Sembolizmde nesneler, karakterler, mekânlar –hatta renkler bile– kelime olarak temsil ettikleri şeyin ötesine geçerek bambaşka şeyleri çağrıştırmak üzere kullanılırlar.
Bir an durun ve elinizdeki kitap bitmesine rağmen uzun süre aklınızdan hiç çıkmayan hikâyeleri düşünün – zihninizde, kalbinizde, ruhunuzda yer işgal eden hikâyeler. Unutamadıklarınızın hangileri olduğunu tahmin edemesem de en azından orada olmalarının sebebinin, ne heyecan verici olay örgüleri ne de şaşkına çeviren bitişleri olduğunu söyleyebilirim. Oradalar çünkü sizde -derinlerinizde bir yerde- tam olarak ifade edemediğiniz, sözcüklere dökemediğiniz bir his bıraktılar. Peki size bahsettiğim bu etkinin çoğunlukla sembol kullanımından ileri geldiğini söylesem? Zira ustaca kullanılmak kaydıyla sembolizm hem anlatıyı yüzeysel olmaktan çıkarıp derinleştirir hem de onu anlamlı bir bütün haline getirir.
Kendimden örnek vermek gerekirse, mesela bende hangi hikâyelerin derin bir etki bıraktığını düşündüğüm zaman aklıma tek gelen ilgi çekici karakterler ya da büyüleyici anlar olmuyor. Daha ziyade tekrar eden görüntüleri, ufak ama önemli detayları anımsıyorum. İlk başta önemsizmiş gibi görünseler de aşama aşama ortaya çıkıyor ve hikâyeye derinlemesine nüfuz edebilmek için bir anahtar görevi görüyorlar. Bu ister rıhtımda yanan yeşil bir ışık, ister elbiseye işlenmiş kırmızı bir harf ya da perdeyle birlikte dalgalanan bir kuş işlemesi olsun, semboller bir öyküyü hikâye sona erdikten sonra bile uzun süre akılda kalan bir anlatıya dönüştürebiliyor.
Sembolizmde nesneler, karakterler, mekânlar –hatta renkler bile– kelime olarak temsil ettikleri şeyin ötesine geçerek bambaşka şeyleri çağrıştırmak üzere kullanılırlar. Bunu anlatıyı zenginleştirmeye hizmet eden farklı bir katman olarak da düşünebilirsiniz. Örneğin F. Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanındaki yeşil ışık başta yalnızca uzaklarda yanan bir işaret olarak algılanabilir ama roman ilerledikçe Gatsby’nin erişilmesi güç hayallerinin ve onun için yakalanması neredeyse imkânsıza yakın olan Amerikan Rüyasının bir simgesi olduğu anlaşılır.
Fakat sembolizm kendinden beklenen performansı özellikle tematik bütünlük söz konusu olduğunda gösterir. İyi seçilmiş bir sembol farklı olay örgülerini, karakter gelişimlerini ve bölümden bölüme değişiklik gösteren temaları birbirine bağlayan, böylece okurun takibini mümkün kılan bir zincir vazifesi görerek hikâyenin bütünü açısından uyum ve amaç birliği sağlar. Benim en sevdiğim örneklerden biri Nathaniel Hawthorne’un Kırmızı Leke isimli romanında, Hester Prynne’in günahını temsil eden kan kırmızısı “A” harfi. Basit bir seçimmiş gibi görünse de Hester’in sürekli kıyafetinde taşımaya zorlandığı bu harf, romanın kapsamlı bir biçimde ele aldığı suçluluk, kefaret ve toplumsal yargılar açısından oldukça güçlü bir semboldür. Hikâye boyunca tekrar tekrar ortaya çıkar ve böylece anlatıyı bütünleştirip tematik etkiyi derinleştirir.
Yazarlar sembolleri bu şekilde kullandıkları zaman okuru yüzeyde olan biten olayların ötesine bakmaya ve anlatılan hikâyenin altında yatan anlamı düşünmeye davet etmiş olurlar. Semboller bir yandan anlatıyı sağlam bir zemin üzerine oturturken öte yandan okuru anlamlar üzerine düşünmeye sevk eder ve bu durum özellikle de iç içe geçen karmaşık temalarda ve çok katmanlı anlam örüntülerinde kendini gösterir.
Semboller aynı zamanda duygusal derinlik yaratarak okurun hikâyeyle daha sağlam bir bağ kurmasına imkân verir. İyi tasarlanmış bir sembol hem duygusal mesafeyi en aza indirger hem de ifade edilmesi güç duyguların çağrışım yoluyla hissedilmesini sağlar. Duygusal etkinin güçlenmesiyse aynı sembolün hikâye boyunca tekrar tekrar ortaya çıkmasıyla mümkün olur. Okur aynı sembolle birden fazla kez karşılaştığında sembolün temsil ettiği anlamın alanı genişler ve okur söz konusu anlam üzerine düşündükçe anlamla doğrudan bir bağ kurar. Fakat asıl önemli olan, yazarın sembolleri dengeli bir biçimde kullanmasıdır. Aşırı sembol kullanımı hem etki alanını daraltır hem de zorlama hissine neden olur – amaç, sembolleri hikâyenin akışına uygun bir biçimde ve doğal gidişatın gerektirdiği ölçüde kullanmaktır.
Lisedeki İngilizce dersleri gün gibi aklımda. Önümüzde İngiliz klasiklerinden biri açık durur, bizden gizli anlamları keşfetmemiz beklenir ama biz sadece gözlerimizi devirmekle yetinirdik çünkü bize göre karşımıza çıkan bütün detaylar sembol olabilirdi – gerçi bana sorsalar hepsinin tesadüfen orada olduğunu söylerdim. Fitzgerald o yeşil ışığı oraya gerçekten de Gatsby’nin erişilmesi güç hayallerini simgelesin diye mi yerleştirdi? Ya da Hawthrone o kocaman, kırmızı “A” harfini tasarladığında aklında hakikaten de günah ve kefaret mi vardı? Doğruya doğru, lise yıllarımda İngilizce öğretmenlerinin bu gizemli örüntüleri uydurduğunu, yazarların kendilerinin bile aklına gelmeyecek anlamlar icat ettiklerini, her şeye kasıtlı bir sembolizm atfettiklerini düşünürdüm. Her şeyin illa bir anlamı olmak zorunda mıydı?
Yıllar sonra İngilizce öğretmeni olarak okula dönmemle birlikte işler tersine dönmüş oldu. Üstelik aradan geçen onca zamanda yazmaya resmen âşık olmuş ve bir hikâyenin nasıl kurulduğunu, öğrenmem gerektiği için değil, kurmacayı çok sevdiğim için öğrenmiştim. Okumak ve yazmakla bu denli içli dışlı olunca kimi sembollerin kasıtlı olarak metne yerleştirildiğini ama çoğunlukla hikâye ilerledikçe kendiliğinden ortaya çıktığını fark ettim. Yazarlar “şöyle bir sembol kullanacağım” şeklinde bir saptama yapmıyor, tam aksine her şey kendiliğinden gelişiyor ve olay örgüsü ilerleyip karakterler gelişme gösterdikçe kullandıkları kimi nesne, hayvan ya da ortamlar farklı anlamlar kazanıyordu.
Peki yazmakla uğraşan biriyseniz ve bu işin başındaysanız nasıl hareket etmeli, sembolizm üzerinde düşünmeye hangi aşamada başlamalısınız? Semboller en baştan planlanıp metne yerleştirilmesi gereken şeyler mi yoksa metin tamamlanıp da gözden geçirme aşamasına geldiğinde mi eklenmeliler? Bu sorunun yanıtı kişisel yaklaşımınıza göre değişir.
Bazı yazarlar kendini akışa bırakır ve semboller hikâyenin oluşturulma aşamasında kendiliğinden ortaya çıkar. Anlatı ilerledikçe belli nesne ya da imgeler mevcut anlamlarının ötesine geçip başka anlamlar kazanır. Bu gibi durumlarda, yani hikâyenin teması ve hangi yöne evrileceği netlik kazandığında sonraki taslaklarda semboller üzerine ayrıca çalışılabilir. Fakat tam aksini tercih eden yazarlar da var. Yani kullanacağı sembolü en baştan tasarlayan ve seçtiği sembolü hikâyenin ana temasını keşfetmek, sonrasındaysa keşfettiklerini ifade etmek için etkili bir araç haline getirenler. Somut bir temele dayandırılması gereken soyut ya da karmaşık fikirler söz konusu olduğunda bu ikinci yaklaşım özellikle fayda sağlayabilir.
Sembolleri hikâyenize ister başlangıçta isterse akış halindeyken ekleyin, burada önemli olan esnek kalabilmeniz. Başlangıçta gözünüze kusursuz görünen bir sembol hikâye ilerledikçe uygunsuz hale gelebilir ya da yazma süreci boyunca hiç aklınızda olmayan yeni semboller ortaya çıkabilir. Ama şunu unutmayın, kurgusal bir metne sembol yerleştirmek hassas bir denge gerektiren incelikli bir sanattır ve bu konuda ustalaşmak ancak sezgiyle mümkündür – o sezgiyse yalnızca çok okumakla kazanılır. Nihayetinde aslolan hikâyenin sizi yönlendirmesine müsaade etmek ve sembolleri dayatmak yerine onların anlatının gerçekçi bir parçası olarak hissedilmesini sağlamaktır.
Benzer kuşlar, farklı semboller: Weyward ve The Midnight Feast romanlarındaki karga imgesi
Bir okur olarak genellikle aynı anda birden fazla kitap okur, gün içinde kendi ruh halime göre bir kitaptan öteki kitaba geçerim. Son zamanlarda bu şekilde okuduğum iki kitaptan biri Emilia Hart’ın Weyward’ı ötekiyse Lucy Foley’nin The Midnight Feast’i oldu. Bu iki roman arasında gidip gelirken ikisi arasında şaşırtıcı bir benzerlik olduğunu fark ettim: her ikisi de kargaları sembol olarak kullanıyordu. Edebiyat tarihinde kuşların, özellikle de kargaların semboller açısından köklü bir geçmişi var. Kargalar genellikle ölümü, dönüşümü ya da kehanetleri temsil etmek üzere kullanılır. Fakat elimdeki romanlarda karganın birbirinden oldukça farklı bir biçimde, farklı tematik amaçlara hizmet edecek şekilde kullanıldığını fark ettim.
Emilia Hart Weyward’da kargayı, Weyward kadınlarıyla doğa arasındaki mistik bağı sembolize etmek için kullanıyor. Roman boyunca kargalar kadınların, özellikle de soyları ve sahip oldukları kabiliyetleri dolayısıyla birbiriyle bağı olan Altha, Violet ve Kate’in hem koruyucusu hem de rehberi. Bu da kargaları yalnızca bir kuş olmaktan çıkarıp Weyward kadınlarının gücünün, direncinin ve kendilerinden daha büyük bir şeyle olan bağlarının temsili haline getiriyor.
Kadının doğayla kurduğu bağ üzerinden özgürleşmesini kendine tema olarak seçen Hart, bu temayı karga sembolizmiyle güçlendiriyor. Kuşlar kadınların içsel kudretinin ve damarlarında dolaşan kadim bilgeliğin somut bir timsali. Kargaların bu sembolik kullanımı, doğal dünyanın hem bir bilgelik kaynağı hem de Weyward kadınlarının -özellikle de güçlülerle ya da tehditlerle karşılaştıklarında- istifade edebildiği bir güç haline geldiği eşsiz bir atmosferin yaratılmasını sağlıyor. Weyward’daki kargalar, doğal dünyayla uyum içinde olduğunda insanın sahip olduğu gücün ve aynı zamanda kişinin kendi mirasını benimseyip ona sahip çıkmasından gelen gücün ne denli önemli olduğunu anlatmaya çalışan romanın bu mesajını pekiştiriyor.
Buna karşın Lucy Foley The Midnight Feast’te kargaları çok daha karamsar bir biçimde tasvir ediyor. Foley’nin metninde kargalar ölümle, uğursuz alametlerle ve gömülü sırların deşilip ortaya saçılmasıyla ilişkili. Kargalar suçluluk duygusunun vicdani ağırlığını ve kişinin kendi eylemlerinin kaçınılmaz sonuçlarını sembolize edecek şekilde kullanılıyor. Kargaların lüks ama bir o kadar da uğursuz bir mekân olan The Manor’ın çevresinde dolanıp durması hikâyenin gerilim dolu atmosferini korkuya, bir üst aşamaya taşıyor.
The Midnight Feast’te kargalar “Kuşlar” olarak bilinen okült bir grupla ilişkili ve bu da onların ölümle ya da varlığı açıklanamayan karanlık güçlerle olan bağlantısını daha da güçlendiriyor. Weyward’da kargalar birer koruyucu olarak karşımıza çıkarken burada onların gerçek birer felaket habercisine dönüştüğünü görüyoruz. Gökyüzünde belirlemeleri korkunç bir şeyin yaklaşmakta olduğunu göstergesi ve bu tekinsiz atmosfer bize, karakterlerin iç dünyasında saklı duran karanlığı hatırlatıyor.
Karganın romanlarda bu şekilde zıt anlamları temsil edecek biçimde kullanılması anlatılarla kuruduğum bağı derinden etkiledi. Weyward’daki kargalar özgüvenimi artırıp doğayla olan bağımı güçlendirirken aynı zamanda Weyward kadınlarının yolculuğunu, bu dünyada hak ettiği yere gelmeye çalışan bütün kadınların yolculuğu olarak görmemi sağladı. Üstelik bu etkili sembol kullanımının metne ayrıca bir gizem katmanı daha eklediğini de fark ettim.
Kargaların gerilimi tırmandırıp suç ve ceza temalarını vurguladığı The Midnight Feast’teki sembolizmse Weyward’dakinin tam aksi. Karakterlerin saklı tutmaya çalıştığı sırların eninde sonunda açığa çıkmaya yazgılı olduğunu ve bunun da olağanüstü yıkıcı sonuçlara yol açtığını gördüm. Foley’nin kargaları kullanış şekli romandaki karanlık atmosferi besledi ve beni gerilim dolu bir felaket hissinin içine çekti.
Hem Hart hem de Foley aynı sembolden yola çıkarak bambaşka iki anlam üretiyor ve bu şekilde anlatılarını zenginleştiriyorlar. Kargaların neyi temsil ettiğinin hikâyenin akışına uygun bir biçimde seçilmesi tematik bütünlüğü desteklerken okuru da farklı ve her biri derin bir etki uyandıran deneyimlere yöneltiyor. Birinde güçlenmenin, ayakta kalmanın ötekindeyse yaklaşmakta olan kıyametin habercisi olan kargalar, kurguda sembolizmin ne denli güçlü bir araç olduğunu ortaya koyuyor ve her iki anlatıya da, uzun süre akıllarda kalacak bir derinlik ve anlam katıyor.






