Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Mart 2026

Sinema

Robert Duvall: Sinemada Her Zaman Gerçek Olan Adam

Bülent Tunga Yılmaz

Paylaş

0

0


"Sabahları napalm kokusunu seviyorum... Kokusu... zafer gibi.”

Böyle diyordu Duvall, Francis Ford Coppola'nın Apocalypse Now  (1979) filmindeki Wagner hayranı, sörf meraklısı ve sadece 11 dakikalık bir oyunculuk gösterisiyle bir sinema ikonu yaratmayı başardığı Yarbay Bill Kilgore rolünde. Yarbay Kilgore, komik ama korkutucu ve ölümcül Amerikan paradigmasının hicivsel bir tasviriydi. Duvall, oynadığı tüm o efsanevi filmlerde The Godfather'dan Network'e; A Civil Action'dan The Great Santini'ye ve hatta Oscar aldığı Tender Mercies'e kadar— bize Amerika'nın farklı gibi görünen ama sonunda genel bir portresini, adeta bir puzzle parçalarını tamamlayan yüzlerini sunmayı başardı. Özel yaşamında da bu yüzü, tüm o oyunculukların gerçekliğini kanıtlarcasına taşımaya devam etti. İnanmış bir liberteryen ve muhafazakârdı; 2012 Başkanlık Seçimleri'nde Obama karşısında Mitt Romney'i destekleyecek kadar Cumhuriyetçiydi ama Trump'la beraber Cumhuriyetçi Parti'nin bir enkaza dönüştüğünü söyleyerek partiden desteğini çekecek kadar da prensiplerine bağlıydı.

Film yıldızları vardır, bir de aktörler… Ve sonra, ikisinin de bir adım üstünde, Robert Duvall… Tıpkı birkaç sene önce benzer yaşlarda kaybettiğimiz Gene Hackman ve geçen sene aramızdan ayrılan Robert Redford gibi, Duvall'ın ölümü de sadece büyük bir aktörün, önemli bir sanatçının  aramızdan ayrılması değil; terden, tozdan ve inatçı, boyasız bir gerçeklikten inşa edilmiş bir sinemayla olan bağımızın da kaybolması demek. Duvall'ın ölümü, senaryolarıyla, oyunculuklarıyla ve belki de yaptıkları politik ve toplumsal etkiyle eskinin görkemli sinemasının izlerinin tek tek yok olmaya başladığının bir başka örneği. Geriye kim kaldı? Clint Eastwood, Dustin Hoffman, Michael Caine, Jack Nicholson, Anthony Hopkins, Robert De Niro, Al Pacino, Harrison Ford… Hepsi 80 yaşın üzerinde olan ve 60'lar, 70'lerin Yeni Sinema'sının altın yıllarına damgasını vurmuş bu efsanelerin bazıları hâlâ aktif olsalar da bir dönemin canlı tanıklıkları yavaş yavaş tarihe düşülecek birer kayıt olmaya doğru ilerliyor.

Yeni Hollywood ve derin sinemanın altın döneminin en önemli ve değerli tanıklarından biri olan Robert Duvall, 1931 yılında San Diego, California'da doğar. Babası Deniz Kuvvetleri'nde subaydır. Illinois'deki Principia College'dan mezun olduktan sonra Kore Savaşı sırasında iki yıl orduda görev yapar ve terhisinin ardından ünlü oyunculuk hocası Sanford Meisner'dan eğitim almak için New York'a taşınır. Bu dönemde Dustin Hoffman ile aynı daireyi paylaşır, Gene Hackman ile yakın arkadaş olur.

Sinemadaki ilk büyük çıkışını 31 yaşındayken canlandırdığı gizemli ve sessiz karakter "Boo" Radley ile To Kill a Mockingbird (1962) filminde yapar. Neredeyse hiç diyalogu olmayan bu performans, onun beyaz perdedeki ifade gücünü göstermesi açısından çok ilgi çekicidir.

1970'lerle beraber Duvall'ın kariyerinde çok uzun sürecek bir altın döneme girilir. 1960'ları John Wayne ile rol aldığı True Grit (Henry Hathaway, 1969) ile tamamlar ve ardından hızlı bir yükselişe geçer. MASH* (Robert Altman, 1970) ve George Lucas'ın ilk filmi THX 1138 (1971) gibi yapımlarda boy gösterir; ancak asıl büyük sıçramasını, Francis Ford Coppola'nın başyapıtı The Godfather (1972) filminde canlandırdığı ailenin avukatı ve danışmanı Tom Hagen rolüyle yapar. Bu rol ona ilk Oscar adaylığını getirir. Devam filmi The Godfather II'de (1974) rolünü tekrarlar ve daha o yıllarda bir sinema efsanesine dönüşür. Sinema tarihinin en özel filmlerinden biri olan ve medyaya getirdiği sert eleştiriyle unutulmazlar arasına giren Network’te (Sydney Lumet, 1976) hırslı yönetici Frank Hackett rolünü üstlenir. Coppola ile işbirliği onu unutulmaz karakteri Yarbay Bill Kilgore'a taşır. Adeta onunla özdeşleşen filmlerden biri olan The Great Santini’yi çeker (Lewis John Carlino, 1979).

1980'ler Duvall için zirve yıllarıdır. 1981 yılında The Great Santini’deki rolüyle en iyi oyuncu dalında bir Oscar adaylığı daha kazanır; her biri büyük birer sinema efsanesi olan John Hurt, Robert Ne Diro, Jack Lemmon ve Peter O’Toole ile yarışır ama belki de şansızlığı, mükemmel bir oyunculuk sergilediği bir filmde sinema tarihinin en görkemli, nerdeyse mitolojik oyunculularından birine imza atan Ranging Bull’daki (Martin, Scorsese, 1980) De Niro’ya kaybeder. Öte yandan Duvall  dönemde farklı ve güçlü karakterlerle iz bırakmaya devam eder. 1984 yılında ise eski bir country şarkıcısını canlandırdığı Tender Mercies (Bruce Beresford, 1983) filmindeki performansıyla  Tom Courtenay, Albert Finney, Jack Lemmon, Michael Cain ve Tom Conti ile yaptığı mücadeleden galip çıkarak En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını kazanır. On yılın sonunda, en sevdiği rolü olduğunu söylediği, Larry McNurty’nin aynı adlı romanında uyarlanan efsanevi western dizisi Lonesome Dove'da (1989) Gus McCrae'ye hayat verir.

1990’lar ve 2000'ler Duvall için görece dingin geçen yıllardır ama oyuncu veriminden ve aktörlük gücünden bir şey kaybetmez. Bu dönemde oyunculuğun yanı sıra yönetmenlik ve senaristlik de yapar. En kişisel projesi olan ve yazıp yönettiği The Apostle (1997) filmindeki tartışmalı bir vaiz performansıyla bir kez daha Oscar'a aday gösterilir. Bu dönemde bir Oscar adaylığı daha kazandığı A Civil Action (Steven Zaillian, 1998) dışında Open Range (Kevin Costner, 2003), Broken Trail (Walter Hill, 2006) ve Get Low (Aaron Schneider, 2009) gibi önemli yapımlarda da rol alır.

Duvall 80'li yaşlarında da oyunculuğu bırakmaz. The Judge (David Dobkin, 2014) filmindeki performansıyla son Oscar adaylığını elde eder. Jack Reacher (Christopher McQuarrie, 2012) ve Widows (Steve McQueen, 2018) gibi filmlerde de rol alır.

Duvall yedi kez Oscar'a aday gösterilmiştir: The GodfatherApocalypse NowThe Great SantiniTender MerciesThe Apostle (Robert Duvall, 1997), A Civil Action ve The Judge. Ödülü kazandığı Tender Mercies onun oyunculuğunun farkında olanlar için bir keşiften çok, uzun zamandır beklenen bir taç giyme törenidir.

Akademi ödülleri dışında Duvall, Lonesome Dove ile Altın Küre ve Broken Trail ile de Emmy Ödülü almıştır. 2004 yılında ise Başkan George W. Bush tarafından Ulusal Sanat Madalyası'na layık görülmüştür.

Robert Duvall sadece canlandırdığı karakterleri değil, o karakterler üzerinden filmleri inandırıcı hale getiren büyük bir oyuncudur. Bir aktör olarak sadece karakterleri oynamaz; adeta bir karakter arkeolojisi yaparak üzerindeki tozu dikkatle temizler ve keşfedilmeyi bekleyen asıl şeyi ortaya çıkarır.

Robert Duvall'ı ekranda izlemek bir ölçülülük ustasını izlemektir. 'Oyunculuk gücünün bağırmaktan değil, bağırmadan önceki sessizlikten geldiği' prensibini benimsemiştir. Basit bir yan bakışla bile seyircinin kalbini kırabilen ya da hiçbir şey yapmayarak tüylerini diken diken edebilecek bir oyunculuk yeteneğine sahiptir. Onu bir sinema efsanesine dönüştüren The Godfather'daki Tom Hagen rolünü veya Falling Down'daki (Joel Schumacher, 1993) Los Angeles Polis Departmanı'nda çalışan, emekliliğinin son gününde olan, sıradan, hayatından memnun olmayan, öfkeli ve yorgun ama sakin ve kontrollü dedektif Martin Prendergast karakterine can veren oyunculuğunu aklına getirenler alametifarikası haline gelen o kıvrılmış dinginlikte bile karakterin farklı boyutlarını seyirciye aktarmayı başardığını hatırlayacaklardır. Kişisel görüşüme göre bu filmdeki rolüyle de  bir Oscar adaylığını daha hak etmiştir. 

The Godfather destanında Corleone ailesinin fırtınalı dünyası için mükemmel bir çapadır. Ailenin evlatlığı ve danışmanı Tom Hagen olarak, odadaki rol yapmayan tek kişidir belki de. Diğerleri öfkelenip entrikalar çevirirken Duvall dinler ve gözlemler. Tüm o öfke, şiddet ve patlayıcı duyguların dünyasında pratikliği, bilgeliği ve dirayeti düstur edinmiş bir akıldır. Sessiz yetkinliği  adeta kendi başına bir silahtır. Coppola, filmin ahlaki ve stratejik merkezini onun oyunculuğu sayesinde kurar. Bir The Godfather (ki bence sinema tarihinin en büyük filmidir) ve Duvall hayranı olarak onun boşluğunu serinin üçüncü filminde hissettiğimi belirtmek isterim. Serinin açık ara en zayıf halkası olmasında Duvall’ın eksikliğinin de payı büyüktür muhakkak. Ayrıca bu filmde ona yapılan haksızlık, Hollywood'un ve genel olarak eğlence sektörünün vefasızlığının da tipik bir örneğidir. Duvall, The Godfather III'te oynamamasını şu sözlerle açıklamıştır:

"Pacino'ya bana ödediklerinin iki katını verselerdi sorun yoktu. Ama üç ya da dört katını vermeleri kabul edilemezdi.”

Duvall, The Godfather III ile ilgili şöyle ilginç bir anısını da aktarır. Yönetmen Francis Ford Coppola, onu filme ikna etmek için çiftliğini ziyaret ettiğinde Duvall, Coppola'ya annesinin meşhur Maryland yengeç kekini pişirir. Yemeği çok seven Coppola tarifi yazar ama almayı unutur ve sonrasında tarifi sormak için Duvall'ı iki kez telefonla arar. Duvall bu durumu şöyle özetler:

“Beni Baba III'te oynatıp oynatmayacağından çok, yengeç keki tarifini unutmuş olmasıyla ilgiliydi.”

Kişisel bir not: Her zaman iddia etmişimdir; Duvall, Pacino'dan daha büyük bir oyuncudur. 

Yine de bu olaya rağmen aralarındaki dostluk bozulmamış; hatta Duvall'ın en önemli kişisel projesi olan The Apostle'ın hayata geçirilmesi sürecinde Coppola bu gözde oyuncusuna her türlü desteği vermiştir. Coppola Duvall’ın vefatı üzerine şöyle demiştir:

“Robert Duvall'ın vefatını öğrenmek ne büyük bir darbe… Çok büyük bir aktördü ve American Zoetrope'un başlangıcından beri çok önemli bir parçasıydı: 'The Rain People', 'The Conversation', 'The Godfather', 'The Godfather Part II', 'Apocalypse Now', 'THX 1138', 'Assassination Tango'.”

Duvall, her büyük aktör gibi çok çeşitli rollerde, farklı tür ve karakterlerde üst düzey performans göstermeyi başarmıştır. Soğuk bakışlı bir katili ya da yıkık düş bir hayalperesti oynayabilmiş ve her seferinde seyirci ona tamamen inanmıştır. Oynadığı rol neyi gerektiriyorsa onu beyaz perdeye yansıtmış; dolayısıyla bir dinginlik ustası olduğu kadar müthiş bir zamanlamayla mükemmel patlama anlarında da kendini göstermiştir. Sinema tarihinde kontrollü kaosu onun gibi başarıyla yansıtan çok az oyuncu vardır. Apocalypse Now'da Yarbay Bill Kilgore rolünde Amerikan mitolojisinin ölümsüz bir figürünü yaratmıştır. Kovboy şapkası ve sörf tahtasıyla bir yıkım şairidir; bir köyün yok edilmesini emrederken bile gün doğumunun aşkın güzelliğinden bahsedebilen bir adamdır. "Sabahları napalm kokusunu seviyorum... kokusu… zafer gibi" diye mırıldandığında, sadece bir replik söylemez; savaşın deli, baştan çıkarıcı ruhuna da ses verir. Hem dehşet vericidir hem de bir o kadar komiktir.

Bu ikiliği, bir erkeğin içindeki nezaket ve şiddet arasındaki sürekli, sessiz savaşı mükemmel bir şekilde yansıttığı; sevgisi bir çavuşun talimi kadar acımasız olabilen, hem sevgi dolu hem de sert bir babayı ete kemiğe büründürdüğü ve Oscar adaylığı kazandığı The Great Santini'de de görürüz. Network'te bir televizyon ağının haber bölümünü ele geçirmeye çalışan, acımasız ve hırslı bir yönetici Frank Hackett rolünde yüzünüze gülerek ama karakterin acımasızlığını, her repliğine kattığı keskin bir vahşetle ve karşısındakileri ezip geçen pervasız bir tavırla izleyiciye geçirmeyi başarır. A Civil Action filminde bir çevre felaketine neden olan şirketleri temsil eden deneyimli ve kurnaz avukat karakteri Jerome Facher yorumunda da mesleğinde son derece usta ama ahlaki açıdan tartışmalı bir adamın portresini mükemmel bir sakinlik ve soğukkanlılıkla, duygularını asla belli etmeden çizer. Bu rol, Duvall'ın "az sözle çok şey anlatma" becerisinin bir başka mükemmel örneğidir. Bir kez daha Oscar adaylığı kazandığı bu rolü hakkında bir izleyicinin yorumunda belirtildiği gibi, Duvall bu filmde "çocukları öldüren kötü şirketlerin avukatı olarak yüzünüze karşı güler ve sizi ikna eder.”

Lonesome Dove'da, kendi deyişiyle "Hamlet"i olan rolünde, kır saçlı, şair ruhlu Gus McCrae'ydir. Aynı zamanda hem filozof hem de düzenbaz bir alkolik olan epiküryen bir kovboyun kişiliğinde Amerikan Batısı'nın, kuruluş mitinin ruhunu bulmayı başarır. 

Yazdığı ve yönetmen koltuğuna oturduğu; haliyle de en kişisel ve bu açıdan sinematografisi içindeki en ayrıcalıklı filmi olan The Apostle, onun en saf ama en görkemli vizyonu olarak kabul edilebilir. Duvall, o filmi sadece yazmamış, yönetmemiş ve oynamamış; yapılması için yıllarca savaşmıştır. Karısı tarafından aldatılan kaçak Pentekostal vaiz Sonny Dewey rolünde Duvall sinizmin tamamen dışında bir inanç portresi çizer. Sonny kusurlu, patlamaya hazır ve son derece insani bir adamdır ama Tanrı'ya karşı gerçek bir sevgi besler. Seyirci onu vaaz verirken izlerken bir aktörü izlediğini unutur. Ruhuyla boğuşan, hırsı ve inancı arasında bocalayan bir adamı canlandırırken sinemaya aktarılmış en aşkın performanslardan birini ortaya koyar. 1998 Oscar Ödülleri'nde Jack Nicholson, Dustin Hoffman, Peter Fonda ve Matt Damon ile yarıştığı En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde ödülü As Good as It Gets'teki performansıyla Nicholson'a kaptırır. Bir kez daha hakettiği bir ödülü sinema tarihinin efsanevi performanslarından birine kaybetmiştir. 

Lütufla karşılaşan yorgun şarkıcı, mafya dünyasının acımasızlığında aklıselimin ve bilgeliğin sesi, aşırı hırslı televizyon yöneticisi, ahlakın sınırlarında tehlikeli danslar yapan bir avukat, ruhuyla inancı arasında bocalayan bir rahip, bitkin kanun adamı… Duvall on yıllar boyunca durmadan çalışmış; her zaman bir anın gerçeğini aradı ve hiçbir zaman seyirci tarafından sevilmekle ilgilenmiş görünmemiştir. Keza o, sevilmek ve birçok sinema yıldızı için olmazsa olmaz bir nitelik olan beğenilmekle değil inanılmakla ilgilenmiştir. Bize azizlerin ve günahkârların insanlığına, sıradan insanların sessiz haysiyetine ve delilerin dehşet verici, adeta manyetik çekiciliğine inandırmıştır. Geride sadece bir filmografi değil, aynı zamanda var olma sanatı üzerine bir başyapıt olarak görülebilecek bir eser bırakmıştır. Duvall, bu anlamda sinema tarihinde yıldızlarla çok büyük aktörler arasındaki farkı en mükemmel biçimde ortaya koyan birkaç oyuncudan biridir. New York Times sinema eleştirmeni Vincent Canby, Duvall'ın The Great Santini filmindeki oyunculuğu üzerine şöyle yazmıştır:

"Artık Robert Duvall'ı günümüz Amerika'sının en becerikli, teknik açıdan en yetkin ve en dikkat çekici aktörlerinden biri olarak kabul etmenin zamanı geldi. 'Birinden' derken, hiçbir şeyden kaçmak istemiyorum. Şu anda, The Great Santini filminde Bay Duvall'ı izledikten sonra, onun bizim sahip olduğumuz en iyi aktör, Amerikan Olivier'i olabileceğini düşünüyorum."

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Gustav Klimt'in Ölüm ve Yaşam Eseri Üz..Zuzanna Stanska
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

2 Temmuz 2025

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Ankara’dan çok da uzaklaşmadan hafta sonuna eğlence, keyif ve dinlendirici bir tatil deneyimi eklemek ister misiniz? Başta Ankara Kızılcahamam termal otel seçeneği olmak üzere Ankara’ya yakınlığıyla bilinen en konforlu ve uygun maliyetli seçenekleri sizi..

Devamı..

Kafkaesk Bir Film: Birdman

Yalçın Yokuş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024