Sanatı lüks, üst yapı ya da seçkin alan olarak konumlandıran farklı estetik anlayışlar, farkında olmadan aynı ertelemeciliği mi paylaşıyor?
Bazı şeyleri bildiğimizden o kadar eminizdir ki, bildiğimizi yeniden gözden geçirmeyi aklımıza bile getirmeyiz. Öyle ki, bildiğimiz şey her neyse, onu eskilerin deyişiyle efradı cami, ağyârı mani biçiminde tanımlamamız istendiğinde şaşırıp kalırız.
Bilinir: Maslow, bugün dahi kabul gören bir insan ihtiyaçları hiyerarşisi önermiştir. Buna göre, insanın en temel gereksinimlerinden başlayarak, ancak giderdikçe farkına varıp isteyebileceği bir dizi ihtiyaç kategorileri vardır. Fizyolojik ihtiyaçlar temeldedir; ardından güvenlik, ait olma ve sevgi, değer görme ve en üstte de kendini gerçekleştirme gelir.
Bu şemaya sadık kalındığında estetik deneyim ve yaratımın kendini gerçekleştirme başlığı altında, yani piramidin en üstünde yer alması gerekir. Buna göre de fizyolojik, ya da toplumsal ihtiyaçları giderilememiş bir insanın sanatsal sayacağımız ihtiyaçları hissetmesi ve gidermesi pek mümkün olmaz sonucuna varırız.
Oysa akılcı ve sistemli görünen bu önerme (ya da anlayış, kavrayış) sanıldığı ya da benimsendiği kadar gerçekçi değildir. Daha çok, eğitim ve popüler kültür aracılığıyla ortak düşünme biçimlerimizi kaplamış bir ‘itikat’ katmanı olarak işler.
Bu yaklaşımda (ya da anlayışta) sanatsal beğeni ve yaratı, temel yaşamsal gereksinimlerden yalıtılır. Sanat, her durumda üst ihtiyaç tatmin kategorisine eşlik eden hazlar olarak niteleyebileceğimiz yücelik, tefekkür ya da süslemeler olarak konumlandırılır. Seküler ya da mistik, muhafazakâr ya da modern görünümlü olsun; bu yaklaşım önemli bir yanılgıdır.
Sanatsal deneyim, insanın ancak belli bir gelişkinlik düzeyine ulaştıktan sonra fark edip gidereceği ihtiyaçlardan değildir. Eğitim, kültür ve deneyim düzeylerine göre nitelikleri değişse de Maslow katmanlarının en altlarında yer alan gereksinimlerle boğuşan insanların dahi kendi psikososyal yapılarından olgun estetik biçimler üretebildikleri tarihsel olarak kanıtlanmıştır; kölelik sonrası yoksulluk ve dışlanmışlık koşullarında filizlenen Blues, benzer biçimde toplumsal marjinalliğin içinden yükselen Flamenco ve Fado ya da Anadolu’nun göç, yoksulluk ve eşitsizlik deneyimlerini yüksek bir şiirsel dile dönüştüren âşık geleneği bunun yalnızca birkaç örneğidir.
Eğer bu böyle olmasaydı, modern dönem öncesinden devraldığımız zengin bir sanat birikimimiz olmazdı. Ya da gerçekten Maslowcu şema belirleyici olsaydı, temel ihtiyaçlarını büyük ölçüde gerçekleştirmiş toplumlardan diğerlerine doğru sanatın sular seller gibi aktığını, estetik formların ekonomik refah haritalarını izlediğini görürdük. Oysa durum hiç de böyle değildir; sanatın dolaşımı ve yoğunluğu çoğu zaman ekonomik merkezlerle çakışmaz.
Olan şudur: Gelişmiş sınıflı toplumlarda sanat, büyük ölçüde yaşamsallıktan koparak kendine yeterli alanlara itilmiş; pazarla kurduğu güçlü ilişki içinde belirli biçimler edinmiş; bu biçimler de kendi dışında kalan sanatsal ifade ve deneyimleri dışlama eğilimi göstermiştir. Bu, o toplumlarda sanatın olmadığı ya da tükendiği anlamına gelmez elbette. Ancak sanatın, insanlık tarihi boyunca sunduğu imkânlardan ve modernitenin başından itibaren çeşitli hamlelerle vaat ettiklerinden oldukça farklı bir yoğunluk ve yönelim kazandığını gösterir.
Bugün, resim sanatının, parası olanların statü edinme, servet saklama ya da yatırım güdülerini tatmin ettiği ölçüde insanlara sahici bir sanatsal deneyim sunduğunu hangi sanat eleştirmeni ileri sürebilir? Sinemanın, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden ziyade Forbes’in servet sıralamalarının belirlediği bir endüstri hâline gelmesiyle, sanat olma iddiası nasıl bağdaştırılabilir?
Burada bir Batı taşlaması yapmak, Doğu’yu idealize etmek niyetinde değilim. Söylemek istediğim şu: Maslowcu rasyonalizmin sanatı temel insan gereksinimlerinden koparıp ertelenebilir bir üst ihtiyaç olarak konumlandırması, bugün hâlâ egemen sanat anlayışına yön veren güçlü bir pusula işlevi görmektedir. İlginç olan, yaşamlarını büyük ölçüde temel gereksinimlerini gidermeye adamış toplum kesimlerinin siyasal sözcülerinin ve bunlara yakın görünen sanatçıların büyük bir kısmının da -sanatın sınıflı toplumlarda bir üst yapı kurumu olduğu şeklideki bir başka ‘itikat’ yardımıyla- bu pusulayı kullanmaktan rahatsızlık duymamasıdır.
Oysa yapılması gereken, sanatı yaşamı yeniden üretirken ertelediğimiz bir lüks düzeyinde değil, psikososyal koşullarımızın her düzeyinde içkin olan insani bir boyut olarak düşünmektir. Ancak o zaman, toplum yaşamında sanatın gerçek yerini tartışırken cümlelerimizi bize ait olmayan bir sözlükten seçmemiş oluruz.
Belki de sorulması gereken sorular şunlardır: Sanat gerçekten yalnızca bir kurum mudur? Dahası, yalnızca bir üst yapı kurumu olarak mı kavranmalıdır? Toplumun çok büyük bir kesimini oluşturan dar gelirliler, onları kendini gerçekleştirme düzeyine yükseltecek bir dönüşümü beklerken, sanatla ilişkilerini askıya mı alacaktır? Yoksa tam tersine, sanat zaten o dönüşüm arzusunun dilini mi kurmaktadır?






