Home Bilgi Bankası Edebiyat “Yeraltından Notlar, hakikati kanla haykırır.”
“Yeraltından Notlar, hakikati kanla haykırır.”

“Yeraltından Notlar, hakikati kanla haykırır.”

809
0

Bu not­lar da bun­la­rın yazarı da bes­belli hayal ürü­nü­dür. Bununla bir­likte, top­lu­mu­mu­zun duru­munu, yapı­sını göz önüne ala­cak olur­sak, bu not­la­rın yazarı gibi kişi­le­rin ara­mızda bulun­ma­sı­nın yal­nızca müm­kün değil, aynı zamanda zorunlu oldu­ğunu kabul ede­riz…”

Kadir Işık

Dos­to­yevski oku­yor­sa­nız, onun kah­ra­man­la­rın­dan biri­si­niz ya da oku­du­ğu­nuz kendi hika­ye­niz­dir. Yeral­tın­dan Not­lar 1864 yılında yayım­landı. Roman, “Yeraltı” ve “Sulu­sep­ken Kar Vesi­le­siyle” olmak üzere iki bölüm­den olu­şu­yor. Birinci bölümde kırk yaşın olgun­lu­ğuyla yaşama farklı bakan bir anti kah­ra­ma­nın iç konuş­ma­sını duya­rız. Ken­diyle ve yaşa­dığı hayatla çatışma halinde olan kah­ra­ma­nı­mız yaşama dair her şeyi acı­ma­sızca kendi üze­rin­den sor­gu­lar. “Ben hasta bir insa­nım…” diye baş­lar konuş­maya. İçi­nin hınçla dolu olması, öfkeye kapıl­ması ve zaman zaman kar­şı­sın­da­kini aşa­ğı­la­yan konuş­ması bize has­ta­lı­ğı­nın basit bir kara­ci­ğer rahat­sız­lığı olma­dı­ğı­nın ipuç­la­rını en başta verir. İti­raf­la­rıyla insa­nın mah­re­mine doku­nur, okuru kendi derin­li­ğine çeker. Hak­kında, “Çağı­mı­zın geliş­miş bir insanı için ne kadar gere­ki­yorsa o kadar has­ta­lıklı bir şekilde geliş­miş­tim. Diğer­leri hep odundu ve sürü­deki koyun­lar gibi bir­bir­le­rine ben­zi­yor­lardı” der­ken ken­dini sürü­den daha üstün ya da daha aşağı gör­mü­yor, ama farklı oldu­ğunu bili­yor.

İkinci bölümde yirmi dört yaşın anı­la­rıyla yer­yü­züne çıkar. Ken­dini davet ettir­diği bir akşam yeme­ğinde arka­daş­la­rıyla hesap­laş­ması etraf­lıca anla­tı­lır. Kıv­rak zekâ­sıyla arka­daş­la­rı­nın dav­ra­nış ve konuş­ma­ları ara­sın­daki çeliş­ki­leri dile geti­rir, onla­rın kötü yan­la­rına doku­nur, bu yüz­den sevil­mez, hor görü­lür ama bun­dan da garip bir zevk duyar. Yemekte tan­si­yon yük­se­lir, iç konuşma karı­şır araya, bazen tek­düze iler­ler soh­bet, tes­lim olur zayıf düş­tü­ğünde, ken­dini suç­lar. Ken­diyle kav­gası şid­detli öfke nöbet­le­rine neden olur, adeta kolu kanadı kırı­lır, piş­man olur konuş­tu­ğuna. Yemek­ten sonra arka­daş­la­rı­nın peşini bırak­maz ve onla­rın ardı sıra ran­de­vu­evine gider, orada Liza ile tanı­şır. Hızlı düşün­ce­leri diline vurur, anla­tı­mın­daki ritim Liza’nın kafa­sını karış­tı­rır. Liza ve arka­daş­ları üze­rin­den iyi ile kötü­nün sor­gusu okura bıra­kı­lır. Sartre’ın Say­gılı Yosma adlı tiyatro oyu­nunda, linç­ten kur­tul­mak için bir hayat kadı­nı­nın evine sığı­nan bir zen­ciyle hayat kadını ara­sında geçen­ler anla­tı­lır. Say­gılı Yosma’nın adı Lizzie’dir, bu bir tesa­düf mü, gön­derme mi, yoksa Dostoyevski’nin Yeraltı İnsa­nıyla bir hayat kadı­nın yeni­den yorumu mu, bile­mi­yo­rum, ama Sartre, Dostoyevski’den etki­le­nen yazar­lar ara­sın­da­dır. Oyun sah­ne­len­di­ğinde bir­çok eleş­ti­riye maruz kalan Sartre oyun için, Baş­ya­pı­tım, der.

Yeraltı İnsanı, içinde her an her ortamda pat­la­maya hazır bir öfke taşı­makta ve dur­mak­sı­zın çalı­şan zihni bu öfkeyi her daim canlı tut­mak­ta­dır. Bazen sadece susa­rak bas­tı­rı­yor öfke­sini. İnsan içine çık­mak iste­diği zaman­larda aynı bakan­lıkta çalış­tığı şube şefi­nin kabul gününe gidi­yor ve bütün akşam aynı adam­ları ve ben­zer konuş­ma­ları din­le­ye­rek insan­larla bir arada olma ihti­ya­cını gide­ri­yor. Hiç konuş­ma­dan, dört saat boyunca konu­şu­lan­ları din­le­dik­ten sonra terk ettiği ortamda sürekli konu­şan zihni yoru­yor, sır­tına ağır bir yük ola­rak bini­yor bu yor­gun­luk ve tek­rar yeral­tına çeki­li­yor. İçin­den taşan her konuş­mayı oku­run yüzüne yeral­tın­dan, bay­lar, diye baş­lar anlat­maya: “Yaşa­maya susa­mış­sı­nız ve yaşam­sal soru­ları man­tık­sal kar­ga­şayla çözü­yor­su­nuz. Laubali ve cüret­kâr kaba­lık­lar yapı­yor­su­nuz, ama aynı zamanda da kor­ku­yor­su­nuz! Saçma şey­ler söy­lü­yor ve bun­dan hoş­nut olu­yor­su­nuz; küs­tah­lık edip hemen ürkü­yor­su­nuz bun­lar yüzün­den ve özür dili­yor­su­nuz. Hiç­bir şey­den kork­ma­mayı öğüt­lü­yor­su­nuz, ama aynı zamanda bizim görüş­le­ri­mize yal­tak­la­nı­yor­su­nuz. Diş gıcır­dat­mayı öğüt­lü­yor­su­nuz, ama aynı anda bizi gül­dür­mek için soy­ta­rı­lık­lar yapı­yor­su­nuz. Esp­ri­le­ri­ni­zin esp­rili olma­dı­ğını bili­yor­su­nuz, ama siz, bes­belli hoş­nut­su­nuz onla­rın edebi değer­le­rin­den. Siz belki de ger­çek­ten acı çek­miş­si­niz, ama acı­nıza asla saygı duy­mu­yor­su­nuz. Eli­nizde doğru var, ama bil­ge­lik yok; en aşa­ğı­lık şöh­ret düş­kün­lü­ğün­den dolayı doğ­ruyu gös­te­rişe, reza­lete, piya­saya çevi­ri­yor­su­nuz… Ger­çek­ten bir şey­ler söy­le­mek isti­yor­su­nuz, ama kor­ku­dan asıl sözü­nüzü sak­lı­yor­su­nuz, çünkü sizde onu söy­le­ye­cek karar­lı­lık yok, sadece ürkek ter­bi­ye­siz­lik­ler var. Bilinci övdü­nüz, ama bütün vak­ti­niz karar­sız­lık­larla geçi­yor, çünkü bir aklı­nız olma­sına ve çalış­ma­sına rağ­men kal­bi­niz ahlak­sız­lıkla karar­mış, fakat temiz bir kal­bi­niz olmazsa, tam, düz­gün bir aklı­nız da olmaz. Üste­lik ne kadar çok sır­na­şı­yor, davet­ler çıka­rı­yor­su­nuz, ne kadar çok eği­lip bükü­lü­yor­su­nuz! Yalan, yalan ve yine yalan!”

Ken­dine yarat­tığı koru­naklı dün­ya­sında var olmaya çalı­şır Yeraltı İnsanı. Yaşa­dığı evde, sıkış­tı­rıl­dığı sokak­larda, dış­lan­dığı top­lumda yara­ları kana­dıkça kanar ve anla­şıl­ması zor nara­lar atar, onu ancak yeral­tında yaşa­yan­lar duyar, anlar. Sahip ola­ma­dığı, sahip ola­ma­ya­ca­ğını düşün­düğü, ken­di­sini hiç bir şeye layık gör­me­yen, ken­dini kendi gözünde ola­bil­di­ğince küçül­ten bir anti kah­ra­man­dır. Top­lumda faz­la­lık. Düşün­ce­le­riyle çağı­nın ile­ri­sinde, içinde bulun­duğu çev­re­nin uza­ğında yaşar ve ölçülü dav­ran­mayı kor­kak­lığa yorar, hak­sız da sayıl­maz. Her ne kadar zaman zaman bil­gili ve modern oldu­ğunu dile getirse de, bu yanıyla yetin­mez, fır­sat bul­dukça ken­dini sözle döv­mek­ten geri dur­maz. “Köşe­sinde manen çürü­müş, çev­re­den, canlı hayat­tan kop­muş, yeral­tımda kendi yarat­tı­ğım kine boğul­muş ola­rak, yaşa­maya nasıl yan çiz­di­ğimi uzun uza­dıya anlat­ma­nın hoşa gide­cek nesi var?” diye sorar. Yaşa­dığı hayatı par­ça­lara böle­rek zih­ninde yarat­tığı karak­ter­lerle yel değir­men­le­rine karşı sava­şan bir Donkişot’tur, top­luma karşı, top­lu­mun kokuş­muş değer yar­gı­la­rına karşı ölü­müne, dur­ma­dan sava­şır.

Yeraltı İnsanı, “Ne ben kim­seye ben­zi­yor­dum, ne de bir baş­kası bana,” der­ken fark­lı­lı­ğını olumlu ya da olum­suz ola­rak dile getir­mek­ten ziyade içinde bulun­duğu duru­mun vaha­me­tin­den yakı­nır.

Kişi­nin ken­diyle kav­gası top­lumla çatış­tığı an baş­lar. Neden ben de her­kes gibi ola­mı­yo­rum, diye yakın­dı­ğında her şey ter­sine işle­meye baş­la­mış­tır ve dönüşü olma­yan bir yola giril­miş­tir çok­tan.

Nietzsche, “Yeral­tın­dan Not­lar, haki­kati kanla hay­kı­rır” der. Kitap, insa­nın bas­tır­dığı duy­gu­la­rı­nın sesi olur. Freud’a bilinç altı­nın kapı­la­rını açan, insa­nın karan­lık yanın­dan ses­le­nen Yeraltı İnsanı’nın gün yüzüne çıkan not­la­rı­dır yazı­lan. İnsa­nın bilin­çal­tı­dır ve oraya yapı­lan her yol­cu­luk far­kın­da­lığı geliş­ti­rir. Belki de bu yüz­den Yeraltı İnsanı bulun­duğu çağı aşan düşün­ce­lere sahip ve içinde bulun­duğu top­luma uyum­suz­dur.

Birey­sel­le­şen top­lum­larda hızla çoğa­lan yeraltı insan­ları sanatla yer yüzüne çıkar. Hep bir ara­yış içinde olan bu insan­lar, mec­bur bıra­kıl­dık­ları yaşamı kabul etmez. İğreti durur dav­ra­nış­ları ve kar­şıcı bir tavır geliş­ti­rir­ler. Gele­nek­lerle bağ­la­rını çok­tan kopar­mış­lar­dır. Bu, onları her­kes­ten farklı kılan neden­ler­den­dir. “Bize insan olmak, yani etiyle kemi­ğiyle insan olmak bile yük geli­yor; bun­dan uta­nı­yo­ruz, ayıp sayı­yo­ruz. ‘Güzel insan’ diye­bi­le­ce­ğim garip yara­tık­lar olmaya heves­le­ni­yo­ruz. Biz­ler ölü doğ­muş kişi­le­riz, zaten çok­tan­dır canlı olma­yan baba­la­rın soyun­dan ürü­yo­ruz ve bu durumu git­tikçe daha çok beğe­ni­yo­ruz, bun­dan zevk almaya baş­lı­yo­ruz. Nere­deyse bir kola­yını bulup biz­leri doğ­ru­dan doğ­ruya düşün­ce­le­rin doğur­ma­sını sağ­la­ya­ca­ğız.”

Dos­to­yevski bir mek­tu­bunda kitapta kul­lan­dığı yazma tek­ni­ğin­den söz eder: “Müzik­teki geçiş­leri bilir­sin. Bu da tıpkı öyle ola­cak. Birinci bölüm­deki geve­ze­lik­ler, ikinci bölümde yerini bir fela­kete bıra­ka­cak.” Liza’nın eve gel­diği akşam Yeraltı İnsanı’nın hiz­met­çisi Apollon’a duy­duğu öfke­nin pat­la­ması, okuru bir kaos orta­mına çeker ve sözünü ettiği müzi­ğin ritmi yük­se­lir.

Dostoyevski’nin, üze­rine en çok konu­şu­lan, en çok yazı­lan, psi­ko­lo­jik, sos­yo­lo­jik ve fel­sefi ola­rak ince­le­nen kitabı Yeral­tın­dan Not­lar, anlam­lan­dı­ra­ma­dı­ğı­mız yaşam­la­rı­mızı bir düzene sok­maya çalı­şır­ken olu­şan kaosta yolu­muzu bul­ma­mızı sağ­lar. Yabancı’nın kah­ra­manı Meursault’nun işle­diği cina­yeti, kişi­nin top­luma yaban­cı­laş­ması üze­rin­den anla­tır bize. Yeraltı İnsanı böcek olmak iste­di­ğini ama ola­ma­dı­ğını, gene bir başka bölümde, ken­di­sine bir böcek kadar değer veril­me­di­ğin­den söz eder. Oysa her­kes­ten akıllı ve soylu oldu­ğunu iddia eder, her ne kadar böcek ola­masa da bir böcek duru­muna düş­tü­ğün­den yakı­nır. Kafka’nın böceğe dönü­şen kah­ra­manı Gre­gor Samsa ile Sartre’ın Bulantı’daki kah­ra­manı Requ­en­tin ve Dostoyevski’nin son­raki kah­ra­man­la­rında Yeraltı İnsa­nı­nın izine rast­la­rız. Ken­dini yer altında hap­se­den kah­ra­ma­nı­mı­zın kes­kin düşün­ce­leri Raskolnikov’la yer üstüne çıkar ve eyleme dönü­şür. “İnsan bazen acıyı çok sever, tutku dere­ce­sinde sever ve bu, ger­çek­tir. Bu konuda dünya tari­hine bak­maya gerek yok; kendi ken­di­nize sorun eğer insan­sa­nız ve bir şey­ler yaşa­mış­sa­nız, ken­di­nize sorun. Benim şahsi fik­rime göre, sadece rahatı sev­mek hatta biraz yakı­şık­sız bir şey. İyi­dir, kötü­dür, ama bazen bir şey­leri kırıp dök­mek de hoş­tur. Ben kendi payıma acıyı savun­mam, ama rahatı da savun­mam.” Neza­ket kural­ları çer­çe­ve­sinde dile gel­me­yen düşün­ce­le­ri­mizi Yeraltı İnsanı kula­ğı­mıza hay­kı­rır.

Dos­to­yevski kitaba yaz­dığı ön sözde, “Bu not­lar da bun­la­rın yazarı da bes­belli hayal ürü­nü­dür. Bununla bir­likte, top­lu­mu­mu­zun duru­munu, yapı­sını göz önüne ala­cak olur­sak, bu not­la­rın yazarı gibi kişi­le­rin ara­mızda bulun­ma­sı­nın yal­nızca müm­kün değil, aynı zamanda zorunlu oldu­ğunu kabul ede­riz…” Günü­müz top­lumu Aylak Adam, Nite­lik­siz Adam, Lüzum­suz Adam ve her yerde rast­la­dı­ğı­mız Issız Adam’ları ve kadın­ları doğurdu. “En iyisi hiç­bir şey yapa­ma­mak! En iyisi bilinçli ata­let! İşte, yaşa­sın Yeraltı! Nor­mal insanı son saf­ra­sına kadar kıs­kan­dı­ğımı bile söy­le­ye­bi­li­rim, ama onu içinde gör­dü­ğüm bu koşul­larda, onun yerinde olmak iste­mem.” Nor­ma­lin sınır­ları nerede baş­lar nerede biter ya da nor­mal nedir soru­sunu bir kez daha düşün­me­mizi sağ­lı­yor Dos­to­yevski. Bütün bu anti kah­ra­man­la­rın ortak özel­liği aidi­yet duy­gu­sun­dan yok­sun ve top­lu­mun değer yar­gı­la­rına yaban­cı­laş­mış olma­la­rı­dır. Yeraltı İnsa­nı­nın tra­je­disi insa­nın kendi karan­lık sula­rına fır­tı­nalı yol­cu­lu­ğu­dur. Farklı istek­leri var­dır, paraya tamah etmez, gir­diği zen­gin çev­re­lerde her şeyin bir oyun­dan iba­ret oldu­ğuna inan­mış­tır.

Görü­yor­su­nuz ya: eğer sara­yın yerinde bir kümes olsaydı ve yağ­mur yağ­saydı, ben belki de ıslan­ma­mak için kümese girer­dim, ama buna rağ­men o kümesi beni yağ­mur­dan korudu diye, edep­li­lik ede­rek saray yerine koya­maz­dım. Güle­cek­si­niz, hatta böyle bir durumda kümesle köş­kün aynı oldu­ğunu söy­le­ye­cek­si­niz. Evet, diye­ce­ğim, eğer yaşa­mı­mı­zın gayesi ıslan­ma­maksa, doğru bu.”

Sırça sarayda yaşa­mak yeraltı insanı için büyük bir ideal değil­dir, olması gere­ken­dir ve böyle bir isteği var­dır, ama bu iste­ğini yerine getir­mek için hare­kete geç­mez. “…

Ama eğer ben insa­nın bir tek yaşa­mak için yaşa­ma­dığı ve eğer yaşı­yorsa o zaman saray­larda yaşa­ması gerek­tiği fik­rini benim­se­diy­sem, yapa­cak bir şey yok. Bu, benim iste­ğim, benim arzum. Ancak benim arzu­la­rımı değiş­tir­di­ği­niz zaman içim­den çıka­ra­bi­lir­si­niz onu. Peki, değiş­ti­rin, yerine baş­ka­sını koyun, bana başka bir ideal verin. Ama o zamana dek kümesi saray say­ma­ya­ca­ğım.”

Yeraltı İnsanı hiç­bir şeyi sıra­dan ve görü­nen yanıyla değer­len­dir­mez. “İnsan yarat­mayı ve yol açmayı sever, bu tar­tı­şıl­maz bir şey­dir. Ama neden yıkımı ve kaosu deli­ce­sine sever? İşte bunu açık­la­yın!” Cevap­sız soru­larla dolu­dur zihni ve okura cevap­ları ara­tır.

Kita­bın sonunda bir kez daha müzi­ğin ritmi yük­se­lir. “Bizi tek başı­mıza, kitap­sız bıra­kır­sa­nız bir anda ürker, ser­sem­le­riz – nereye sığı­na­ca­ğı­mızı, neye yas­la­na­ca­ğı­mızı; neyi seve­ce­ği­mizi ve ney­den nef­ret ede­ce­ği­mizi, neyi sevip neyi hor göre­ce­ği­mizi bile­me­yiz. Biz insan olmayı bile yük sayı­yo­ruz – yani ger­çek, sahici bir bedeni ve kanı olan insan­lar olmayı; uta­nı­yo­ruz bun­dan, ayıp sayı­yo­ruz ve bir tür ben­zer­siz insan olmaya çaba­lı­yo­ruz. Zevk haline geti­ri­yo­ruz. Yakında bir şekilde fikir­ler­den doğ­mayı icat ede­ce­ğiz. Ama yeter; daha fazla yaz­mak iste­mi­yo­rum Yeral­tın­dan…”

Dos­to­yevski, Yeral­tın­dan Not­lar, Çevi­ren: Sabri Gür­ses, Notos, 2014, 208 s.

(809)

Yorumlar