Edebiyat tarihçileri roman sanatının doğuşu konusunda 11’inci yüz yıldaki Genji Monogatari ya da 12’nci yüz yıldaki Hay Bin Yazkan gibi farklı milatlar olduğu konusundaki görüşlerini bilimsel tartışma iştahını yitirmeden dile getiredursun, okur açısından roman sanatının miladı tartışılmaz bir tarihe kazılıdır. Yeri değiştirilemez. Teklif dahi edilemez. Bu zırhlı inatçılık, bir yel değirmenini taşıyabilecek kabiliyetteki derin ve sarsılmaz temel üzerine yükselir. Aşırı derece de delilik içerir.
Yeryüzü mikroskobik canlılar, dev sürüngenler, dinozorlar ve buzul çağı varlıklarının yaşadığı milyarlarca yılı saymazsak üzerinde homosapienler varken, güneşin etrafındaki 4.5 milyarıncı turunu atmakla ve tarih denilen bilimle hiç ilgilenmemekteydi böyle bir şeyin varlığından da habersiz olduğundan…. Ve bundan birkaç on bin yıl sonra konuşmayı, yazmayı ve topluluklar oluşturmayı başarabilen bu iki ayaklı, aşırı gelişmiş beyne sahip, alet yapmak, avlanmak ve savaşmak için strateji oluşturmak konusunda kodlanmış varlık; zamanı gündüz ve gece olarak bölmeye başladı. Vakit problemleri 2 bilinmezli denklemle çözülemeyecek kadar karmaşıklaşınca da formüle haftalar, aylar, yıllar ve asırlar eklendi. Dünya Güneş’in etrafında 21 Aralık’tan 21 Aralık’a kadar 365 günde 1 tam tur atıyordu ve gündüzün uzamasıyla birlikte bu hadise, tüm topluluklar için milat kabul edildi. Böylece bugün adı farklı olsa da milat kutlamaları kayıtlara geçmiş oldu. Gündüzün uzaması ile oluşan takvim boynunun üzerinde taşıdığı zihninde düşünceler ve merak duygusu onu yiyip kemiren insana yeterli gelmedi. Bulutsuz gecelerde başını göğe çevirerek, gece gördüğü sayısız ışık saçan gök cisimlerini incelemekten geri durmadı. Takvim oluşturmak için Güneş hareketlerine ihtiyaç yoktu. Pekâlâ dünyaya en yakın gök cisimi ay ve yön gösteren yıldızlar da takvimlere ilham olabilirdi. Ve nihayetinde, dünya tarihini şekillendiren pek çok takvim ve pek çok milat ile birlikte tek tanrılı dinler ile takvimleri ve milatları, tarih bilimine roket yakıtı etkisi yaparken edebiyat ve roman sanatı da bundan doğrudan etkilendi:
Günümüzden yaklaşık 4.000 yıl önce gerçekleşen doğum, bir dizi sıra dışı olayın kapılarını açtı., Kenan adı verilen bugün Filistin olarak bildiğimiz bölgede yaşayan ve İbrahim’in tek tanrı inancına sahip olan Yakup Peygamber, rüyasında ikinci eşinden olan oğlu Yusuf’a on bir yıldız, güneş ve ayın secde ettiğini görüp, ileride nelerle karşılaşacağını bile bile bunu ilk eşinden olan oğullarıyla paylaştı. İzleyen yıllarda babalarının gelecekte nasıl bir misyona sahip olacağını bildiği Yusuf’a olan ilgisinin kendilerininkiyle kıyaslanmayacak dek fazla olduğunu düşünüp tarihin en ünlü kıskançlık vakasının baş rolüne seçilen ağabeyleri, taammüden cinayet tarihinin kendilerinden sonra en çok uygulanacak formülünü yaratırlar: Çıktıkları ticari yolculuğa kardeşinin de katılmasını ister, babalarından güç de olsa izin alır ve gözlerden uzaklaştıklarında Yusuf’u kuyuya atıp, gömleğini de kana bulayarak Oscar’lık performans sergileyerek, çok sevdikleri küçük kardeşlerini kurt kaptığını anlatırlar. Yakup, yalan haber karşısında yine de oğlundan uzun yıllar boyunca ayrılacağını bilmenin acısıyla tarihin en derin ve kör edici hüznünü yaşamaya başlar.
Madam Bovary'nin yazarı yargılanırken
Ardından olaylar dizisi birbirini izler, kuyuya atılan fakat hayatta kalan Yusuf, bölgeye uğrayan kervan tarafından kurtarılır, güzelliği dikkat çekince köle pazarında iyi gelir elde edeceği hesaplanır bu ticari zekâ sayesinde hayatta kalmayı başarır ve Mısır valisi tarafından satın alınır. Vakanın ilerleyin bölümü bu olaydan 3500 yıl sonra İngiltere’de yaşayan basit bir tüccarken tanıştığı tiyatrocuların etkisinde kalarak oyun yazmaya ve sahnelemeye başlayıp yazı sanatının nehir akışı yönünü değiştiren Shakespeare’in Romeo ve Juliet isimli aşk oyunundan sonra tarihin en popüler aşk hikayesine sahne olur. Büyüyen Yusuf’a âşık olan valinin genç eşi Züleyha, yine bu vakadan 3800 yıl sonra Fransa’da Balzac'ın mahkemede ahlaki kurallara karşı gelmek suçundan yargılanmasıyla sonuçlanacak Madam Bovary’in duygularıyla harekete geçer fakat karşısında yasak ilişkiyi kesin şekilde reddeden erkeği bulunca konu bir anda adli vakaya dönüşür, Yusuf suçsuz olmasına karşın hapse atılır. Burada tıpkı babası Yakup gibi rüya yorumlama özelliği belirir ve Mısır hükümdarının cezalandırmak için hapsettiği adamına, biri idam diğeri salıverilecek iki mahkûmun rüyalarını yorumlayarak maharetini gösterir. Fakat koğuş arkadaşı, onu uzun yıllar hapiste unutur. Ta ki hükümdarın gördüğü garip rüyayı yorumlayacak müneccim bulunamayıncaya dek. Yedi semiz ineğin yedi zayıf ineği yediği rüyayı yedi yıl bolluk ve tasarruf yedi yıl ise korkunç kıtlık şeklide yorumlayan ve gelecek tıpkı gördüğü biçimde şekillenen Yusuf, monarkların genel tutumunun aksine adil olan hükümdar tarafından dürüstlüğü ve çalışkanlığı ile maliye bakanlığı göreviyle ödüllendirildiğinde, Kenan’daki kıtlık nedeniyle Mısır’dan yiyecek almaya gelen ağabeylerini tanıyan Yusuf, kendisini unutan aile bireylerini hükümdarın tacını çalmakla suçlar ve küçük kardeşlerini alıkoyar. Dönüp durumu üzüntüden kör olmuş babaları Yakup’a anlatan kardeşler, aynı yolla ikinci evladının da yok edildiğini düşünen babalarını da alıp olay yerine döndüklerinde Yusuf onlara gerçekleri açıklar, baba Yakup oğlunun gömleğini yüzüne sürdüğünde görmeye başlar.

Eldeki kaynakların anlatısına göre Yusuf’un elbette Züleyha ile barışıp ve birleşerek oluşturduğu aile ile kardeşlerinin aileleriyle Kenan’dan göç eden akrabaları zamanla çoğalır, Mısır yerlilerinde Sami kökenlilerin sosyal, kültürel ve ekonomik olarak ülkede üstünlük kurabilecekleri endişesini doğurur. Tarih 3900 yıl sonra da aynı senaryonun çok daha şiddetli halini 1940 Almanya’sında yazacak, Sami kökenliler ülkenin refahını ele geçirmekle suçlanıp, toplama kamplarında ölene kadar çalıştırılıp, cesetlerinden sabun yapılacaktı. Mısır’ın tamamını bir toplama kampına çeviren uygulamaların ardından, Kenan muhacirleri kısa sürede özgürlüklerini, servetlerini ve hukuki haklarını yitirip birer köleye dönüştü.
Tam da o günlerde yani günümüzden 3400 yıl önce, Mısırlılar, gözlerini gece parlayan yıldızlara çeviren topluluklar arasındaydı ve o güne değin matematiği en şekilde kullanan topluluk olarak, bu alanda sınıfı birinciliğini hak ettiler. Ve kendilerine işaret olarak gökyüzündeki sayısız yıldız arasından Dünya’ya 8.6 ışık yılı uzaklıkta bulunan Sirius’u rehber seçtiler. Onun hareketleriyle oluşan takvim, yılın 365 gün olarak hesaplandığı sisteme dayandırdılar. Ülkelerini boydan boya geçen ve bir insanın dolaşım sisteminin kılcal damarları gibi geçtiği her alanı yemyeşil besleyen Nil’in taşkınlarını, Ay’ın Dünya üzerindeki gel git çekim etkisini hesapladılar. Piramitleri Orion kuşağı adı verilen yıldız takımlarına hizaladılar, Güneş’in hareketlerini de unutmadılar. Ülkelerindeki anıtsal yapıları matematik ve geometri festivalinin şovuna dönüştürürken, konu yönetim biçimine geldiğinde, dönemin mimari ve bilimiyle fark attıkları toplumlarla aynı yöntemi izlediler: Bir Tanrı Kral yani Firavun’u iradesi tartışılamaz lider olarak benimsediler. Firavun onlar için çeşitli yardımcı makamlar bulunsa da günün sonunda tek kanun koyucu ve koruyucu makamdı. Gökyüzüne bakıp evrenin sırlarının en zor bazı konuları hakkında müthiş başarı gösteren Mısırlılar, babadan oğula geçen monarşik bir sistem ile ağızlarının tadı bozulmasın diye günlerini geçirdiler. Öte yandan kendilerinden tam 3050 yıl sonra dünyanın diğer tarafında kurulacak ABD’ye örnek olacak şekilde, yeni dünyanın sahipleri Batı Afrika ülkelerini ve Haiti’yi yağmalayıp gemileri sayısız insanla doldurarak onları uçsuz bucaksız pamuk tarlalarında çalıştırdı, alıp sattı, iş gücünden ücretsiz şekilde yararlandı yani onları köle yaptıysa; ülkenin yerlileri çalışma hayatında ter dökmek yerine bedava çalışacak bir işçi sınıfı oluşturup ve onlara hakların en azını hatta hiçbirini veremeyerek ama ölmeyecekleri kadar yiyeceklerini temin edip gücü ellerinde bulundurarak hükmettiler. Köleler yani Filistin’den göç etmiş ve yüz yıllardır da Mısır’da yaşayan; tarımla, ticaretle uğraşan Kenan halkı da bir gün içlerinden bir kurtarıcının çıkıp, onları özgür olacakları kendi topraklarına yeniden götüreceği fikriyle gördükleri zulme dayanmaya çabaladılar.
Bir deniz yarılıyor tarih değişiyor
İşte bu sistem sürerken, Mısır hükümdarı Firavun, garip ve sıkıntılı rüyasını müneccimler ile büyücülerden oluşan bilirkişi heyetine aktardığında, genelde aldığı birbirinden farklı yorumların aksine bu sefer tek ve oldukça net açıklama ile karşılaşır. Buna göre uzun süredir köle olarak yaşayan halka mensup yeni doğan erkek çocuğu, büyüdüğünde krallığını yerle bir edecekti. Bazı ek yorumlara göre bu çocuğun yükselişini önlemek için alınacak kanlı tedbirlerin işe yaraması da mümkün görünmüyordu. Firavun yine de en kolay ve kanlı yola başvurarak, askerlerinden kölelerin yeni doğmuş tüm erkek çocuklarını öldürmelerini emretti. Vicdan telini titreten bu emir eli titremeyen cellatlar tarafından büyük bir itaatkarlıkla yerine getirilirken, askerlerin mızrakları ve kılıçlarından kaçırılarak Nil’in bol dişli ve debisi yüksek aşırı tehlikeli sularına bırakılan sepetteki bebek, kendisini katletmek isteyen Firavun sarayının kıyılarına kadar ulaşabildi. Burada hükümdarın eşi ya da kız kardeşi ama kesinlikle bir kadın tarafından, o an ölmüş bir erkek bebeğin yerine geçirerek ya da evlat edinilmesi gereken bir Mısırlı olduğunu öne sürerek, boğazına kadar kana batan Firavun’u bebeğin bakımının üstlenilmesi konusunda ikna etmeyi başardı. Böylece köle ırkına mensup Musa, öldürülmek istendiği yerde bir Mısır prensi olarak büyütüldü. Olayın en kısa anlatısına göre, taksirle işlenen cinayet sonucu kaçış ya da sürgünün ardından yıllar sonra, yanan çalıdan kendisine seslenen Tanrı’dan ilahi emire ek olarak birlikte köle halkını Mısır’dan çıkarması talimatını alan Musa, kardeş olarak büyüdüğü yeni Firavun’un bedava iş gücünü yitirmek gibi ekonomik görünmeyen teklifi reddetmesi sonucu ve ilerleyen günlerde de örselenen egosu nedeniyle teklife karşı çıkınca devreye kutsal gazap girdi. Kıtlık başladı, Nil nehri kan aktı, çekirgeler var olanları tüketti, bitler, parazitler ve kurbağalar istila etti, büyük ve küçükbaş hayvanlar öldü, sinekler her şeyi zehirledi sonunda gücü ve sabrı tükenen Firavun’u yıkan son felaket soylu ailelerin ilk erkek çocuklarının bir sabah toplu şekilde ölümü oldu. Tarihin en şiddetli vize görüşmesi sonucu yola çıkan köle halkı, serbest bırakma fikrini intikam alma hissine boğduran Firavun ve ordusunun hiddetli takibi ile deniz ile çöl arasında kıstırılınca, tarihin en çaresiz anlarından birinin baş aktörüne dönüşen Musa, biraz öfke, biraz umutsuzluk biraz da çaresizlikle asasını suya değdirince, Mısır ile Sina arasında yaya geçişine fizik kuralları nedeniyle izin vermeyen Kızıldeniz ikiye ayrıldı… Köleler karşı kıyıya geçerken, Firavun ile ordusu ise kapanan Kızıldeniz’in tuzlu sularında boğuldu.
Bu olaylar dizisinden 1.500 yıl sonra, Yunan tanrı sistemini temel alan fakat ruhlar ve putlarla harmanlayan Pagan inancına sahip Roma İmparatorluğu’nun yönetimi altında bulunan Yehuda Eyaleti’nde takvimleri etkileyecek önemli bir olay meydana geldi. Önce köle sonra prens sonra peygamber olan Musa’nın zorlu göç hikayesinin ardından Sina Yarımadası’nda yer alan Tur Dağı’ndaki 40 günlük inzivası sonrası elinde 10 kutsal emirle dönüp de onları kölelikten, boğulmaktan ve açlıktan kurtardığı halkının altından buza heykeli etrafında tören yaptığını görmesi ve bunun üzerine ontolojik temelli bir sinir krizi geçirmesinden sonra, günümüzü de meşgul eden ve hepimizi az çok etkileyen bir tapu kadastro açıklaması yapıldı. Tanrı, Mısır’dan kurtardığı eski köle topluma Fırat ile Dicle nehri arasında kalan geniş coğrafyayı yurt olarak tanımlamıştı. Ve yerleşim için o an şartların en uygun bulunduğu yer Filistin olarak görülüyordu. Bölgede uzun yıllar kendi hakimiyetleri hüküm süren Sami halkı, kullandıkları takvimde milat olarak Mısır’dan çıkış tarihi belirledi. Yaklaşık 2000 yıl sonra süper bir orduya ve sarsılmaz bir yönetim biçimine sahip Roma İmparatorluğu’nun yönetimi altına girdiler. Fakat iç işlerinde görece serbestlik ve Roma’nın Yehuda Eyaleti valisine çeşitli konularda dava açma haklarını elde ettiler. Böylece içlerinden bir genç marangoz hakkında sahte peygamberlik iddiasıyla yargılama talep ettiler. Yönettiği bölgede politik huzursuzluk baş göstermesi tehlikesinin itibarını Roma’daki hükümdar Sezar önünde dair yerle bir edeceği hatta sürgüne gönderilebileceği yönündeki kaygılarını tetikleyen Vali Pontus Platius, baskılar karşısında pes edip, pek de istemediği bu yargılamayı yönetti. Sonucunda ise hastaları iyileştirdiği, kopmuş uzuvları yerine getirdiği, çamurdan yaptığı heykelleri üflediğinde can verdiği hatta gömüleli 3 gün olmuş cesedi mezarından dirilttiğine dair çok sayıda şahit olmasına karşın, genç marangoz sahte peygamberlik suçlamasıyla ölüme mahkûm edildi. Uzun ve dik bir yokuşla sağlıklı insanın bile zor çıkabileceği Kudüs’teki Kafatası Tepesi’ne, bölgeye adını veren çirkin ve kötü davranışları türlü hakareti, darp ve eziyeti görerek sırtında taşıdığı iki kocaman kütükten müteşekkil haç ile çıkmak, üstelik vücudunda sayısız kırık kemik, delici ve kesici alet ile gerçekleşmiş ağır kanamalı yara ve gözlerine batan, kafatasını delen demirden yapılma dikenli tel varken tırmanmak, hiç de kolay değildi. Yine de bu uzun ve zorlu yol infazın gerçekleşmesi amacıyla heyecan duyan büyük bir izleyici kalabalığının yol boyunca kırbaç, tekme, yumruk işkencesiyle birlikte akan kan da arttıkça boğuklaşan tezahüratları arasında son buldu. Bileklere ve kaval kemiklerine çakılan çivilerin ardından kan dolaşımının durması için bacakların kırılması ve ciğerin işlevini yitirmesi için mızraklanma ile son bulan infaz, öldürülen marangozun cenazesinin 3 gün sonra mezarından kaybolması ile dünya tarihinin akışını değiştiren olaylar dizisinin kapısını açtı. Bu durum da kesinlikle bir milattı fakat bir takvimin başlangıcı bir son ile ilişkilendirilemezdi. 1582 yılında Papa XIII. Gregorius tarafından kullanıma sokulan takvimin sıfır noktası, İsa’nın kahinler tarafından yıldız gözlemleri ve rüya yorumlarıyla tahmin edilen ve bunun için Filistin’deki Beytelehem kasabasında karnı burnunda kutsal gebe arayışına çıkmalarının hemen ardından kundağında onlarla konuştuğu gün olarak belirlendi. Bir takvimin doğuşu için bir doğumdan daha iyi ne olabilirdi ki?
Roman sanatının doğuşunu temsil eden ve İspanya’da yayınlanan, yel değirmenleri, şövalyeler ve asilzadeler, delilik aynı zamanda da dostluk ile ilgili metne geleceğiz. Fakat o kısma geçmeden, insanlığın takvimler ve Güneş ile Ay hareketlerine hatta gezegenlere dair hikayesine değinmek gerekiyor.
Yeni bir takvim doğuyor
İsa’dan sonra 7’nci yüz yılda putperest ve pagan biraz da Yahudilerden oluşan Arap topluluğunda ortaya çıkan Musevilik ve Hıristiyanlık ile aynı Tanrı’ya inanan ama Allah adını kullanan, aynı cennet, cehennem ödül ve ceza sistemini kabul eden İslam, hem geleneksel Araplar hem de diğer dinlerin temsilcileri tarafından tehlike olarak görüldü. Putperest Mekke toplumu, yeni dinin peygamberi Hazreti Muhammed ile henüz birkaç kişi olan ve bu açıdan İsa'nın havarilerinin sayısına denk düşen inanları vazgeçirmek için önce paranın gücünü kullanmayı istedi. Onlara inançlarından vazgeçmeleri için ne isterlerse vereceklerini iletti. Hz. Muhammed'in amcası şu yanıtı iletti: Ay'ı sağına Güneş'i soluna koysalar, öksüz ve yetim büyüttüğü yeğeni ile inananları inançlarından yine de vazgeçmeyecekti. Din ticaretinden elde ettikleri gelir ile diğer Arap aşiretleri arasındaki itibarlarının eriyeceği hesabını yapan Mekkeliler şiddete başvurdular. Müslümanlar artık istenmeyen kişilerdi ve mallarına el konulabilir, alışveriş kesilebilir, zayıflar dövülüp hatta öldürülebilirdi. Şiddet ters tepti ve İslam daha büyük bir hızla yayıldı. Fakat dine girenler görece zayıf, yoksul ve muhtaç kişilerdi. İlahi mesaj henüz hikayeyi değiştirecek maddi ve manevi kudrete sahip Arapların kalbine girmemişti. Mekke'deki Müslümanlar 10 yıl boyunca maddi ve manevi eziyete uğradılar. En sonunda da hepsi şehirlerini terk etti. Ve en son ayrılan Hazreti Muhammed oldu. doğup büyüdüğü Mekke’den ultra zorlu çöl şartlarında ve yaz sıcağında Medine’ye yaklaşık 600 kilometrelik tehlikelerle dolu yolculuk sonunda Medine'ye ulaştı ve bir grup güçsüz Arap'ın yeni dini olarak küçümsenen İslam, bu zorunlu göçten sonra önce Arap yarımadasını ardından Ortadoğu'nun büyük bölümünü daha sonra İspanya'nın ve Avrupa'nın sonra da Kuzey Afrika ile Okyanusya'nın büyük bölümüne yayıldı. İslam'da kutsal sayılan Ay simge oldu ve Dünya'ya göre dönüş hareketi 15 gün daha kısa bu gök cisminin yörüngesel manevralarına dayalı takvimin miladı olarak da Mekke'den Medine'ye göç yani Hicret seçildi. Bu yeni bir dönemin ilk başlangıcıydı ve Kuran'da belirtildiği üzere yılın 365 gün, ayların sayısının ise 12 olduğu takvim kullanılmaya başlandı.

Böylece Museviler, Hristiyanlar ve Müslümanlar kendi takvimleriyle tarihi ele alırken; Amerika henüz Kızılderili, Maya ve İnka yerlilerinin hakimiyetinde, Avusturalya’da Aborjinler, Afrika’da ise zenciler tüm olaylardan uzak olmanın ve bilinmezliğin keyfi ile altın, gümüş ve elmas süs eşyası olmak dışında değerli değilken, Avrupa’da ortalık kaynıyordu. Kıta henüz tam fonksiyona sahip olmayan kanalizasyon sistemi nedeniyle farelerin bulaştırdığı veba salgınlarıyla kitlesel ölümlere sahne olurken, Kudüs’ü ele geçirmeye dönük Haçlı seferleri herkesi yormuş, Hristiyanlık her türlü yeniliğe mesafeli Katoliklik ile düşünceye özgürlük tanıyan Protestanlık arasında bölünmüştü.
Kopernik ve Galilei gökyüzüne bakıyor
14’üncü yüz yılda aslen Polonyalı bir Katolik din adamı olan Nicolaus Kopernik, dönemin ilkel aletleriyle pek gönüllü olmasa da kiliseni sağladığı imkanlar doğrultusunda gökyüzünü gözlemledi. Matematik hesaplamalar yaptı. Ve ortaya 6 ana parçadan ve 7 prensipten oluşan Kopernik De revolutionibus orbium coelestium isimli yapıtı çıktı. Güneş evrende sabittir ve dünya onun etrafında döner. Bir yüz yıl sonra bu kez Galilei Galileo, rüzgâr ve yağmurun etkilerini azaltan camın çeşitli öte beri kabı kullanımının dışında belirli bir düzeyde ve kalınlıkla bükülürse nesneleri olduğundan büyük göstermesi keşfini yıldızları yakından izleme merakına yenilerek biraz da metal ve ahşap yardımıyla teleskobu inşa ediyor. İlk bulutsuz gecede yüzünü göğe çeviriyor. Galilei, izlediği hepsi de eski Yunan mitolojisindeki Tanrı’lara adanmış isimleriyle Venüs, Merkür, Jüpiter ve Güneş’in hareketlerini incelediğinde Dünya’nın kilisenin savunduğu biçimde hiç de evrenin merkezi olmadığını saptamasının ardından bu bilimsel keşfinin Engizisyon tarafından idam mahkumiyeti ile ödüllendirilmesine rağmen İki Dünya Sistemi Hakkındaki Diyalog isimli kitabını yazıyor ve günümüzü şekillendiren modern gökyüzü gözlemlerinin kapısını açıyor.
Tam da o günlerin şafağında, İspanya’da Miguel de Cervantes bir yaralama suçundan mahkeme tarafından elinin kesilmesine hükmedilince, bu korkunç sondan kaçmak için Avrupa’nın iç bölümlerine doğru yol aldı. Ve kendini Yunanistan’ın İnebahtı kıyılarında Osmanlı ordusu ile Avrupa güçleri arasındaki deniz savaşının tam ortasında buldu. Kader çoktan yazıldığından mahkemenin kesmek istediği eli bir şarapnel ile kopunca, bu taze gazi, Osmanlı’nın kaybettiği savaşın ardından daha huzurlu bir yaşam için geri çekilirken, İstanbul’a eli boş dönmek istemeyen Türklerin eline geçti. Artık esaretinin bedelini ödemesi için büyük bir fidye vermeli ya da yıllarca çalışmalıydı.
Cervantes, genel bir kanıya göre İstanbul’a getirilerek Mimar Sinan tarafından inşa edilen Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’nin şantiyesinde çalıştı. Takriben 9 yıllık esaretin ardından, 1580 yılında serbest bırakıldı. İkinci senaryoya göre ise İnebahtı sonrası Cervantes ile küçük bir grup yine esir düştü fakat rotaları İstanbul yerine Cezayir oldu ve burada esir tutuldular. Hikâye nasıl gerçekleşmiş olursa olsun (İstanbul’da tutulduğuna dair inancım tam) dönüşle birlikte Cervante, savaştan ve esaretten sağ kurtardığı sağ kolu ile Don Quijote’yi yazdığında, uzun bir iç metinde bu tutsaklıktan da söz etti. Ve bu roman bugün bu sanat dalının miladı olarak kabul edildi.

Neden yalnızca bir roman değildir
Don Quijote, sadece bir roman olarak adlandırılamaz. Bu metin, içinden bugün dünya edebiyat tarihini şekillendiren romanların çıktığı bir roman fabrikası olarak çalıştı. Böyle bir amaçla yazılmamıştı, hem hangi roman böylesi bir çaba ile yazılabilir ki, fakat iç hikâye tekniği, kendi gücünü itici gücünü yaratan bağlayıcı hikayeler, ana anlatının uzun metin boyunca ritmini düşürmeden sürmesi, giren, kaybolan, beliriveren karakterler ile bu roman diğerlerinden çok başkaydı. Ve pek çok metnin yazılmasına, daha doğru yazılmasına, daha doğrusu gerçekten yazılmasına, doğruya doğru yazılmasına ilham verdi. Tam olarak edebiyat literatürüne benim kazandırdığım tanım ile Büyük Öğretici Yazar’ın Büyük Öğretici Metni olarak çalıştı. Çalışmaya da devam ediyor. Bu özellik dizisi, metni milat kabul etmemize yetip de artıyor.
Don Quijote yazılmış ilk roman değildi. Yazılmış ilk tam kapsamlı ve nitelikli romandı. Edebiyat tarihçileri yazma eylemini roman sanatının başlangıcı olarak in ilk yıllarına doğru çekerken, tarihsel haklılıklarını artırıyorlar. Fakat bunlar kitapların elle çoğaltıldığı ya da hayli ilkel şekilde tüm sayfanın bir taş veya tahtaya oyulması ve mürekkep uygulanıp basılması tekniğiyle işleyen matbaada çoğaltılmış, yazarının çok satmak ve iyi bir yaşam sürmek için okurun ki dönemin okuryazar sayısı az olsa da yine de zor bir iş olduğu kabul edilmesi, okurun hayal gücüne seslenen, her imgenin, her olayın, her kişi ve karakterin detaylı şekilde aktarıldığı kurgu metinlerden müteşekkildi yani bugünkü roman sanatını besleyen yanları yoktu. Fakat tam olarak bağlantısız da değillerdi. Satmaya ve yazarına para kazandırma dönük bir çaba ile kurgulanmış, tamamen duygulara seslenen, akıl ile ilişkisi hayli kısıtlı bu metinler olmasaydı Cervantes, Don Quijote’u yazarken ucuz kahramanlık romanlarını okuyarak aklını yitirmiş bir asilzade karakteri oluşturamazdı.
İşte bu takvime göre, tarih milattan sonra 1605’i gösterirken, İspanyol Miguel de Cervantes Saavedra’nın yazdığı ‘La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote’ isimli yaratıcı, eğlenceli, girift, çok katmanlı metin, bugün roman sanatının miladı sayılıyor.
Don Qujitoe ile birlikte roman sanatı; yalnızca giriş-gelişme-sonuç içeren, bir olay örgüsü etrafındaki ana ve yan karakterlerden oluşan metinler olmaktan çıktı. Cervantes’in hamlesi ile dönemin tüm “yazıcıları” eğlenmek amacıyla okunan romanlardaki yüksek kahramanlık ve romantizm duygularını körükleyecek metinler üretmek yerine, edebi zekaya seslenen, alt metni ve derinliği olan, tarihsel bütünlüğü bulunan, konu-karakter dokusunun oluşturulduğu yapıtlar üretmek zorunda kaldı. Bu beraberinde metinde kaliteyi artırdı, rekabeti körükledi. Elbette popüler edebiyat her zaman varlığını korudu. Çok satmaya kazanmaya dönük basit anlatıya, heyecana abanan olay örgüsüne ve gizeme dayalı metinler sayısız ormanı kağıda dönüştürdü. Ama bu bir çevre katliamı olmanın ötesine geçemedi. Edebiyat sıra dağları geniş bir coğrafyaya yayılıdır ama zirve sayısı sanıldığı kadar çok değildir. Üstelik bir romanın nitelikli bir öncül romandan çıkmadığına dair inanç da varsa, roman sanatında yazılacak konu ve ele alınacak üslup kalmadığına ilişkin bir saplantı da oluşur ki, o zaman işler daha da çıkılmaz hal alır.
Don Quijote edebiyata getirdiği nitelikleriyle roman tarihinin miladı oldu. Her toplum kendi takvimini üretti ve kendi nitelikli eserini milat olarak kabul etti. Türk edebiyatı için İnce Memed’in, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün, Kara Kitap’ın birer milat olmadığını da kim söyleyebilir?


.jpg)



