Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Ekim 2025

Kültür Sanat

Psikanaliz ve Marksizm

J. D. Bernal

Paylaş

0

0


Geçmişteki yükselen dalgalarla günümüzdekileri karşılaştırdığımızdaysa kapitalizmin istikrarsızlığı konusunda daha geniş bir farkındalığın oluştuğunu görüyoruz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıl boyunca İngiliz entelektüel çevreleri Freud’un kuramlarına teslim oldu. Bir yöntem olarak önerdiği psikanalizse pek çok sebepten ötürü memnuniyetle kabul edildi. Yeni ve heyecan vericiydi, şaşırtıcıydı, din ve ahlakın maskesini düşürüp kirli çamaşırları ortaya seriyor, bütün kısıtlamalardan özgürleşmeyi vaat ediyordu. Öte yandan sosyoekonomik gerçeklerden kaçarak komplekslerin ve bastırılmış duyguların hâkim olduğu içsel gerçekliğe sığınmanın eşdeğeri olarak görülüyordu. 

Zaman içerisinde Freud’un entelektüel çevreler üzerindeki etkisi azalmaya, geri çekilmeye başladı. Kapitalizmin içinde bulunduğu kriz ve faşizmin yarattığı yakın savaş tehdidi nesnel dünyaya dair önemli bir farkındalığın kapısını aralarken bu eğitimli ve kibar çevreler bugüne kadar görmezden gelmek konusunda mutabık kaldıkları, ne var ki şimdilerde yeni bir keşifmiş gibi yaklaştıkları Marksizme karşı sempati beslemeye başladılar. 

Ve böylesine kötü özümsenmiş bir düşünce sürecinin Freud’u Marx’la bağdaştırmak istemesi elbette kaçınılmazdı. İşte R. Osborn’un 1937 tarihli Freud And Marx, A Dialectical Study isimli kitabı da bu aşırı toy ve bilinçsiz aşamanın somut bir ifadesi. 

Ancak son yıllarda Marksizm’e olan eğilim ne denli artarsa artsın Marksist düşünce ne gerektiği kadar yaygınlaşabildi ne de derinleşebildi. Bunun en önemli sebeplerinden biri, Marksizm’in yerleşik hale gelen alışkanlıklar açısından bir tehdit olarak görülmesi olabilir – çoğu insan için fazlasıyla rahatsız edicidir. Ama ne zaman ki, dış dünyadaki gerçeklik Marx’ın düşüncelerini reddetmeye ya da bastırmaya imkân vermez işte o zaman entelektüel çevrelerde önce bu düşünceleri hafifletme ardından da revaçtaki düşüncelerle birleştirme ve bağdaştırma eğilimi görülür. Örneğin Lenin’in otuz yıl önce Materialism and Empirio-Criticism isimli kitabında yerden yere vurduğu Ernst Mach’ın yeni-pozitivizmi o sıralar revaçtaki düşüncelerden biriydi – bugünse elimizde Freudcu psikoloji var. Yine de Freud And Marx, A Dialectical Study gibi bir kitabın yazılmış olması, hiçbir şeyin değil ama bu ülkedeki Marksist bilgi birikiminin geri kalmışlığının bariz bir göstergesidir ve daha da kötüsü, John Strachey gibi tanınmış bir Marksist yazarın Osborn’un kitabını memnuniyetle tavsiye etmiş olmasıdır.   

Osborn kitabında, Marx ve Freud’un daha önce hiç yan yana getirilmediği varsayımından hareket eder. Muhtemelen bu konuya ilişkin gerek Sovyetler Birliği’nde gereke başka yerlerde yayımlanmış olan tartışmaları ya hiç okumadı ya da okuduğuna dair herhangi bir emareyi açık etmekten kaçındı. İşin kötü yanı, Osborn’un Marksizm’e olan yaklaşımının yüzeysel olduğu ve en temel ilkeleri dahi idrak edemediği kitabın neredeyse her satırından anlaşılıyor. Üstelik Freud’u da eleştirel bir bakış açısına gerek duymadan oldukça sınırlı ve yetersiz bir biçimde ele alıyor. İlkel toplum, tarihsel materyalizm ve diyalektik materyalizm üzerine genel bir yorumdan sonra Osborn, psikolojik anlayışı temsil ettiğini belirttiği Freud ile materyal anlayışı temsil ettiğini belirttiği Marx’ı, varsaydığı bu karşıtlık dolayısıyla diyalektiğe dayanarak bağdaştırmaya çalışıyor. 

En somut haliyle ifade etmek gerekirse psikanaliz bize, Marx ve Engels’in düşüncesinde görmediğimiz insan motivasyonunun bilimsel bir yorumunu sunar. Dolayısıyla her iki isim de eğer bugün hayatta olsalardı tıpkı Darwinizm’i kabul ettikleri gibi psikanalizi de kabul ederlerdi. Fakat hayatta olmadıklarından hangi süreçlerden geçerek bu kabul aşamasına geleceklerini göstermek şimdi bizlere düşüyor. Marx ve Osborn’un yöntemleri arasında büyük farklar var. Marx, Darwin’in teorilerini kabul eder ancak felsefesine kapılıp gitmez. Osborn ise Marx ve Engels’in çalışmalarının Freud’un felsefesini bütünüyle etkisiz kıldığını fark etmeksizin onun felsefesine kapılıp gidiyor.  

Bu oldukça temel bir mesele. Freudizm, fizik ya da kimya gibi nesnel dünyanın Marksist yorumuna dahil edilecek deneysel bir bilim olarak ele alınmak şöyle dursun, Marksizm’in diyalektik bir bütünleyicisi olarak da görülemez. Aşikâr materyalizmine rağmen aslında öznel felsefenin başka bir biçimidir ve hem böyle anlaşılmalı hem de bu sebepten ötürü reddedilmelidir. Bu, Freud’un klinik psikoloji alanındaki çalışmalarının kıymetini ya da insan davranışına ilişkin ortaya koymuş olduğu teorilerin önemini inkâr etmek anlamına gelmez. Nitekim bunlardan her biri psikoloji bilimine yapılan eşsiz katkılardır ama hiçbiri tek başına psikoloji bilimini oluşturmaz. Bu katkılardan faydalanmak içinse eleştirel bir gözle yaklaşmalı, her birini  sürekli değişim halinde olan ve hani neredeyse mitolojik diyebileceğimiz teorilerden dikkatli bir biçimde ayırmalıyız.

Osborn kitabımda Marksizm’in psikolojik açıdan yetersiz olduğunu vurgular ve bu yetersizliğin ancak psikanalizle giderilebileceğini belirtir. Halbuki psikolojinin önemini anlamak ve olanaklarını görebilmek için Freud’dan değil, Marx’tan yola çıkmamız gerekir. Marx, Freud’un yaptığı gibi sosyolojiden türeyen, özünde değişmez bir insan psikolojinin olduğu varsayımından başlamaz. Aksine insanlığı, sosyal kümelenmeden doğan yeni bir nitelik olarak ilk kez anlaşılabilir kılar. Başka bir deyişle, insanı anlamak için önce toplumu anlamak gerekir. 

İnsan doğası değişkendir ve toplum tarafından sürekli şekillendirilir. Fakat Freud kendi yapmış olduğu araştırmalardan hareketle bütün insan ırkına uyacak bir genelleme türetti. Oysa kıskanç ve korkunç bir baba figürünün eşlik ettiği varsayımsal ilk insan topluluklarından burjuva aile yapısına kadar uzanan bu genelleme hatalıydı. Bu nedenle Freudcu analizi kabul etmek, hiçbir surette diyalektik olmayan – dolayısıyla da Marksist analizin bütün temellerini ortadan kaldıracak olan –  bir psikoloji görüşünü çıkarım yoluyla kabul etmek demektir. Zira Freudcu etkileşim dünya sürecinin gelişimini, sınıflı toplum yapısının yükselişini ve insan doğasının bilfiil içinde şekillendiği sınıf mücadelesini görmezden gelirken bireyi – hem de burjuva bireyi –  her şeyin merkezi ve ölçüsü olarak konumlandırır. 

Osborn bu uyumsuzluğu fark etmediği gibi Marksizm’le Freudcu görüşler arasında detaylı bir paralellik kurmaya çalışıyor. Ama ne yazık ki, bu girişimlerinin çoğu can sıkıcı, göze batan çarpıtmalardan ibaret. Örneğin Osborn, Freud’un ailenin kökenine dair görüşleriyle Engels’in görüşleri arasında bir paralellik kurmaya çalışıyor. Oysa bu düşünürlerin ailenin kökenine ilişkin görüşleri birbiriyle taban tabana zıt.  Daha da bariz bir örnekse Starchey’nin önsözde, Engels’in “yanlış bilinci” ile Freudcu bilinçaltını eşitlemeye çalışması.

Kitabın ikinci kısmında yer alan politik sapmalarsa başlangıçtaki bu kusurlu yaklaşımın doğal bir sonucu – yine de bazıları bahsetmeyi hak edecek denli uçlarda. Yazar geleneksel, dolayısıyla da karşı-devrimci güçlerin etkisini Freud’un süper egosuyla özdeşleştirerek süper egonun zayıflatılması ve süper ego ahlakının ego ahlakıyla yer değiştirmesi gerektiği sonucuna varıyor. Görünüşe bakılırsa bu fikrin Marksist sınıf bilinci fikrini güçlendirdiği ya da temsil ettiği düşünülmüş. Bundan daha büyük bir çarpıtma olamaz. 

Marksizmin özünde herhangi psikolojik bir tutumu bir diğeriyle değiştirmek değil, toplumsal değişim süreleriyle birlikte kapitalizmin kaçınılmaz çöküşünün ve o esnada devreye giren işçi sınıfının üstlendiği rolün nesnel ve bilimsel bir görünümünü sunmak yer alır. Bu çözülme sonucunda ve işçi sınıfının mücadelesine aktif katılım yoluyla eski bağlılıklar yerini yenilere bırakır ama söz konusu yeni bağlılıklar artık bütünüyle farklı bir bilinç düzlemindedir. 

Marksizme ilişkin bu yanlış kanı, sosyalizme duyulan gereksinimin karşı konulamaz hale geldiği fakat toplumsallaşma sürecine olan direnişin psikolojik olduğu ve sonuç itibariyle de psikolojinin aktif mücadelede önemli bir rol oynaması gerektiği fikriyle bağlantılıdır. Fakat duruma ilişkin yapılan bu analiz, gerçeklerden bir hayli uzak. 

Bugün dünyanın her köşesinde dalga dalga yükselen işçi sınıfı hareketliliği –tıpkı önceki dalgalar gibi– giderek kötüleşen ekonomik durum ve bunun işçiler üzerindeki etkisine ilişkin keskin bir farkındalıktan kaynaklanıyor. Geçmişteki yükselen dalgalarla günümüzdekileri karşılaştırdığımızdaysa kapitalizmin istikrarsızlığı konusunda daha geniş bir farkındalığın oluştuğunu görüyoruz. Dolayısıyla işçi hareketleriyle başlayan toplumsallaşma sürecini durduran şey bireylerin ruh halleri ya da içinde bulundukları kötü psikolojiler değil, siyasi örgütlenmedeki yavaşlama, bölünmüşlük, buna karşın örgütlü harekete bir alternatif olarak sosyal demokrasilere, işbirliğine olan inancın artması. Durum bu haldeyken her şeyi bir kenara bırakıp psikolojiye başvurmayı önermek, Marksizmin taktiklerine bütünüyle öznel bir faktör aşılamaya çalışmak anlamına gelir. 

Böylesi bir öneriyse öznelle nesnel arasında kurulan hatalı karşıtlığın mantıksal bir sonucundan ibaret. Marksistlere göre öznel dünya nesnel dünyanın karşıtı değil, bir parçasıdır ve bu, psikolojinin devrimci taktiklere dahil edilmesiyle pratikte kabul görür. Psikolojinin siyaset içinde bağımsız bir dinamik unsur olduğu fikriyse bizi doğrudan pasifizme ve liberal kapitalizm savunuculuğuna götürür. 

Fakat Osborn bundan daha da öteye gidiyor ve öne sürmüş olduğu teorilerin uygulanabilirliği için faşistlerin Führer ilkesini andıran, yani Führer’in sözünü bütün kanunların üzerinde tutan ve hükümet politikalarının yalnızca onun iradesini gerçekleştirmeye hizmet ettiği komünist bir liderlik tarzını savunuyor. Oysa böylesi bir yaklaşımda “lider” destekçilerinin sonsuz güvenine sahip bir baba figürü olduğundan faşizmle komünizm arasındaki farkı ortadan kalkmış olur ve bu da  “Sağ ve Sol diktatörlüğe” karşı tepkisel propagandayı haklı çıkarır. 

Şunu unutmamak gerek, komünizmin liderlik ilkeleri bir taraftadır, faşizminkiler başka bir tarafta ve bu ikisi temelde birbirine tamamen karşıttır. Faşist lider, kendi kitlesini aldatmak üzere tasarlanmış bir psikolojik aygıt kullanır ve bu aygıt sayesinde kitlenin dikkatini, devletin gerçek efendilerinin faaliyetlerinden uzak tutar. Komünizmin liderliğiyse aşağıdan gelir. Sınıf liderliği, sınıf içinde sınıf bilincine sahip bir partinin liderliğidir. Komünizm açısından lider bir birey olarak elbette önemlidir ancak kişiye verilen önem, partinin ve sınıfın kararlığını belirli eylemler vasıtasıyla somutlaştırdığı ve aydınlığa kavuşturduğu ölçüde ön plandadır. 

Üstelik komünizmin liderlik anlayışı bütünüyle nesneldir. Psikolojiyi görmezden gelmez ya da ihmal etmez –  zira ihmal etseydi zayıf bir liderlik sergilemiş olurdu. Fakat burada psikoloji başlı başına bir aygıt değil, somut durumun bir bütün olarak ele alınmasının ayrılmaz bir parçasıdır. Komünist lider bireyleri körü körüne güvenmeye değil, düşünmeye davet eder. İdeal komünistse – ötekilerden izole edilmiş olsa dahi – ne yapılması gerektiğini bilen ve bunun gereklerini yerine getiren kişidir. Ama ideal faşist, yalnızca verilen her emre sorgusuz sualsiz itaat eder.   

İki liderlik tipi arasındaki derin uçurumu görmek için Stalin’in konuşmalarıyla Hitler’in konuşmalarını karşılaştırmak yeter. Komünist liderliğin hatalarını düzeltmek için yapılması gereken şey liderin özgüveninin artırmak ve destekçilerin körü körüne bağlılığını körüklemek için psikolojiyi kullanmak değil, önce mevcut durumu derinlemesine analiz etmek, ardından da gerçek sınıf bilincine sahip işçileri eğiterek daha işlevsel bir örgütlenme sistemi oluşturmaktır. 

Osborn’un Marksizm’den ne denli uzaklaştığını göstermek için sanırım bu kadar örnek yeterli. Fakat yine de Osborn, Freud ve Marx arasındaki ilişkiyi derinlemesine hiç tartışmamış olan Marksistlerden daha suçlu değil. Nihayetinde Freud’un yaratmış olduğu etki nesnel bir gerçekliğe tekabül ediyor ve burjuva çevrelerde yavaş yavaş yayılıyor. Siyasi açıdan düşündüğümüzde bu oldukça riskli bir durum çünkü “baba” figürünü esas alan bir liderlik anlayışı eylemliliği felce uğratarak kitleleri faşizme yönlendirir. Yine de bununla mücadele etmek için ya çok az şey yapıyoruz ya da hiçbir şey. 

İşçiler psikolojiyle ilgili bilgi talep ediyorlar ve elbette böyle bir hakka sahipler. Fakat psikoloji dendiğinde akla ilk gelen Freudcu yaklaşımsa bunun nedeni her şeyden önce bizim Marksist yazarlarımızın bu konuyu ele almaktan kaçınmaları, hatta başka yerlerde yayımlanmış olan yazıları bile çevirmeye tenezzül etmemeleri. Sonuç itibariyle Osborn’un kitabının en iyi yanı, aktif bir tartışmayı kışkırtmış olması. Umarız ki, bu durum ilgili konuların detaylı bir biçimde analiz edilmesini ve eleştirel bir düşünce ortaya konmasını sağlar. 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

R. Osborn’un 1937 tarihli  Freud And Marx, A Dialectical Study isimli kitabına bir eleştiri olarak yazılmış ve The Labour Monthly’nin Haziran 1937 tarihli sayısında yayımlanmıştır. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kitap Dünyasındaki Sekiz RekorOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Haluk Öner

14 Kasım 2025

Sessizliğin Estetiği: Tuzlu Yüz

Tuzlu Yüz’ün biçimsel atmosferinde en dikkat çekici öge, sözcüklerin arkasında kalan dil öncesi titreşimlerdir.Ezgi Tanergeç’in Tuzlu Yüz romanı, Türk romanında giderek seyrekleşen, gürültülü, karnaval atmosferindeki romanların arkasında kalan bir sessizlik biçiminin i..

Devamı..

Yapay Zekânın Gezegenimize Faydası Var..

M. R. A. Dearing

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024