Home Bilgi Bankası Edebiyat Fredric Jameson ve Yorum, Yoruma Karşı
Fredric Jameson ve Yorum, Yoruma Karşı

Fredric Jameson ve Yorum, Yoruma Karşı

101
0

Ede­bi­ya­tı­mız­daki bütün yeni­likçi atı­lım­lar, anlamı hiç­leş­tir­meye kal­kış­ma­dan, yal­nızca ters yüz ettik­leri anlam­ları yeni­den okuma dene­me­leri ola­rak ken­di­le­rini ortaya koy­muş­tur.

Semih Gümüş

Yoru­mun göz­den düş­tüğü yar­gı­sını 1971’de veri­yor Fred­ric Jame­son. Moder­nizm İde­olo­jisi adlı der­le­me­deki “Üst­yo­rum” baş­lıklı yazı­sında, moder­nizmi terk etmeye hazır­la­nan modern ede­bi­ya­tın, yir­minci yüz­yı­lın büyük okul­ları ara­sına sok­tuğu varo­luş­çu­luk ya da yapı­sal­cı­lık gibi akım­la­rın ken­di­le­rini ger­çek­leş­tirme ola­nak­la­rını artık biçim­ci­likte ve öze iliş­kin bütün ağır­lık­la­rını attık­ları yön­temi seç­mekte bul­du­ğunu belir­ti­yor. Jame­son hem bu dönü­şümü en iyi anla­yan­lar­dan hem de kendi yazın­sal-düşün­sel tutu­muna sağ­lam bir temel oluş­turma kay­gı­la­rını en iyi anla­tan­lar­dan.

Bu yargı tam da oku­run, çok kat­manlı biçimde önüne seril­miş yazın­sal metni bir an önce çözme, çöze­mi­yorsa üstün­den atla­yıp kolayca çöze­bi­le­ceği yapıt­lara yönelme, böy­lece ede­bi­yatı moder­niz­min değer­le­rin­den kur­ta­rıp her­ke­sin ilişki kura­bi­le­ceği bir düzeye, popü­ler ede­bi­yat düze­yine indir­meye baş­la­dığı bir döneme kar­şı­lık geli­yor.

Bir yanda aka­de­miz­min kav­ram­larla oluş­tur­duğu ede­bi­yat: biçim ve yön­temle taç­lan­dı­rıl­mış. Öbür yanda bu aka­de­mizmle hayatı boyunca ilişki kur­ma­ya­cağı belli sabır­sız oku­run, anlam­la­rını çöz­meye yanaş­ma­dığı yazın­sal met­nin ne anlat­tığı sorusu çev­re­sinde yap­tığı okuma. Üste­lik bir­bi­riyle bağ­daş­ması ola­nak­sız bu iki düzey, karşı kar­şıya konum­la­nı­yor. Kesiş­me­leri ola­nak­sızsa bile, aynı dönemde yan yana dura­bilme gücünü nere­den alır bu iki zıt anla­yış? Jame­son buraya getir­mi­yor sözü ama yap­tığı çözüm­leme bizi bugün bu soruyu sor­maya iti­yor.

Bir potada düşü­nül­mesi ola­nak­sız görü­nen bu iki kül­türü bir­leş­ti­ren temel bir payda var ama: yazın­sal metni soyut­lama etkin­li­ğin­den uzak dur­mak. Soyut­lama olmak­sı­zın anlama çabası, ilkinde yön­tem­den ayrıl­ma­yan kuram­sal düşün­ceye, öbü­ründe gün­de­lik anlamla yeti­nen sığ­lığa yol açı­yor.

Ede­bi­ya­tın tar­tıl­ması ola­nak­sız değeri şura­dan geli­yor: Varo­luş­çu­luk, yapı­sal­cı­lık ya da biçimci her­hangi bir yol yor­dam, bugün yerini nere­deyse terk etmiş­ken, biz hâlâ eli­mizde fener, uyku­suz gece­lerde yazın­sal metin­le­rin anlam­la­rına ulaş­ma­nın yeni yol­la­rını ara­mayı sür­dü­rü­yo­ruz.

Jameson’ın yap­tığı çözüm­le­me­ler pek çok soruyu önü­müze geti­ri­yor.

Her yorum, aynı zamanda bir üst­yo­rum olmak zorun­da­dır.”

Demek ki, bir yan­dan yorum­la­maya karşı gide­rek artan bir istek­siz­lik his­se­der­ken, bir yan­dan da yorum­la­maya yaz­gı­lı­yız,” söz­le­riyle Jame­son da bu zorun­lu­luğu düşü­nür. Sanı­rım bitip tüken­miş görü­nen moder­niz­min ora­dan bura­dan uç ver­diği yer­lerde o anlamı ara­yan eleş­tiri bugün de el üstünde tutu­lu­yor ve adına moder­nizm deme­di­ği­miz bir yorum­lama biçimi, en azın­dan sonu belir­siz bir gele­ceğe dek yaşa­mayı sür­dü­re­cek görü­nü­yor.

O uçları yaka­la­dı­ğı­mız her yerde Jameson’un sap­ta­ması gele­cek­tir gözü­mü­zün önüne: “Tek tek her yorum, kendi var­lı­ğı­nın bir yoru­munu içer­meli, ‘icazetname’sini gös­te­rip ken­dini güç­len­dir­me­li­dir: Her yorum, aynı zamanda bir üst­yo­rum olmak zorun­da­dır.”

Eleş­ti­ri­den ne anla­şıl­ması gerek­ti­ğini tam anla­mıyla çöze­me­miş olan ede­bi­yat dün­ya­mız için bu tanım ısrarla vur­gu­lan­malı. Demek ki eleş­tiri önce kendi var­lı­ğını anlam­lan­dır­mak zorun­da­dır ki öte­kine anlam vere­bil­mek için kul­la­nı­la­bil­sin. Dola­yı­sıyla yet­kin­li­ğini gös­te­re­rek ken­dini öteki yazın­sal tür­lerle aynı düzeyde tuta­bil­sin; yazın­sal met­nin içer­diği yoru­mun ve ona veril­miş ilk anlam­la­rın üstünde yeni anlam­lar vere­bil­sin; ken­dine dönüşlü bir yazın­sal metin ola­rak, öteki bütün metin­ler­den bağım­sız­la­şıp bir başına varo­la­bil­sin.

Belki eleş­ti­rel aklı, özgür yorumu, yoru­mun yön­te­mini içsel­leş­tir­mek için uygun koşul­ları bula­ma­mış bir ede­bi­ya­tın, kendi moder­niz­mini yaşa­ya­ma­dığı için deği­şim süre­cini Batı’dan aldığı etki­lerle yaşa­ması, süre­ğen bir gecik­meyi gen­le­rine işle­miş­tir. Bunun bir sorun ola­bi­le­ce­ğini sürekli görü­yo­ruz da.

Jameson’ın, “modern dönemde yorum­lan­mayı gerek­ti­ren, başka kül­tür­le­rin sana­tın­dan çok, kendi kül­tü­rü­mü­zün sana­tı­dır” söz­leri, eksik­le­ri­miz­den birini değil, temel bir eksik­li­ği­mizi gös­te­rir. Çünkü bizim ede­bi­ya­tı­mız yorumu bütün anla­mına uygun biçimde ilk kez 1950 Kuşağı ile kul­lan­mış. Orada da kaçı­nıl­maz biçimde, Batı’daki ede­bi­yat ve düşünce akım­la­rını, yara­tım biçim­le­rini yorum­la­makla baş­ladı işe. O an içinde yaşa­dığı dönemi yorum­la­makta çek­tiği güç­lüğü nere­deyse yirmi yıl sonra ken­dini yorum­lama yeti­le­rine sahip oldu­ğunda yene­bildi.

Ede­bi­ya­tı­mızda bütün yeni­likçi atı­lım­la­rın ancak son­raki dönem­lerde hak ettik­leri gibi anla­şı­la­bil­me­si­nin nedeni de ken­dini yorum­lama güç­lü­ğü­dür. Moder­ni­te­sini adım adım tamam­lama çabası içinde ken­dini yorum­la­mayı da sür­dü­re­rek ken­din­de­lik kaza­nan ede­bi­ya­tı­mız, bugün de yazın­sal düşün­ce­nin uzun yürü­yü­şünü geri­den izli­yor.

Asıl olan Nâzım Hik­met, İkinci Yeni, Bilge Karasu, Leylâ Erbil, Sevim Burak ya da Oğuz Atay’ın biçim ile anlam ara­sın­daki uzak­lığı önce son ker­teye çıka­rıp sonra den­geye kavuş­tur­duk­la­rı­nın sap­tan­ması.

Bir yeni­liği doğru anlama çabası, tava­nın sıcak sapını tut­maya ben­zer. Ona var­sa­nız, o yeni­likçi ânı, yazın­sal met­nin biçimi ile anlamı ara­sın­daki uzak­lı­ğın siz­den bağım­sız bir alanda oluş­tu­ğunu baş­tan onay­la­ma­nız da gere­kir. Bizde ede­bi­ya­tın ana dama­rında akıp giden ege­men ede­bi­yat ve eleş­tiri anla­yışı bu uzak­lığı yok sayma ref­leksi yüzün­den hep geç kal­maya yaz­gılı oldu. Jameson’a göre, Rus Biçimciliği’nin özgün­lüğü “biçim ile içe­rik ara­sın­daki uzak­lıkta çok önemli bir deği­şimi gerçekleştirmesi”nden geli­yorsa, bütün yeni­likçi çıkış­la­rın da asıl deği­şimi biçim ile içe­rik ara­sın­daki uzak­lık içinde yaşa­dığı söy­le­ne­bi­lir. Çünkü o uzak­lı­ğın büyü­mesi yazın­sal yazı­nın özgür­lük ala­nı­nın geniş­le­mesi, küçül­me­siyse özgür­lük ala­nı­nın daral­ma­sı­dır. Ara­daki uzak­lığı daral­tan bütün tutucu ya da dog­macı eği­lim­ler biçim ile içe­ri­ğin görece bağım­sız­lı­ğını göz önünde tut­mak iste­mez. Sonunda biçi­min ya da içe­ri­ğin büs­bü­tün yok olma­ya­cağı düşü­nü­lürse, ede­bi­ya­tın deği­şim süreç­le­rin­deki bu gel­git­ler­den ürk­mek de anlam­sız­la­şır.

Biçimci ya da “içe­rikçi” olmaya gelince, iki­sin­den birin­den yana olma­nın bu değer­len­dir­me­nin par­çası olma­dı­ğını belirt­me­li­yim. Asıl olan Nâzım Hik­met, İkinci Yeni, Bilge Karasu, Leylâ Erbil, Sevim Burak ya da Oğuz Atay’ın biçim ile anlam ara­sın­daki uzak­lığı önce son ker­teye çıka­rıp sonra den­geye kavuş­tur­duk­la­rı­nın sap­tan­ması. Bu, en uçta yer alan İkinci Yeni için bile elbette söy­le­ne­bi­lir ve on yıl­lar sonra söy­len­miş­tir ki, ede­bi­ya­tı­mız­daki bütün yeni­likçi atı­lım­lar, anlamı hiç­leş­tir­meye kal­kış­ma­dan, yal­nızca ters yüz ettik­leri anlam­ları yeni­den okuma dene­me­leri ola­rak ken­di­le­rini ortaya koy­muş­tur.

Fred­ric Jame­son günü­müz top­lum­la­rın­daki atom­laş­mayı da tar­tı­şı­yor.

Yazın­sal metinde anlam hiç­bir zaman büs­bü­tün yok olmaz, dün olma­dığı gibi, yarın da olma­ya­cak­tır; gel­ge­le­lim, ara­dı­ğı­mız anlam her zaman aynı yerde ve aynı değerde bulun­ma­ya­bi­lir. “Belirli bir edebi biçi­min var­lığı daima, söz konusu top­lum­sal gelişme ânın­daki belli bir dene­yim ola­na­ğını yan­sı­tır,” sözünü hâlâ genel geçer alma şan­sı­mız oldu­ğuna göre, deği­şen dönem­le­rin ede­bi­yatı bulun­duğu yer­den alıp başka bir yere koy­ması da doğal­dır.

Ege­men ede­bi­yat anla­yışı yeni yorum­lara gerek­si­nim duy­ma­dı­ğını açıkça bil­dir­mez ama bu eği­limi hep taşı­yıp kar­şı­sın­da­kine geçi­rir. Dola­yı­sıyla yoruma gerek­si­nim olma­dığı savı­nın da bir yorum oluşu yanında, o yorum­la­rın bütün­cül ide­olo­ji­ler olu­şu­nun yarat­tığı bir çar­pık­lık var­dır. Bu katı düşün­ce­nin değiş­me­den kal­ması ola­nak­sız ama sokul­duğu cen­dere içinde özel­lik­le­rini belki bir yüz­yıl boyunca koru­ya­gel­diği de yad­sı­na­maz. 1980’den sonra deği­şen kül­tü­rün ede­bi­yat kül­tü­ründe yol açtığı deği­şik­lik­ler gün­de­lik (ampi­rik) olgu­ları çekici hale getirdi, bu da ede­bi­yat­taki deği­şi­min mani­ve­lası oldu.

Fred­ric Jame­son, kolek­tif yaşa­mın ve kolek­tif yaz­gı­la­rın günü­müz top­lum­la­rın­daki atom­laş­mayla bir­likte yok olu­şunu da tar­tı­şır. Bunun günü­müz dün­ya­sı­nın ortak kim­li­ğini belirt­tiği öne sürü­le­bi­lir. Popü­ler ilgi alan­la­rı­nın ede­bi­yatı içine çek­mesi ve post­mo­der­niz­min o alan­larda en çok kar­şı­lık bulan düşünce ve yara­tım biçimi oluşu böy­lece açık­la­na­bi­lir. Moder­niz­min birey­selci doğa­sıyla top­lu­mun atom­laş­ması söz düze­yinde yakın gibi görünse de, bir­bi­ri­nin kar­şıt­ları. Dola­yı­sıyla üst­yo­rum Batı’da da, bizde de atom­laş­mış kül­tü­rün ede­bi­ya­tıyla örtüşme san­cı­ları çeki­yor. Ama bu arada moder­niz­min vaz­ge­çil­mezi olan yorum ve üst­yo­ru­mun bir­bi­rini çeken geri­limi olmak­sı­zın yara­tı­cı­lı­ğın sür­mesi de ola­nak­sız­la­şı­yor.

(101)

Yorumlar