Uzun zamandır antroposentrik iklim değişikliğinin yeryüzüne ilişkin bildiklerimizi değiştirmeye başladığını konuşuyoruz. 2000’li yılların başında Paul Crutzen ve Eugene Stoermer tarafından ilk kez terimsel anlamda kullanılan antroposen, içinde bulunduğumuz jeolojik zaman diliminde insan faaliyetleri yüzünden yer sistemleri döngülerinde meydana gelen düzensizlikleri vurgular. Bu düzensizliklerden ilki ve en önemlisi, etkilerini her geçen gün daha çok hissettiğimiz iklim değişikliği. Okyanusların asidifikasyonu, habitat ve biyoçeşitlilik kaybı, toprak ve havadaki toksik dolaşım, toprak üstünde şu âna değin eşi benzeri görülmemiş kimyasal ve fiziksel değişimler ve daha birçok ele avuca sığmaz düzensizlik insanın yerkabuğu üzerindeki somut etkilerine işaret ediyor.
Crutzen ve Stoermer, insanın yerkabuğunda doğanın diğer güçleri kadar, hatta belki daha fazla etki bıraktığı bu yeni çağı antroposen olarak adlandırır. İklim değişikliğinin kültürel imgelemimizde yarattığı kırılmalar bizi doğa bilimlerinin ötesinde kavramsal ve pratik değişkenleri de görmeye iter. Antroposentrik iklim değişikliğine bağlı olarak yaşanan şiddet ve tahribat “gezegensel” diyebileceğimiz bir belleği de doğurur. Yeryüzünün bütün öznelerinin tanıklık ettiği iklim değişikliğini yalnızca kişisel ya da toplumsal bellek üzerinden okuyup kavramamız artık güç.
Belli bir mekân ve zamanı işaret eden toplumsal belleğin ötesinde, yeryüzündeki bütün titreşimleri duyumsadığımız, insan faaliyetlerinin jeolojik etkisine ve özellikle küresel ısınmanın uzun soluklu şiddetine ses veren bir bellekten ve bu belleğin imlediği travmatize olmuş öznelerden söz edebiliriz. 21. yüzyıl Anglo-Amerikan edebiyatında gezegensel belleği öne çıkaran iklim değişikliği romanlarına günümüzde daha sık rastlamamız da bu anlayışın somut örneği. Özellikle bilimkurgu ekseninde distopik geleceğin ve zaman kırılmalarının öne çıktığı anlatılar ağırlıklı olarak roman türünde. Bunlar arasında Richard McGuire’ın alternatif zaman kurgulu grafik romanı Here, Dale Pendell’ın The Great Bay’i, Jeanette Winterson’ın ufuk açıcı bilimkurgusu The Stone Gods, Philipp Meyer’ın romanı Amerikan Rüyası, sömürge sonrası küresel kapitalizm tahribatının hem insan özne hem insan olmayan canlılar üstündeki travmatik etkisini üstkurmaca teknikleriyle ve büyülü gerçekçi üslupla anlatan Alexis Wright’ın The Swan Book’u ile Chang-rae Lee’nin On Such a Full Sea’si sayılabilir.
Çağdaş Türkçe edebiyattaysa antroposen kavramını ve çevresel tahribatı eko-eleştirel üslupla işleyen anlatılara, şiirlere, öykülere rastlamak yeni bir heyecana ve belki de yeni bir türe işaret ediyor. Latife Tekin’den Elif Sofya’ya, Nazmi Ağıl’dan Çiler İlhan’a dek uzanan eko-eleştirel bir hattan söz edebiliriz örneğin. Özellikle Buket Uzuner’in gazeteci Defne Kaman karakteri üzerinden nükleer enerji politikalarına, iklim değişikliği şiddetine ve yaralanma meselelerine ses verdiği Tabiat Dörtlemesi’nin yayımlanan son halkası Hava’yı (2018) da iklim değişikliğine dair travma romanı olarak okumamız mümkün. Hava şiddete tanıklık eden bütün canlı cansız mevcudiyetlerin ve mekânların sarsıntısını görmemize imkân sağlar. Romanı okurken kimin/neyin yarası, yeryüzüne veya gezegenimize ait nasıl bir bellek olduğu sorularıyla edebiyatta iklim değişikliğinden kaynaklanan şiddet ve travma temsiline, kayıp ve yas konularına farklı bir bakış önerir. Okur olarak biz de bu bakışın sunacağı yeni dil ve biçim olasılıklarının, yeni örüntülerinin peşine düşeriz.


.jpg)



