Süregideni tüm çıplaklığı ile bildiğimiz halde, kafamızı gömdüğümüz o huzursuz topraktan kan sızar. Kan aynadaki yüze bulaşır. Çocukluktan kovulmuş bu yüz…
Toz, taş, kaldırım, beden
Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi’ni konuşmak bir yürüyüş fikrine eşlik etmeyi gerektirir. Mehmet Mahsum Oral edebiyatını yürüyerek bedenler, nesneler, duyular, mekânlar, zamanlar arasında yer değiştirmelerle çalıştırır. Yürümek yerleşmenin çoğunlukla kenarında duran bir şeyken, Oral’ın yazısında yerleşmenin altını oyan bir müdahaleye dönüşür. Konuşan yazardan çok yürüyen bir bilinç gibidir. Kendini bir vakanüvis gibi sunmayan, kendini kolay kolay açmayan bir yazıdır bu. Kendi bakışının içinden adımlar. Anlaşılmaz bir dil konuşur gibidir. Metropolde gündelik hayata sadece yürüme eylemi üzerinden bağlanan bu bilinç, bir şeylerle karşılaşmanın, çarpışmanın, yapışmanın, bulaşmanın, bulanmanın da derisidir.
Bu yürüyüşçü havadis olmasa da bir hayret arıyor gibidir. Ama hayret duygusu felç olmuş gibidir. Hayret etmek istemekte, merak etmekte, sorular sormakta ve yürümektedir. Kentte yürüyüş kaldırımların çizili düzeninde ilerler. Yürüyenin bakışına en çok kaldırımlar eşlik eder. Kente bakış derinleştikçe, kent yürüyenin üstüne geldikçe, kaldırıma bakış istemsizce derinleşir. Kaldırımı kazımaya, çatlatmaya başlar. Bu kaçış kazısı zamanın yavaşlayarak geçmişe uzanabildiği, olup bitenlerin deneyimini taşıyan, ağır ağır, süzülerek, sızarak akan bir yürüyüşün yolunu da açar. Yazarın, geldiği tozlu, taşlı yerden sonra kaldırımlarla hemhal olması tesadüf değildir.
Böylesi bir yürüyüş, dilin ve görüşün bulanıklaştığı tozlu bir atmosferi beraberinde getirir. Bu toz Adem’in dünyaya ilk düştüğünde üzerinden silkip silkmediğini bilmediğimiz bir varoluş tozu, şiirle aşkla karşılaşınca hissettiğimiz bir toz kalkması, toz duman bir duyular kalkışması olarak da düşünülmelidir. Adem’in üzerinden silktiği toz da Nuh’un o parlak gemisine hiç alınmayan da varoluşun dışına sürülenlerin belleği gibidir. Hayatta kalma fırsatı her şeye o kadar da eşit değildir. Oral geride kalanlara bakmayı sever, izlenimde, izde ilerler. Elbette bu iç açan bir yürüyüş hali değildir. İnsan failin olası itirazları dahi birer jest olmaktan öteye gidemiyordur. Mesaisini bitirmiş bir bahçıvanın karısının koklayacağı makasla evine dönüyor olması okuru rahatlatmaz. Şehirde insan bilincinin şiddet altında biçim değiştirmiş, hadi diyelim azcık bozulmuş, midemize dokunmuş halinin fazlalığı artık sadece gidilecek evi, huzur mekânını çatlatıp, sızdıran bir yere dönüştürmez. Adeta bedenler de çatlar, sızdırır. Kusmuk denizden biraz daha gerçek bir şeye dönüşür. Her yeri kaplar.
Süregideni tüm çıplaklığı ile bildiğimiz halde, kafamızı gömdüğümüz o huzursuz topraktan kan sızar. Kan aynadaki yüze bulaşır. Çocukluktan kovulmuş bu yüz… Çocuklarsa bitmek bilmez kâbusu, yetişkinlerin görmediği yerlere kusar. Çocukluk yetişkinlerin “gerçek hayat” putuna kahkaha ile sırt çevirip, yönsüz yürüme ihtimalidir. Oysa çoğu zaman yürütecin üstündeki ışıklı oyuncaklar sustuğunda ağlamak ve birilerinin gelip düğmeye yeniden basacağı an arasında gidip gelir hayatlar.
Oral’ın dilinin duygularla ilgili bir derdi olduğu açıktır. Dili adeta anlam üretmekten ziyade duyuların farkındalığına davet gibi işler. Okuyup geçtiğin yerleri tanı, düşün altında yatan, kefensiz… çık o asfalttan. Toprağa hatırlamayı bile çok görmüş katran… Oral’ın cümleleri hava savunmasının manzaraya hâkim sesinden konuşmaz, aksine nasıl içine sızdığımızı anlamadığımız, ya da belki içinden çıkmayı hiç tatmadığımız dar bir aralıkta koşu halindedir yer yer. Bir el aşkın yüzünün haritasını kazır zihnine, dar yerlerde, sevişmek niyetine. Şehirler bombalanır.
Yüreği avucunda bu yolcu, zaman zaman soluksuz, çarptıklarını geçip gitmez, dönüp onlara da bakar, onlara da yazıda varlık hakkı tanır. Güneşe varmayacaktır bu toz yazı muhtemelen ama tüm parıltılı yalanları lekelemeye devam edecek gibidir.
Ve sonra dar sokakların aniden önünde açılan deniz manzarası, tünelin sonundaki ışık değil de rastlantının coşkusu… Yazarın düzyazısına da sinen şiirsel kesitler okura nefes olur, çölde bir yudum su. Bir anlam değil, bir ters yüzle karşılaşmak. Bir eşikte durmak. Bir çarpışmanın şimdisinde kalmak. “Başlangıcımdadır, sonum.” (T.S.Eliot)
Bu kazı yazı, bu karanlık ortam, okurun ışığa duyarlılığını da arttırmış gibidir. Işık anlamdan çok, dilin apansız patlamalarında ortaya çıkıp, göz kamaşması yaratır. Büzüşmeler, genişlemeler, deformasyonlar yaşanır bu patlamalarda. Bir varma hissi değil de sınırları cetvelle çizilmiş etik estetik hattın yerle bir edilmesinin verdiği bir açıklık hissi. Yorgun Hızır sonunda yürüyüşçünün sesine yetişmiş, ona varmıştır. Yürüyüşçü onun gözlerinin içine bakmış olmanın şiirselliği ile yetinir, bir şey dilemez. Bu yazarın bir çeşit özerklik ilanıdır da. Dilemeden yazmak/ yürümek. Yüzünü tekrar kaldırımlara döner, bina diplerine… Kaldırım, taş, toz, beden… Aynı esnada kaldırım üstünde yatan bir köpek birazdan kalkıp kaldırımın başka bir yerini bir yastığa çevirebilir. Kaldırım bile ısınabilir. Sessizlikse buzun ters imgesidir, elleri temizlenmez.
Dil, tükürük, kan, deri
“Hatırlıyorum, bir arazinin sınırını belirlemek için bir taşa bir boya sürüldüğünü görmüştüm. Sanki öylesine bir işaret değildi de taşın boynuna çizilmiş bir kravattı. Belki de bir üniforma. Diğer taşların yaptığı gibi rüzgâr esince yuvarlanmayacaktı artık. Beni fark ettikleri an mesai saatleri başlayan taşların yanından geçtim. Ovadaydım. Ah, ova… Orada çok yalnız kalmış bir yılan gördüm, toprağı süren sabanın açtığı uzun bir karığı oyun arkadaşı sanmıştı.”
Bu yürüyüşçünün işi yok mu diye sorulabilir. İlk bakışta yokmuş gibidir. Oysa yürüyüşçü kendine gürültülü sessizliği dinlemeyi görev edinmiştir ama bu iş için kendine ait bir masası ve makamı yok gibidir. Yollarda, parklarda gezmektedir, deniz kâbusları görmektedir, kafelere oturup yan masadan sesler dinlemektedir. Kendi yükünün üstüne fazlalıklar bindirmektedir. Yükünü indireceği bir yazı masası ararken uzuvlarında biriken dosyalar kendine masa olmuştur sanki. Onları bir yere indirse, birine verse, birine gösterse dengesi bozulacaktırsanki. Masanın kendisi olmuş ve bir şeyler sürekli gelip üzerine kurulmuş gibidir. Üstüne üstlük bedeni ile masa arasındaki karışıklık kravatlı adamlarca müşahede edilmektedir. Böylesi bir masanın şiddetinden kalkıp, masa dilenmeden, yürümeye devam etmek zorundadır.
Bu noktada yürüyüşçü geç kalmış bir soruya rastlar. Madun konuşabilir mi? Mikrofona mı konuşmak zorundadır? Kaldırımı döşek bilmiş, kaldırım olmuş, sabah akşam sadece yürüyen ayaklara bakarak uyuyup uyanan bir adam hangi mikrofona konuşur?
“Yürüyorum ve hayretle izliyorum şehirdeki gökdelenleri. İki adam cephedeki bir asansörün içinde, gökdelen camlarını siliyor. Bazen yaptıkları temizlikten yorulup, kovadan aldıkları sabun köpüğüyle camlara küçük bir köpek kulübesi çiziyorlar. Sonra birkaç ağaç. Sonra bir bahçe duvarı. Tam sıra bir ev çizmeye gelmişken camın ardından bir uyarıyla köpükleri silmeye başlıyorlar. Biri arkadaşına şakadan takılıyor. Oysa sadece kulübeyi çizmiştik, ne çabuk havlayan bir köpeğimiz oldu?”
Bu yoklukta nesneler bedenlerden daha gerçek gelir okura. Kente hâkim araçsal akıl, nesneleri bedenlerden daha belirgin bir hale getirir. Gökdelen iktidarın ve biyokitlenin yığınlaşmış, yoğunlaşmış, katılaşmış halidir. Dilin tozlu, paslı, bulantılı hali kaybolur, insan failliği bir kenarda kalıverir bu katı atmosferde. İşaretlerle cereyan eden bu iletişimde, kımıldayabilen tek şey köpükten bir resimdir. Hiç gerçek olmayacak güvenli / huzurlu alan klişe bir sembolizmle cama düşer. Resimde beliren her şey iktidarı da içinde taşır. Yazı da resim de çalışmaz olmuştur, iktidar mutlaktır, tamamlanacak hikâye yoktur. Mağara resminin hayreti yerine, hayalsizliğin katı camekânı, cam fanusu muktedirdir.
İnsanın toprağa, dünyaya, kente, hayat denen şeye düşmüş ve her şeyi eline yüzüne bulaştırmışlığı bitmeyen bir sürgünlük halidir, yazıya sığınır. Ama artık insanın iradesinden bahsetmek yazıyı çökertmektir. Hikâyenin faili insan değildir artık, bir eldir. İstemsiz bir belleğin çatlaması gibi delik açar eller katı yüzeylerin ardından. İnsanın bir yüzü manzarayı silmek için, bir yüzü kiri silmek için faili olmadıkları bir kavganın nesneleri / parçaları / uzuvları olmuştur. Nesneler, şeyler de bu suçun ortaklarıdır artık ama dilsizlikleri dilin dolayımında sürekli bir sürtünme yaratır. Dil akmaz, çizer, çarpar, sürçer, iz bırakır. Köpük toprak olur, köpek pusu. Yazan öznenin tüm güçlü dili değil de görünmez elin sürçmeyle görünmesi edebiyat namına bize halen ne anlatabilir? Felç olmuş hayret duygusu, bir anlığına hayal kurmanın bile imkansızlığı ile yüzleşmenin hayreti olarak kımıldar. Camın sıcak yüzü iktidarın tükürük saçan dilini, soğuk yüzü ise ezilmenin zamansız isyanını işaret eder. İktidar kadar isyan bedene işlidir.
Bilinç dışı, bastırılan beden çatlar. Şeyleri makbul yerine yerleştirmez, ya da şeylerin makbul işlevini icra etmez atık eller sadece. Sürçer. Bu sürçmeler yüzünden bir şey olmaması gereken yerde unutulur, bir şey orada hiç olmadığından başka bir şey, işi olmayan bir şey için kullanılır. Bu hal her şeyin imkânsız olduğu yerde imkân da üretir, nesneyi konuşturabilir ya da aksine nesneyi yaşamsız bir bağlama kapatıp boğar, susturur. Bu bağlamı açmakla boğmak arasındaki devasa fark insanlığın makûs kaderini de tayin eder. Katı tarihe açıklıkla bakabilmek, sürçmelerin açıklığına sürmek gerekir o halde yazıyı. İşlevsellik kendi kaderini nesneye teslim eder; elin sürçmeleri kendi kaderini tayinin de imkânıdır. Yazıcıdan çıkma bir yazının üstüne kapıcının keçeli kalemle düştüğü ek not bir yaşam belirtisidir Huzur apartmanında.
Yazarın metnin alışıldık akışını sürekli bir işlev dışılıkla sürçmesi, okuma edimine başka türlü bir titreşim imkânı tanır. Çoğu zaman bakıp algılamadan geçilen şeyler, bu sürçmeler sayesinde dikkati üzerine toplar. Peki ama bu yapışkan, akmayan, kasvetli yerde dikkatin, hatırlamanın yükünü nereye kadar sırtlanacağız sorusu Oral’ın edebî geleceğinin de sorusudur. Masa olmuş bir yazarın kalemi istemese de hep sürçmez mi? Divana varamadan masada kalakalmak yerine çocukluk toprağında kalmak imkânsız mıdır? Bir çocuklukta bir ağacın altında bir üzüm yemenin müziğini, bir sopadan dinlemek mümkün olmayabilir. Ama toprak, ağaç ve üzümün berraklığını hatırlamak için daha da duraksamak, o ağacın köküne tünemek iyi gelebilir. Parçalanmış imgeleri, tozdan her seferinde kıvrım tutarak kurtulan bir örükle, toz tutmuş bir dilin edebiyatına çağırabilir belki de.
Kimlik, Oral’ın edebiyatında hep orada, karanlık içinde yanıp sönen bir göz gibidir. İzler, yazıdaki sessizliktir kimlik, susturulmuşun gözüdür. Yazarı da okuru da izler, ama söze karışmaz. Metinde bir yerde köpük bu kez kimliğe ve kimlik bilincine dair akılda kalıcı bir yer değiştirmenin içinde yeniden belirir. Köpük bu kez bir beyazlık ifade eder. Parça kendini her gün köpükleyen birinin bir çocuk tarafından su tabancası ile vurulmasından bahseder ve şöyle biter:
“Yere düşüyor, beyaz köpükleri rögar kapağının bir deliğine, kanı kapaktaki başka bir deliğe birbirine karışmadan sızıyor.”
Şiddetin çıplaklığı, şiddetin dilinde dile gelmez. El, dil, kan, deri sürçmez ölüm anında; her şey ait olduğu delikten akıp gider. Ölümün netliği yazıyı köpükleştirmeye izin vermez. Makinanın seçici dili, şiddet dikkati ile sessiz kuytuda onun her kımıldanışını izleyen gözcünün dikkati ayrı şeylerdir. Kitap şöyle açılır:
“Konuşabileceğim şeyler için tükürük bezlerine, yazabileceklerim için de mürekkebe ihtiyacım var. Ve bu ikisi aynı kandan gelmiyor…”
Kaldırım çoktan yerle bir oldu ve kapağın bir şeyi kapatma işlevi kadar bir yere açılmayı işaret ettiğini herkes biliyor. Maruz kalınan bedensel ve ruhsal şiddetin tarihi bugün üzerine konuşulması daha da güç bir konu. Güneşin Örtüsünde Güneş Lekesi bu gibi konuları merkezileştirmeden, kırılganlığı içinde bakışa, duyuma ve sorgulamaya açıyor. Bu açık yaraya, masaya, yürüyüşe, sürçmeye okurları davet ediyor.






