Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Ekim 2020

Öykü Yazıları

Akıp Giden Hayat Gibi

Hülya Soyşekerci

Paylaş

1

0


Akıp Giden Günlerimiz, öykü konusunda derin bir bilgisi ve geniş bir okuma kültürü olan, okuduklarını incelikle süzerek özgün bir öyküleme eylemine dönüştürmeyi başaran, sıra dışı bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu kanıtlıyor bize.

Özcan Yılmaz’ın ilk öykü kitabı Akıp Giden Günlerimiz’i* okurken kurmacanın bazen hayat kadar, bazen de hayattan daha güçlü bir gerçeklik oluşturabildiğini/ oluşturabileceğini düşünüyor insan. İçinde yaşadığımız hayat gibi yalın, ama bir o kadar da karmaşık, derin ve renkli öykülerle dolu Akıp Giden Günlerimiz. Kitabın bazı öyküleri öyle kurgulanmış ve öyle yalın biçimde oluşturulmuş ki, okudukça metin içi gerçekliğin çarpıcı etkisine kapılıp gidiyoruz.

“Sadelik, mükemmelliğin en son aşamasıdır” der Leonardo Da Vinci. Sadeliğin bir ustalığa, bir mükemmellik arayışına dönüştüğü Akıp Giden Günlerimiz, öykü konusunda derin bir bilgisi ve geniş bir okuma kültürü olan, okuduklarını incelikle süzerek özgün bir öyküleme eylemine dönüştürmeyi başaran, sıra dışı bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu kanıtlıyor bize.

Akıp Giden Günlerimiz’de günlük hayatın içinden seçtiği yaşantı parçalarına, sıradan görünen durumlara, kararsızlıklara, çelişkilere, çatışmalara, aile içi tartışmalara, ilişkilerdeki kırılma noktalarına odaklanıyor yazar. Küçük ve önemsiz görünen ayrıntılarda yoğunlaşan insani dramlara, insan hayatlarının gözden kaçan iç kesimlerine,  insanın ruhsal dünyasının karmaşık labirentlerine dikkatimizi çekerek, hepimiz gibi/ herkes gibi olanın, insani olanın derinlikli gerçekliğini vurguluyor.

Okurda dümdüz akıp gidiyormuş gibi bir yanılsama yaratan bu öykü metinleri, insanın, varoluşun, yaşamın, bilinçaltının, karanlık ormanların ürkütücü gerçekliğine; dar mekânlara, anlamsızlığa, sıradan işlere sıkışan insan hayatlarına açılıyor ve her sözcükte giderek derinleşiyor; derinleştikçe bir dip akıntısı gibi sessizce akmaya devam ediyor. 

Öykülerdeki kişilerin canlı, net çizgilerle var olduğuna tanık oluyoruz. Anlatıcıların da birer öykü kişisi olarak canlılık kazandığını, metnin olayına dâhil olduğunu, onların bakış açısı ve gözlemleriyle öykü çatısının kurulduğunu görüyoruz.

özcan yılmaz akıp giden ünlerimiz

Kitaptaki bütün öyküleri ilgiyle okutan bir unsur var; o da merak duygusu. Öykü kurgularına ustalıkla özümsetilmiş, metnin dokusuna incelikle sindirilmiş olan merak duygusu sayfaları çevirirken bize eşlik ediyor; zihnimizde hayatın kendisi kadar canlı bir izlenim yaratıyor ve ileriye akan bir okuma yaşantısı oluşturuyor.

Akıp Giden Günlerimiz’in içinde sekiz öykü yer alıyor. Bunların çoğu, kısa öykü kategorisini aşan 15-20 sayfalık metinlerden oluşuyor. Kitabın sonuna doğru tek öykü gibi okunabilen uzun bir öykü yer alıyor; bu öykü kendi içinde beş ayrı bölüme ayrılıyor, bu bölümlerin her biri de ayrı ayrı kısa öykülerden oluşuyor, kısa öyküler birer yapı taşı işlevi görüyor; böylece, büyük, yoğun bir öykü toplamını meydana getiriyor o kısa öykülerin tümü.  Kısa öyküler ortak bir konu etrafında buluşuyor; iş yaşamının farklı halleri, her öyküde mozaiğin bir parçası gibi okunuyor bir anlamda. Bu mozaik parçaları okurun zihninde bütünleşiyor. Büyük tabloyu oluşturan öykünün adı “İşe Yaramanın Onca Hali”. Bu ad, metnin içindeki bütün kısa- küçük öyküleri kendinde toplayıp yoğunlaştırıyor. Böylece, iş yaşamının farklı cephelerini gösteren kısa öykülerin zihnimizde tamamlanarak oluşturduğu bütünlüklü tabloda, kapitalist sistemin acımasızlığını, insan dramları üzerinden açık ve net olarak görebiliyoruz.

“İşe Yaramanın Onca Hali”ndeki bütün kısa öykülerde, “ben öyküsel” anlatımla “konuşan” Anlatıcı Erkek-Koca-Baba; toplumda “bir işe yaramanın”, iş bulup para kazanmanın onca halini, tanıklıklarını, yaşantılarını, duygularını, çevresindeki insanların duyarsız, katı, ikiyüzlü tutumlarını, yaşam ayrıntıları üzerinden içtenlikle dile getiriyor. Görüyoruz ki toplum bireye, öncelikle ve mutlaka bir iş ve çalışma yaşamının içinde yer almasını dayatıyor; bunu da bireyin saygınlığı açısından gerekli bir şart olarak ileri sürüyor. Böylece, eğitim hayatı biter bitmez ekonomi çarkları içinde küçük de olsa bir yer bulmaya, bir konum edinmeye çabalıyor insanlar. Çalışmanın kutsandığı, ancak bireyin çalışma ve emeğinin hakkıyla verilmediği bir sömürü düzeninin evrensel boyuttaki çarklarıdır toplumca bireye dayatılanlar. Bu dayatmanın, bu çemberin dışına çıkanlar, aylaklığa yönelenler, toplumda saygınlığını yitiriyor, aile içinde karısının, çocuğunun, anne ve babasının gözünde değersizleşiyorlar bir anda. İşten çıkarılmanın ya da iş bulamamanın yarattığı ruhsal ve sosyal yıkımlar, ailenin dağılması gibi gerçekler, “İşe Yaramanın Onca Hali”nde buruk bir hüzün duygusu ve ironiyle dile getiriliyor.

İş rutinin bozulması da insan için bir sorun oluşturuyor; işsizlik de, iş aramanın yarattığı değersizlik duygusu ve moral bozukluğu da. İş yaşamının acımasız çarkında ezilenler, bir anda işsiz kalanlar, çileleri bitmeyen beyaz yakalılar, mekanikleşip kendi insanlığına yabancılaşanlar; ikiyüzlü, yüzeysel ilişkiler, dedikodulu ortamlar, patronlar, yöneticiler, amirler, elemanlar, iş arkadaşları arasındaki hiyerarşinin anlamsızlığı… Plaza gerçekleri… İş kulelerinde yapay ışıklar altında dar odalarda, masalarda sıkışan, daralan hayatlar… İş kulelerindeki odalara servis yapan bakkal çırağı gencin trajik intiharı… Yüksekten atlayarak hayatına son veren o gence acımayan, vicdani ve insani duygularını yitirmiş kişiler de var öyküde: “Aynı mesaiyi paylaştığım bir kişi bedenin kendi arabasına isabet etmediğine şükretti.” (s.168) Metanın bir fetişe dönüşmesi, mülkiyetin ve maddenin insanın önüne geçmesi olgusunu gösteriyor bu birkaç satır. Zar zor bulabildikleri işlerini, edindikleri birazcık malı mülkü kaybetmemek için her şeyi göze alabilen bu yüreği katılaşmış insanların yaşadıkları gelecek kaygısı, boşluk duygusu ve bunun yanı sıra toplumun empoze ettiği yararsızlık/ değersizlik duygusu… Bütün kısa öykülerin oluşturduğu büyük toplam, yazınsal ve psikolojik planda bir toplumsal-ekonomik sistem eleştirisi olduğu kadar, insanın dünyadaki varoluşunu sorgulamasını ve yaşadığı hayatı gözden geçirmesini sağlayan dönüştürücü bir etki de yaratıyor. Sait Faik’in Lüzumsuz Adam’ı ile Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ının gölgesi dolaşıyor sanki sayfalar üzerinde. Carver’vari öyküleme tarzına da yakın duran bu kısa öyküler toplamı, bence Akıp Giden Günlerimiz’in en dikkate değer bölümünü oluşturuyor.

Kitaptaki diğer öykülerin çoğunda okuru şaşırtan sahneler yer alıyor.  “Adamın Köpeği” ile başlayan “Yatak Odamızdaki Yuva”, “Nedim Şair Olmak İstiyor”, “Otobüslerin Vardığı Yer”, “Bahar’ın Saklı Hayatı” ile devam eden bu öykülerde çarpıcı, vurucu sahneler ya da beklenmedik finaller yer alıyor. “Yatak Odamızdaki Yuva” da kanser tedavisi görmeyi reddeden, bilinçli bir seçimle ölümü yeğleyen Nesrin ve birlikte yaşadığı Enver’in öyküsünü derin bir hüzün duygusu eşliğinde okuyoruz. Öyküde farklı anlatıcıların yer alması (Enver, Nesrin, 3. Kişi Anlatıcı) gerçeğe, yaşanan olaylara farklı cephelerden, değişik yönlerden bakılmasını sağlıyor. Sonuç kısmında okurun şaşırtılması, güzel bir kurgu oyunu yoluyla sağlanıyor. Anlatıcıların öykü anlatımlarının kronolojik sırası, metnin sonuna doğru beklenmedik biçimde bozulduğu anda, gerçeklerin de birdenbire gün yüzüne çıktığı görülüyor.

Kitabın ilk öyküsü “Adamın Köpeği” nde karanlık, ürkütücü ormanlara dalıyor; anlatıcı ile birlikte vahşi bir ortama sürükleniyoruz. Kan döken, ormandaki ve çevredeki hayvanlara zarar veren korkunç ve gizemli bir canavarın izini süren dört farklı kişinin serüveni bu. Canavarı bir yerde sıkıştırıp avlamak niyetindedir o dört kişi. Sanki “vahşetin çağrısı” duyuluyor bu yırtıcı metnin satırları arasında. O vahşi, karanlık, korkunç ormanın kan dökücüleri, vahşetin çağrısını duyan ve ona uyanlar… Canavar, dışarıda yani ormanda mı, yoksa insan ruhunun en karanlık köşelerinde mi gizli? Bu konu, zihnimizi kurcalıyor öykü boyunca.

özcan yılmaz“Çok Güzel Olmayan Öyküler” deki kişilerin pek çoğunun, yazmaya, hikâye anlatmaya dair bir meselesi olduğuna, durmadan hikâyeler uydurup birbirlerine anlattıklarına, o hikâyeleri yarıştırdıklarına tanık oluyoruz. Anlatıcısının şu cümlelerinde Sait Faik’e selam gönderiyor gibidir yazar: “Kurşunkalem ve bir parça kâğıt canım çeker, yeminim aklıma gelir, parmaklarımı oyalamanın başka bir yolunu bulurum.” (s.27) Sait Faik yazmadan duramaz “Haritada Bir Nokta” adlı o unutulmaz öyküsünde; bu öyküde ise anlatıcı, yazmamaya yemin etmiş. Sadece hikâyesini anlatıyor, yazı yoluyla kayda geçirmiyor. Şöyle konuşuyor anlatıcı: “Ben de anlatmayı seçtim, madem yazamıyordum anlatacaktım. Kim beni dinlemek isterse ona.” (s.46) Bu öyküde gece gündüz büyük kentlerin karmaşasında, gürültüsünde kaybolanların, kenarda kalanların, hikâyeler uydurarak ve düşler kurarak hayatlarına daha geniş alanlar açma çabalarını görüyoruz. Öykü kişilerinin anlattığı “hikâyecikler” de öykü metnini genişletip zenginleştiriyor; kişilerin iç dünyasına pencereler açıyor. Onların yaşadıkları hayat ile anlattıkları hikâyeler birbiri içinde akıp gidiyor.

“Nedim Şair Olmak İstiyor” öyküsünde “yazmak meselesi” var yine. Öykü şöyle başlıyor: “Evlenmeden önce Nedim baba olmak istiyordu, Serap anne. Evlendikten sonra Nedim şair, Serap öğretmen olmaya karar verdi.” (s. 48) Sonra şunlar geçer Nedim’in aklından: “Şair olmak istediğimi herkese ilan edeceksem önce gerçekten şiir yazmayı becermeliyim.” (s.49) Aradan bir zaman geçer; her şey Serap’ın bebek beklemesi ve doğacak bebeğin yüzde elli engelli olma olasılığına kilitlenince,  çok zor bir karar almak durumunda kalırlar. Sadece yüzde elli olan umuda mı tutunsunlar yoksa hamileliği sona erdirmek için harekete mi geçsinler? Bu zorlu ikilem Serap’ın aldığı kararla devam eder. Doğum sonrası başka sürprizler bekler onları. Riskler ve kararlar üzerine kurulan bu öyküde, erkek bencilliğine ve duyarsızlığına dikkat çekiyor yazar. Karısı doğuma giden Nedim’in, bekleme salonundan ayrılarak bir şeyler yemeye gitmesi, uzun süre dönmemesi, orada bulunan diğer baba adayları gibi davranmaması, normal dışı bir davranış olarak göze çarpıyor. Ve Nedim bir zaman sonra tek şiirle bitiriyor yazma serüvenini. Hayatın ona sunduğu bir ironi gibidir durumu: “Nedim şair olmak istedi, olamadı. Baba olmak istemedi, oldu. Bu da benim payıma düşen, dedi içinden.” (s.69)

Bu öyküde olduğu gibi daha birçok öyküde ikili ilişkilerde, karıkoca ya da sevgililer arasındaki ilişkilerde yaşanan iletişimsizliğe, duyarsızlığa yoğunlaşıyor yazar. Öykülerin bazılarında babalar kendi öz çocuklarını sevmediklerini düşünüyorlar; o sevgisizliğin, duygusuzluğun bedeline de katlanıyorlar zaman zaman. Sevgiyi yeterince tanımayan, onun ne olduğunu bilmeyen, sevmenin bir sanat gibi öğrenilebilir olduğunu dahi özümseyemeyen anne babaların olması düşündürüyor insanı. 

Diğer öykülerin çoğunda da erkek bencilliğinin ve duyarsızlığının gösterildiğini fark ediyoruz. “Otobüslerin Vardığı Yer”de bu kez yaşlı bir karıkocanın dünyasına açıyoruz öykü penceremizi.  Yaşlı karı koca arasındaki iletişimsizliğe ve onların “iki kişilik yalnızlık” larına tanık oluyoruz. İki çocukları da onlardan uzaktadırlar. Öykü boyunca yalnızlık, içe kapanma ve durağanlığın yanı sıra,  gitgide yaklaşan ölümün ayak sesleri duyuluyor.  Metne “karanlık camlı otobüsler” imgesi damgasını vuruyor. “Karanlık camlı otobüsler hem Altan’ı hem Emel’i uzaklara götürmüştü. Peşlerinden gidebilirdi, gitmedi. Burada kalmayı seçti ya da burada kalmak onu.” (s.104) Sayfaları çevirdikçe Melek Hanım’ın, kendi çocuklarıyla ilgili sırlarının ortalığa dökülüverdiğini görürüz. Çocuklarının derin özlemi içindedir Melek Hanım. O, hayatın yükünü Sisifos gibi taşır sırtında: “Zaman öldürmek için ördüğü şeyi söküp yeniden örecek. Bu da benim sonsuz döngüm, belki cezam, dedi içinden.” (s.108) Annenin evlat hasretinin ve affediciliğinin yanında baba Serdar Bey’in duygusuz ve anlayışsız sertliği, bu öyküde de dikkatlerden kaçmıyor. İki çocuğuna da küskündür baba; hele kızına. Emekli öğretmendir Serdar Bey, söylediğine göre hayatı boyunca kurallara ve yasalara bağlı yaşamıştır; ama çocukları özellikle kızı onu büyük bir hayal kırıklığına uğratmış; yasa dışı yollara yönelmiştir. Asla affetmez onu; Melek Hanım’ın şefkatini de dikkate almaz. 

“Beni Burada Bekle”, bir baba oğul öyküsü. Çocuğunu sevmediğini düşünen bir baba var yine metnin sayfalarında. Çocuk, kendi varlığıyla, babalar açısından sorumluluk ve görev gibi kavramları da temsil ettiğinden, kimi zayıf kişilikli babalar için yorucu bir yük gibi algılanabiliyor. Bu yüzden, sevgi, koruyuculuk ve şefkat duygusuna da yabancıdır o babalar. Öyküde, Baba’nın düşünce ve davranışlarına yansıyan sevgi eksikliğine tanık oluyoruz. Sahilde kumlar üzerinde unutulmuş turuncu bir oyuncak kürek üzerinden başlayan öykü, bizi trajik bir sona tanık olmaya doğru götürüyor. Denizde yüzen babasının kıyıya dönmesini kumsalda bekleyen küçük bir çocuk ve yıllar sonra yine kumsalda, uzaklarda yelken kullanan oğlunu bekleyen bir baba. İkisinin bakışımlı hikâyesi zihnimizde sürüp gidiyor bu öyküde.

“Bahar’ın Saklı Hayatı” ilgi çekici olayları ve şaşırtıcı finaliyle dikkati çeken bir başka bir öykü. Çocukluğun ve ilk gençliğin karmaşık duyguları, sıra dışı kişilikler ve zamanla bir çizgi film karakterine dönüşen Bahar ya da öteki adıyla Safinaz’ın yaşadıkları. Hem teyze oğlu hem de üvey kardeşi olan kişinin anlatımından dinliyoruz yıllar içinde Safinaz’a benzeyen, adeta ona dönüşen Bahar’ın hikâyesini.

Özcan Yılmaz,  şimdiden usta işi bir kitapla “merhaba” diyor öykü dünyamıza. Bilinçli bir çaba ve yoğun bir emek sonucunda yazdığı öykülere kendi özgün imzasını atan Özcan Yılmaz’ın bundan sonraki kitaplarının da Akıp Giden Günlerimiz’i okuma şansı bulanlar tarafından merakla bekleneceğinden eminim.

* Özcan Yılmaz, Akıp Giden Günlerimiz Notos Kitap, Ağustos 2020.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Psikanaliz ve MarksizmJ. D. Bernal
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. T. Yılmaz

19 Mart 2026

Robert Duvall: Sinemada Her Zaman Gerç..

"Sabahları napalm kokusunu seviyorum... Kokusu... zafer gibi.”Böyle diyordu Duvall, Francis Ford Coppola'nın Apocalypse Now  (1979) filmindeki Wagner hayranı, sörf meraklısı ve sadece 11 dakikalık bir oyunculuk gösterisiyle bir sinema ikonu yaratmayı..

Devamı..

Kapitalizm Öldü mü, Yoksa Taht mı Deği..

Uğur Ugan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024