu gün için de değil, kita­bın ömrü yet­ti­ğince arar­lar, zamana bıra­kı­lır bu soru­lar. Ben de bura­daki öykü­ler ara­cı­lı­ğıyla zamana bir takım soru­lar bırak­mak iste­dim.

: Bir ede­bi­yatçı ola­rak poli­tik alana göz­le­ri­nizi kapa­ta­ma­dı­nız öyleyse.

YK: Zaten her­hangi bir ede­bi­yatçı ya da her­hangi bir insan poli­tik olana, dün­yayla iliş­kili olana gözünü kapa­ta­rak yürü­ye­mez, gözü açık yürür. Hatta gözünü dört açar. Bütün algı­la­rını sonuna kadar açar ve böyle yürür. Ben böyle olması gerek­ti­ğine ina­nı­rım ve yürü­yü­şümü böyle devam etti­ri­yo­rum. Bugü­nün ger­çek­lik­le­rin­den, sadece bu coğ­raf­yaya ait değil, dün­yaya ait ger­çek­lik­le­rin­den uzak dur­mak ede­bi­yat için de ede­bi­yatçı için de müm­kün değil. Ama hangi çer­çe­ve­den bak­tığı, nasıl bir ilişki kur­mak iste­diği tabii ki onun kale­mine, üslu­buna, dünya algı­sına göre deği­şe­cek­tir.

: Bir Yekta Kopan okuru ola­rak şöyle söy­le­ye­bi­li­rim: Sakın Oraya Gitme’de on iki öykü var ve öykü­le­rin kıvamı çok yoğun. On iki öyküyle okura dolu dolu bir top­lam ver­miş kitap. Tabii ki siz “Olgun­laş­tım ben” diye­mez­si­niz ama bu bir yaza­rın olgun­laş­mış kale­mi­nin gös­ter­gesi mi acaba?

YK: Bunun ger­çek­ten ceva­bını ben vere­mem, bunun ceva­bını zaman verir, okur verir. Ama şunu söy­le­ye­bi­li­rim: Bugüne kadar yayım­lan­mış nere­deyse bütün kitap­la­rımda, kitap­taki öykü­le­rin mese­le­le­ri­nin bir bütün oluş­tur­ma­sına özen gös­ter­dim. Bu mese­le­ler örne­ğin aile içi hesap­laş­ma­larsa, burada yoğun­laş­maya özen gös­ter­dim. Bu mese­le­ler bire­yin şehirle ve top­lumla iliş­ki­siyse burada yoğun­laşma çabası gös­ter­dim. Dola­yı­sıyla evet, öykü­ler farklı öykü­le­rin top­lam­la­rın­dan olu­şur ama o öykü­leri oku­duk­tan sonra oku­run bir ruh haliyle kalk­ma­sına, bir bütüne ulaş­ma­sına hep özen gös­ter­dim. Bu öykü­ler de farklı olmadı. Az önce senin söy­le­di­ğin o yoğun­laşma, duy­guyu senin avu­cuna bıra­kı­yor olma hali bu öze­nin sonu­cu­dur. Eğer başa­ra­bil­diy­sem tabii ki bu beni sevin­di­rir. Ama bunun kara­rını vere­cek olan okur ve zaman­dır. Bunun kara­rını ben vere­mem.

Kaldı ki bir de şunu söy­le­ye­yim: Usta­lık, çırak­lık, yeni­lik, eski­lik gibi duy­gu­lara çok da inan­mam. Yaşını başını almış, sayı­sız kitap yayım­lat­mış ama günün birinde gen­ce­cik bir kitapla kar­şı­nıza çık­mış yazar­lar da var­dır. Çok genç yaşında, belki de ilk kita­bında çok otur­muş yazar­lar da var­dır. Dola­yı­sıyla kitap­la­rın, yazar­la­rın yaşın­dan, yazma yılın­dan, yazma süre­cin­den bağım­sız ola­rak düşü­nül­me­sini iste­rim.

yekta_kopan_1

“Hafızasızlık içselleştirildi”

: Yekta Kopan’ın bu öykü kita­bında hafı­zayı çok fazla deş­ti­ğini düşü­nü­yo­rum. Ve bu öykü­leri okur­ken kimi yazar­lar aklıma geldi. Kazuo Ishi­guro hafı­zayla çok uğra­şan bir adam­dır. Kişi­sel geç­mi­şiyle ve kolek­tif hafı­zayla çok uğra­şır. Sonra hafı­zayla kim­ler uğra­şı­yor diye biraz düşün­düm. Mesela, Pro­ust hafı­zayla ciddi anlamda uğra­şır, Mar­quez bun­lar­dan bir tanesi. Yekta Kopan’ın kişi­sel ve top­lum­sal bel­lekle uğraş­ma­sında, kafa yor­ma­sında yaşı­nın bir etkisi var mı?

YK: İki soru üst üste bana gide­rek yaş­lan­dı­ğımı his­set­ti­ren soru­lar olmaya baş­ladı. Güzel, fena değil, demek ki yaş­la­nı­yo­rum. Ola­bi­lir. (Gülü­yor.) Bütün yazar­lı­ğıma dönüp bak­tı­ğımda sadece öykü­le­rimde değil, roman­la­rımda, ufak tefek dene­me­le­rimde ve başka yazı­la­rımda da gör­dü­ğüm bir şey var. Zaman ve hafıza kav­ram­la­rıyla hesap­laş­mak benim varo­lu­şumda olan bir şey. Ben bir hafıza hesap­laş­ması işine gir­mek­ten çok yazar­ken şunu yap­tı­ğımı görü­yo­rum: Hafı­zada var olanı par­ça­la­rına ayı­rıp, müm­kün oldu­ğunca un ufak edip oku­run önüne ser­mek isti­yo­rum. Bun­larla hesap­la­şıl­ma­sını isti­yo­rum. Zaman kav­ra­mıyla, zama­nın dünya üstün­deki, iliş­ki­ler üstün­deki etki­siyle ve bütün bun­la­rın hafı­za­daki yeriyle hesap­laş­mak isti­yo­rum. Bu benim genel ola­rak yaş­sız bir şekilde yap­tı­ğım bir şey.

Özel­likle Türkiye’de, yaşa­dı­ğı­mız son dört beş sene­dir bir hafı­za­sız­lık hali var. Hafı­za­sız­lık top­lu­mu­muzda içsel­leş­ti­ril­miş, bu coğ­raf­yaya ait bir duygu gibi kabul­le­nil­miş durumda. Bir maske! “Yahu ger­çek­ten o olay geçen sene mi olmuştu? Unut­tum gitti bile!” Bununla hesap­laş­mak konu­sunda bir şey yap­mı­yo­ruz. Ede­bi­ya­tın yap­ması gere­ken, bununla hesap­laş­maya dair soru­lar sor­mak diye düşün­düm. Bu benim mese­lemdi. Dola­yı­sıyla hafıza mese­le­siyle ve hafı­za­sız olma haliyle hesap­laş­mak için soru­lar sor­du­ğum bir kitap oldu Sakın Oraya Gitme.

“Cesaret! Sonu ne olursa olsun…”

: Top­lum sadece hafı­za­sız­lıkla uğraş­mı­yor, bir de ken­dine minik minik cana­var­lar, korku figür­leri yara­tı­yor. Sizin “Katil, Uşak!” öykü­nüzde olduğu gibi bir korku figü­rüyle de uğraş­mak zorunda kala­bi­li­yor top­lum­lar. Bununla nasıl başa çıkı­la­bi­lir?

YK: Aslında çok güzel bir şey söy­le­din. Bu kor­ku­ları ken­di­miz yara­tı­yo­ruz ve kay­na­ğını arama ihti­yacı duy­mu­yo­ruz. Yine dönüp dola­şıp aynı yere geli­yo­ruz. Eğer hafı­za­mızla, hafı­za­mızda birik­tir­dik­le­ri­miz ve birik­ti­re­me­dik­le­ri­mizle yüz­le­şe­bi­lir­sek bu kor­ku­la­rın ken­di­miz­deki kay­na­ğını çok daha rahat algı­la­ya­ca­ğız. Kendi varo­lu­şu­muz, kendi hikâ­ye­miz, kendi tari­hi­mizle bile yüz­le­şe­me­ye­cek bir kaçış­ta­yız biz. Dünya ola­rak da böyle. Bunu sadece Tür­kiye ola­rak sınır­lan­dır­mak iste­mi­yo­rum. Dün­ya­nın yeni hayat bil­gisi oldu: Kaçış!

Dünya bize “Yahu işler iyi git­mi­yor, biraz topar­lan” diye hay­kır­dıkça, “Siya­set iyi git­mi­yor, çevre iyi git­mi­yor, eko­no­mi­ler iyi git­mi­yor, insan iliş­ki­leri iyi git­mi­yor, hiç­bir şey iyi değil” diye hay­kır­dıkça bütün dünya insan­ları ola­rak kaç­mayı ter­cih edi­yo­ruz. Oysa kaç­ma­sak, bu hay­kı­rışa kulak kabar­ta­bil­sek, dün­ya­nın bütün ses­le­rine kulak kabar­ta­bil­sek, hem de kendi hafı­za­mızla, geç­mi­şi­mizle, varo­lu­şu­muzla, başarı ve başa­rı­sız­lık­la­rı­mızla, kendi hikâ­ye­mizle yüz­le­şe­bil­sek, en azın­dan bun­dan baş­la­sak o kor­ku­la­rın kay­nak­la­rını anla­ya­bi­le­ce­ğiz.

: Bu korku impa­ra­tor­lu­ğu­nun içinde cesa­ret de çok önemli bir yere sahip. “Kall­torpss­jön Laneti” öykü­nüzde de var.

YK: Kor­ku­la­rı­nın kay­na­ğına gitme cesa­reti. Sonu ne ola­caksa olsun! Bir büyük aile hikâ­ye­sinde –bu aileyi ister­se­niz çekir­dek aile ister­se­niz bütün bir top­lum ola­rak düşü­nün– o çekir­dek ailede ya da o top­lumda lanet ola­rak belir­len­miş ve bütün olum­suz­luk­ları yük­le­ne­cek bir hikâye ola­rak belir­len­miş bir lane­tin, bir kor­ku­nun, bir duru­mun üstüne gitme cesa­reti. Sonu ne olursa olsun.

YEKTA KOPAN / FOTOGRAF MUHSIN AKGUN RADIKAL
Fotoğ­raf Muh­sin Akgün, Radi­kal

“Bu huzursuzluk kışının bir sonu var”

: İç huzur­suz­luğu olan bir sürü insan görü­yo­ruz artık ve çokça sav­ru­lu­yo­ruz. Sizin öykü­le­ri­nizde de var. Bunun sonu gele­cek mi?

YK: Elbette siyasi bir öngö­rüde bulu­na­mam. Zaten yazar­ken de niye­tim bun­lara cevap ver­mek değildi. Tek­rar edi­yo­rum, soru­lar sor­maktı. Ede­bi­ya­tın soru sorma yete­ne­ğine, soru sorma bil­gi­sine güven­mi­şim­dir her zaman, en azın­dan bir okur ola­rak. Bunun sonu var mı? Var. Bu bit­mek tüken­mek bil­mez huzur­suz­lu­ğun, huzur­suz­luk kışı­nın bir sonu var diye düşü­nü­yo­rum. O sonun baş­la­dığı nok­ta­nın ne oldu­ğunu hayal edi­yo­rum en azın­dan.

: Nedir o haya­li­niz?

YK: Benim haya­lim bir­bi­ri­mi­zin hikâ­ye­le­rini din­le­meye baş­la­mak. Bir­bi­ri­mi­zin ve dün­ya­nın sesine kulak kabar­ta­bil­mek. Bir­bi­ri­mi­zin hikâ­ye­sini din­le­meye baş­lar­sak, anla­maya çaba gös­te­rir­sek, en azın­dan bir yer­den baş­la­mış ola­ca­ğız. Her­ke­sin hikâ­ye­sini öte­ki­leş­tir­me­den, bir nef­ret fanu­su­nun içine hap­set­me­den, döv­me­den söv­me­den din­le­meye baş­lar­sak bence yavaş yavaş anla­maya da baş­la­rız. Anla­maya baş­lar­sak işte o hikâ­ye­ler bizim de bir par­ça­mız olur, hafı­za­mı­zın bir par­çası olur. Orada hafı­za­mıza sığın­dı­ğı­mızda bize bizi anla­ta­cak o kadar çok şey ola­cak ki. Biz kendi hikâ­ye­le­ri­mize bile yaban­cı­laş­tık, kendi hika­ye­le­ri­mizi ken­di­mize anla­ta­cak cesa­re­ti­miz yok. Çünkü iki­yüz­lü­yüz. Buna bir genel­leme yapa­mam ama dünya üstün­deki çoğu insa­nın gece yat­tı­ğında huzur içinde uyu­ya­bil­di­ğini san­mı­yo­rum.

: İki­yüz­lü­lük­ten mi?

YK: Kesin­likle. Çünkü hesap­laş­mak­tan kor­ku­yo­ruz. Kar­şı­mıza çıka­cak şey­ler çok kor­ku­tu­yor bizi. Ken­di­mizle hesap­laş­tı­ğı­mızda kar­şı­mıza çıka­cak şey­ler­den de çok kor­ku­yo­ruz. Çünkü çok iki­yüz­lü­yüz.

: Yekta Kopan için yaşa­mak nedir?

YK: En basit anla­tı­mıyla: Anla­maya çalış­mak! Ben bütün dün­yayı, insan­ları, gör­dük­le­rimi, taş­ları, kaya­ları, deniz­leri, hay­van­ları, ağaç­ları, yol­ları, sokak­ları, şehir­leri, bina­ları, insan­ları, şar­kı­ları, resim­leri, tiyatro oyun­la­rını, benim dokun­du­ğum ve bana doku­nan her şeyi anla­maya çalış­mak isti­yo­rum.

: Ne zaman ken­dini tut­sak his­se­der Yekta Kopan?

YK: Anla­ya­ma­dı­ğında…

: Son ola­rak öykü­nün Türk ede­bi­ya­tın­daki yerini sora­yım. Şu anda nerede duru­yor?

YK: Harika! Bu kada­rını söy­le­ye­bi­li­rim. Türkiye’de çok iyi yazar­lar, roman­cı­lar, ben­zer­siz şair­ler, bir­çok ala­nın çok iyi üre­ti­ci­leri var. Bu üre­ti­ci­le­rin pırıl pırıl bir yerinde de öykü­cü­ler var. Türkiye’de bugün kuşak ayır­ma­dan, eski, yeni, genç, hele hele usta deme­den, kitabı olan olma­yan diye ayırt etme­den, der­gi­lerde, kendi blog­la­rında, her nerde olursa olsun yazan, yaza­rak kendi hikâ­ye­sini anlat­maya çalı­şan pek çok insan var. Önemli olan o öykü­leri yaz­maya cesa­ret eden insan­la­rın olması. Türkiye’de öykü çoğu zaman cesur olmuş­tur, bugün de bu cesa­re­tini sür­dü­rü­yor.

(1011)

Yorumlar