“Hayallerimizin ve düşüncelerimizin haritasıdır romanlar. İstanbul’da, Berlin’de, Amerika’da olmuşum fark etmiyor. Bulunduğum yer benim yarattığım bir mekân.”
Okurlar, Proust’un geçmiş zamanı ve anıları etrafında ördüğü madlen kekini bilir. Yedi ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’de anlatıcıyı geçmişe döndüren, istem dışı hatırlayışları başlatan, bizde pastanelerde mekik diye satılan minik kekleri hatırlatan madeleine’in marifetidir biraz da. Anlatıcı keki çaya batırırken başka bir zamana sıçrar. Zamanın genleşmesi, roman sanatının modern anlatım tekniklerindendir. Erich Auerbach, artık Türkçeye de çevrilen karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının temel eseri Mimesis’de, Virginia Woolf’un Deniz Feneri adlı romanından yola çıkarak, çocuğuna kahverengi çorap ören bir kadın karakterin zihin gelgitlerini takip eder ve kısa bir ana neler sığabileceğini, yani zamanın sübjektifliğini, Bergson’dan bu yana bildiğimiz şeyi anlatır. Herkesin zamanı farklıdır.
Basılı ilk kitabım Kasaba ve Yalanlar’daki öyküleri yazarken yeşil kabuklu taze nohutun bende böyle çağrıştırıcı bir rolü vardı. Kendi zamanıma, anlatıcının zamanına dişimdeki o kamaşmayla girdim:
“Cumaları kasaba pazarının kurulduğu sokaktayım. Taze nohut satan kadının tezgâhını arıyorum. Annem pazardan getiriyor nohutları. Dalında. Onları iki parmağımla sıkınca henüz sertleşmemiş yemişler tüylü yeşil kabuklarından fırlayıveriyor. Bazen de dişliyorum kabukları. Mayhoş tatları ağzımı kamaştırıyor.”
İmgelemin yıllar sonra yeniden yarattığı kekremsi bir tat. Ve peşi sıra sökün eden anılar: Fabrika bacalarından yükselen dumanlar, bozkır güneşinin parlaklığı, uzaktan geçip giden geçen bir trenin düdüğü. Bir an başka bir ana açılıyor, anlatıcı kasabanın sokaklarında, tanıdık renklerle kokular arasında ve her duygunun çok yoğun yaşandığı çocukluk diyarında dolaşıyordu. Proust’tan farklı olarak ben hamileydim, içimde büyüyen bir hayat, oğlumun tekmeleri, ultrasondan duyduğum kalp atışları vardı. Onların da çocukluğun zamanını, unutulmuş anları, tek bir günün bitmeyen günler silsilesi gibi yaşandığı geçmişi geri getirmekte pay olmadı değil.

Kasaba ve Yalanlar’ın epigrafıdır: “Aslında yalnızca çocukluğun memleketi vardır,” der Roland Barthes. Günlerin birbirini tekrar ettiği karantina günlerinde zamanla ilişkimizin de hızlı bir biçimde değiştiğine tanık oluyoruz. Karantinayı memleketten uzakta Amerika’da deneyimliyorum ve geçen gün dışarının çekiciliğine dayanamayarak çıktığım kısa yürüyüşte sadece güneşin yeniden parlaması mutlu olmama yetti. Kendimi evin arkasındaki çayıra bıraktığımı, yeşil otlara uzandığımı düşledim. Yeniden hiçbir şey yapmadan oturabilirdim. Çocukluktaki gibi. Çayıra varmadan yolun sonundan sola saptığımda upuzun yolun sonunda yeşil bir ağaç kümesi sonsuza doğru uzanıyordu. İnsanın önünde açılan sonsuzluğu görmesi için sınır gerekiyormuş demek ki, diye geçirdim içimden.
Çocukluk ve zaman. Zaman bizimdir çocukken. Belki de bu yüzden yalnızca çocukluğun memleketi vardır. Anın içine çöker, mekânla, uzamla, ışıkla, seslerle bütünleşiriz. Taşlar, beştaş. Kasabada apartmanın önünde beş taşla geçirdiğimiz saatler. Yazları Bodrum’da anamdan babamdan kopup denizdeki kabuklu hayvanlarla oyalanışım. Sudan ayrılınca başını kabuktan dışarı uzatan yumuşakçalar. Onların kabuğu, benim kabuğum, ellerim dokunan ve arayan. Korona zamanın bize ait olabileceğini hatırlatıyor biraz zorunlu yoldan olsa da. Yavaşlarsak düşmeyebiliriz; ânın içindeki anlara tutunarak, zamanı elimize alarak sakinleyebiliriz. Hiç durmadan bir yerlere seyahat etmeyi, meşguliyet üretmeyi, Nepal’e, Çin’e, Amazonlar’a, Karadeniz yaylalarına, olmadı şehrin öbür ucuna turlar düzenlemeyi kendine vazife edinen insanlık yavaşlıyor. Anın içinde geziniyoruz şimdi. Anın genleştiğine tanık oluyoruz. Hayır, koronayı romantikleştirmiyorum. Hiçbirimiz acıdan muaf değiliz, muazzam bir sabır testi yaşadığımız, duygusallaştık, iyice kırılganlaştık, hatta patlamanın eşiğindeyiz. Ama demem o ki bir salgından yavaşlayarak çıkabiliriz, normallik diye bildiğimiz haldır huldurluğu, koşturmacayı, üretkenliği, sonu gelmeyen faaliyetleri sorgulayarak. Çanak çömlek yapıyor şimdi evde kalan arkadaşlar, ekmek pişiriyor, ekiyor biçiyor, eller hatırlanıyor. Elias Cannetti’nin Kitle ve İktidar’ında ellere ve insanlığa dair müthiş bir bölüm vardır. Halihazırda erişemediğim kütüphanemden çıkarıp okuduğumu hayal ediyorum. Uygarlığı biçimleyen eller. İnsan ve dokunuş. Cihangir, yeni başlayan bir gün, birazdan açılacak kepenkler, kurabiyeciye giren müşterinin bacaklarına sürtünen kediler, sokağa yayılan kek kokuları, ikinci kattaki balkonum, erkenden ortalığı velveleye veren çöp arabaları, alet edevat çantalarıyla tamirata doğru yol alan ustalar, yolun ortasına pisleyiveren bir köpek, sahibinin oralı olmayıp vınlaması, söylenenler, bakkala yanaşan süt arabası, eczaneye tansiyon ölçtürmeye gelenler, sokağa girip çıkan taksiler, tablasıyla oradan geçen simitçi, taksiden inip balkondaki bana el sallayan komşum, her gün yeniden dönüp gelen geçmiş zaman.
“Hayallerimizin ve düşüncelerimizin haritasıdır romanlar. İstanbul’da, Berlin’de, Amerika’da olmuşum fark etmiyor. Bulunduğum yer benim yarattığım bir mekân,” yazmışım koronadan önce günlüğe. Bir soru işareti koyuyorum şimdi arkasına. Ben mi yarattım gerçekten bu zamanı, bu mekânı, bu esareti? Şimdi düşünme zamanı, düşünme ve yavaşlama.


.jpg)



