Home Bilgi Bankası Edebiyat Fredric Jameson ve Yorum, Yoruma Karşı
Fredric Jameson ve Yorum, Yoruma Karşı

Fredric Jameson ve Yorum, Yoruma Karşı

273
0

Edebiyatımızdaki bütün yenilikçi atılımlar, anlamı hiçleştirmeye kalkışmadan, yalnızca ters yüz ettikleri anlamları yeniden okuma denemeleri olarak kendilerini ortaya koymuştur.

Semih Gümüş

Yorumun gözden düştüğü yargısını 1971’de veriyor Fredric Jameson. Modernizm İdeolojisi adlı derlemedeki “Üstyorum” başlıklı yazısında, modernizmi terk etmeye hazırlanan modern edebiyatın, yirminci yüzyılın büyük okulları arasına soktuğu varoluşçuluk ya da yapısalcılık gibi akımların kendilerini gerçekleştirme olanaklarını artık biçimcilikte ve öze ilişkin bütün ağırlıklarını attıkları yöntemi seçmekte bulduğunu belirtiyor. Jameson hem bu dönüşümü en iyi anlayanlardan hem de kendi yazınsal-düşünsel tutumuna sağlam bir temel oluşturma kaygılarını en iyi anlatanlardan.

Bu yargı tam da okurun, çok katmanlı biçimde önüne serilmiş yazınsal metni bir an önce çözme, çözemiyorsa üstünden atlayıp kolayca çözebileceği yapıtlara yönelme, böylece edebiyatı modernizmin değerlerinden kurtarıp herkesin ilişki kurabileceği bir düzeye, popüler edebiyat düzeyine indirmeye başladığı bir döneme karşılık geliyor.

Bir yanda akademizmin kavramlarla oluşturduğu edebiyat: biçim ve yöntemle taçlandırılmış. Öbür yanda bu akademizmle hayatı boyunca ilişki kurmayacağı belli sabırsız okurun, anlamlarını çözmeye yanaşmadığı yazınsal metnin ne anlattığı sorusu çevresinde yaptığı okuma. Üstelik birbiriyle bağdaşması olanaksız bu iki düzey, karşı karşıya konumlanıyor. Kesişmeleri olanaksızsa bile, aynı dönemde yan yana durabilme gücünü nereden alır bu iki zıt anlayış? Jameson buraya getirmiyor sözü ama yaptığı çözümleme bizi bugün bu soruyu sormaya itiyor.

Bir potada düşünülmesi olanaksız görünen bu iki kültürü birleştiren temel bir payda var ama: yazınsal metni soyutlama etkinliğinden uzak durmak. Soyutlama olmaksızın anlama çabası, ilkinde yöntemden ayrılmayan kuramsal düşünceye, öbüründe gündelik anlamla yetinen sığlığa yol açıyor.

Edebiyatın tartılması olanaksız değeri şuradan geliyor: Varoluşçuluk, yapısalcılık ya da biçimci herhangi bir yol yordam, bugün yerini neredeyse terk etmişken, biz hâlâ elimizde fener, uykusuz gecelerde yazınsal metinlerin anlamlarına ulaşmanın yeni yollarını aramayı sürdürüyoruz.

Jameson’ın yaptığı çözümlemeler pek çok soruyu önümüze getiriyor.

“Her yorum, aynı zamanda bir üstyorum olmak zorundadır.”

“Demek ki, bir yandan yorumlamaya karşı giderek artan bir isteksizlik hissederken, bir yandan da yorumlamaya yazgılıyız,” sözleriyle Jameson da bu zorunluluğu düşünür. Sanırım bitip tükenmiş görünen modernizmin oradan buradan uç verdiği yerlerde o anlamı arayan eleştiri bugün de el üstünde tutuluyor ve adına modernizm demediğimiz bir yorumlama biçimi, en azından sonu belirsiz bir geleceğe dek yaşamayı sürdürecek görünüyor.

O uçları yakaladığımız her yerde Jameson’un saptaması gelecektir gözümüzün önüne: “Tek tek her yorum, kendi varlığının bir yorumunu içermeli, ‘icazetname’sini gösterip kendini güçlendirmelidir: Her yorum, aynı zamanda bir üstyorum olmak zorundadır.”

Eleştiriden ne anlaşılması gerektiğini tam anlamıyla çözememiş olan edebiyat dünyamız için bu tanım ısrarla vurgulanmalı. Demek ki eleştiri önce kendi varlığını anlamlandırmak zorundadır ki ötekine anlam verebilmek için kullanılabilsin. Dolayısıyla yetkinliğini göstererek kendini öteki yazınsal türlerle aynı düzeyde tutabilsin; yazınsal metnin içerdiği yorumun ve ona verilmiş ilk anlamların üstünde yeni anlamlar verebilsin; kendine dönüşlü bir yazınsal metin olarak, öteki bütün metinlerden bağımsızlaşıp bir başına varolabilsin.

Belki eleştirel aklı, özgür yorumu, yorumun yöntemini içselleştirmek için uygun koşulları bulamamış bir edebiyatın, kendi modernizmini yaşayamadığı için değişim sürecini Batı’dan aldığı etkilerle yaşaması, süreğen bir gecikmeyi genlerine işlemiştir. Bunun bir sorun olabileceğini sürekli görüyoruz da.

Jameson’ın, “modern dönemde yorumlanmayı gerektiren, başka kültürlerin sanatından çok, kendi kültürümüzün sanatıdır” sözleri, eksiklerimizden birini değil, temel bir eksikliğimizi gösterir. Çünkü bizim edebiyatımız yorumu bütün anlamına uygun biçimde ilk kez 1950 Kuşağı ile kullanmış. Orada da kaçınılmaz biçimde, Batı’daki edebiyat ve düşünce akımlarını, yaratım biçimlerini yorumlamakla başladı işe. O an içinde yaşadığı dönemi yorumlamakta çektiği güçlüğü neredeyse yirmi yıl sonra kendini yorumlama yetilerine sahip olduğunda yenebildi.

Edebiyatımızda bütün yenilikçi atılımların ancak sonraki dönemlerde hak ettikleri gibi anlaşılabilmesinin nedeni de kendini yorumlama güçlüğüdür. Modernitesini adım adım tamamlama çabası içinde kendini yorumlamayı da sürdürerek kendindelik kazanan edebiyatımız, bugün de yazınsal düşüncenin uzun yürüyüşünü geriden izliyor.

Asıl olan Nâzım Hikmet, İkinci Yeni, Bilge Karasu, Leylâ Erbil, Sevim Burak ya da Oğuz Atay’ın biçim ile anlam arasındaki uzaklığı önce son kerteye çıkarıp sonra dengeye kavuşturduklarının saptanması.

Bir yeniliği doğru anlama çabası, tavanın sıcak sapını tutmaya benzer. Ona varsanız, o yenilikçi ânı, yazınsal metnin biçimi ile anlamı arasındaki uzaklığın sizden bağımsız bir alanda oluştuğunu baştan onaylamanız da gerekir. Bizde edebiyatın ana damarında akıp giden egemen edebiyat ve eleştiri anlayışı bu uzaklığı yok sayma refleksi yüzünden hep geç kalmaya yazgılı oldu. Jameson’a göre, Rus Biçimciliği’nin özgünlüğü “biçim ile içerik arasındaki uzaklıkta çok önemli bir değişimi gerçekleştirmesi”nden geliyorsa, bütün yenilikçi çıkışların da asıl değişimi biçim ile içerik arasındaki uzaklık içinde yaşadığı söylenebilir. Çünkü o uzaklığın büyümesi yazınsal yazının özgürlük alanının genişlemesi, küçülmesiyse özgürlük alanının daralmasıdır. Aradaki uzaklığı daraltan bütün tutucu ya da dogmacı eğilimler biçim ile içeriğin görece bağımsızlığını göz önünde tutmak istemez. Sonunda biçimin ya da içeriğin büsbütün yok olmayacağı düşünülürse, edebiyatın değişim süreçlerindeki bu gelgitlerden ürkmek de anlamsızlaşır.

Biçimci ya da “içerikçi” olmaya gelince, ikisinden birinden yana olmanın bu değerlendirmenin parçası olmadığını belirtmeliyim. Asıl olan Nâzım Hikmet, İkinci Yeni, Bilge Karasu, Leylâ Erbil, Sevim Burak ya da Oğuz Atay’ın biçim ile anlam arasındaki uzaklığı önce son kerteye çıkarıp sonra dengeye kavuşturduklarının saptanması. Bu, en uçta yer alan İkinci Yeni için bile elbette söylenebilir ve on yıllar sonra söylenmiştir ki, edebiyatımızdaki bütün yenilikçi atılımlar, anlamı hiçleştirmeye kalkışmadan, yalnızca ters yüz ettikleri anlamları yeniden okuma denemeleri olarak kendilerini ortaya koymuştur.

Fredric Jameson günümüz toplumlarındaki atomlaşmayı da tartışıyor.

Yazınsal metinde anlam hiçbir zaman büsbütün yok olmaz, dün olmadığı gibi, yarın da olmayacaktır; gelgelelim, aradığımız anlam her zaman aynı yerde ve aynı değerde bulunmayabilir. “Belirli bir edebi biçimin varlığı daima, söz konusu toplumsal gelişme ânındaki belli bir deneyim olanağını yansıtır,” sözünü hâlâ genel geçer alma şansımız olduğuna göre, değişen dönemlerin edebiyatı bulunduğu yerden alıp başka bir yere koyması da doğaldır.

Egemen edebiyat anlayışı yeni yorumlara gereksinim duymadığını açıkça bildirmez ama bu eğilimi hep taşıyıp karşısındakine geçirir. Dolayısıyla yoruma gereksinim olmadığı savının da bir yorum oluşu yanında, o yorumların bütüncül ideolojiler oluşunun yarattığı bir çarpıklık vardır. Bu katı düşüncenin değişmeden kalması olanaksız ama sokulduğu cendere içinde özelliklerini belki bir yüzyıl boyunca koruyageldiği de yadsınamaz. 1980’den sonra değişen kültürün edebiyat kültüründe yol açtığı değişiklikler gündelik (ampirik) olguları çekici hale getirdi, bu da edebiyattaki değişimin manivelası oldu.

Fredric Jameson, kolektif yaşamın ve kolektif yazgıların günümüz toplumlarındaki atomlaşmayla birlikte yok oluşunu da tartışır. Bunun günümüz dünyasının ortak kimliğini belirttiği öne sürülebilir. Popüler ilgi alanlarının edebiyatı içine çekmesi ve postmodernizmin o alanlarda en çok karşılık bulan düşünce ve yaratım biçimi oluşu böylece açıklanabilir. Modernizmin bireyselci doğasıyla toplumun atomlaşması söz düzeyinde yakın gibi görünse de, birbirinin karşıtları. Dolayısıyla üstyorum Batı’da da, bizde de atomlaşmış kültürün edebiyatıyla örtüşme sancıları çekiyor. Ama bu arada modernizmin vazgeçilmezi olan yorum ve üstyorumun birbirini çeken gerilimi olmaksızın yaratıcılığın sürmesi de olanaksızlaşıyor.

(273)

Yorum yaz