Adalet, devletin temeli olduğu kadar vicdanlarımızın da temeli. Maalesef bu kavramı kaybetmek çok pahalıya mâl oluyor. Kefaret benim için temelde bunu anlatan bir roman.
Artık emekli olduğuma göre öğretmenlik anılarımı da doya doya anlatabileceğimin idrakine yeni vardım. Anılarımla birleşecek ilk şanslı kitap da Kefaret oldu. Bundan yıllar evvel sosyal medyada Amerika’da ve İngiltere’de görülen öğrenci zorbalıklarının bizde görülmediğini yazmıştım. Kelime dağarcığımızda “zorbalamak” fiili yoktu hatta. Birkaç kişi yanlış düşündüğümü, zorbalık gördüklerini yazdı ama yine de küçük bireysel örnekler olarak kalıyordu bunlar. Genel olarak toplumsal yapımız, zayıfı koruma içgüdümüzle çok örneğe rastlamadığımızda hemfikir olduk. 2010’ların başıydı.
Sonra olanlar oldu, 2003’te başladığım ve 2025’te emekli olduğum öğretmenlik hayatımda tanık olduğum şeyler değiştikçe değişti. Hemen hepsi alt gelir grubuna dahil olan, zengin fakir ayrımı bulunmayan, meslek lisesi olduğu için usta-çırak ilişkisi sayesinde okuluna severek bağlanan öğrencileriyle bilinen son okulumda, geçen yıl, otizmli bir öğrenciye yaşıtı arkadaşları tarafından yapılan zorbalığı öğrendiğimde artık o tviti atan kişi değildim. Ülke de toplum da öğrenciler de değişmişti. Neyin değiştiğini içten içe seziyordum ama Eliza Clark’ın Kefaret’ini okuduğumda bu sezgi kesinlik taşıyan bilgiye dönüştü.
Eliza Clark çok genç bir yazar ve çağımızın müthiş bir tanığı. Yazdığı eserlerle ataerkiyi, toplumu, şiddeti, kuşakların değişimini sorguluyor. Daha önce okuduğum öykü kitabı Doymakbilmez biraz fantastiğe, biraz bilimkurguya yakındı ve sevsem de çok bana göre olmadığını kabullenmiştim. Pandeminin hemen ertesinde yayımlanan romanı Kefaret ise anlattığı konuyla ayrı, anlatım biçiminin yeniliğiyle ayrı, edebiyat referanslarıyla ayrı kalbimi kazandı. Pek çok yorumda çok uzatıldığını, konudan koptuğunu söyleyenler olduğunu gördüm. Kitabı kim olarak okuduğunuz o kadar önemli ki… Ben ergenliğini yeni atlatmış –belki de atlatamamış– bir gencin annesi olarak romandaki ebeveynliği, yılların öğretmeni olarak dört genç kızın eğitim hayatındaki sorunları, kafasını edebiyatla bozmuş biri olarak da gerçeklikle kurmaca arasındaki ayrımı hiç sıkılmadan okudum. Bu yazıda hepsinden bahsedeceğim –ve biraz uzun olacak– ama en sevdiğim kısım sonuncusu, gerçek suç anlatan bir gazetecinin belgesel kitabı hangi sınırı aşınca edebiyat olur sorusu. O nedenle yazımı kurmacayla gerçek arasındaki o görünmeyen sınırla bitireceğim.
Şiddetin Kronolojisi
Olaylar 23 Haziran 2016’da lise öğrencisi Joan Wilson’ın sahilde bir bungalovda işkence görmesi ve yakılmasıyla başlıyor. Eliza Clark’ın anlattıkları gerçek olmasa da esinlendiği olay buna yakın şiddette. En baştaki notta elimizde tuttuğumuz kitabın gazeteci Alec Z. Carelli tarafından yazılan, yayımlandıktan sonra tartışmalar sonucu raflarda kaldırılan eseri olduğu belirtiliyor. Yani aslında Kefaret baştan sona üstkurmaca. Amerika’da yayınlanan, cinsiyetçi ve tecavüz imaları içeren iğrenç bir podcast dökümüyle başlayan kitap, 2016’da işlenen suçun gerçek suç podcast’leriyle tekrar gündeme geldiği bilgisiyle devam ediyor. Gazeteci Alec Z. Carelli kısaca vakayı aktarıp bu işe dahil olmasının sebebini, kızının 2014’teki intiharı sonrası yaşadığı bunalımı ve mesleğinde yaptığı bazı hatalar yüzünden linçlenip ligden düştüğünü, bu liseli cinayetinin belki de kariyerini kurtarmak için son şans olduğunu düşündüğünü anlatıyor. 2019’da olay mahalli Crow-On-Sea kasabasına taşındığını belirterek çokça kendi yorumunu da kattığı röportajların, podcast’lerin, mektupların, gazete haberlerinin olduğu Kefaret’e biz okurları tabiri caizse sürüklüyor.
Ortaokuldan beri birlikte vakit geçirdikleri, bazen iyi bazen kötü oldukları arkadaşlarını tüm kasabayı dehşete düşürecek bir biçimde öldüren kızlar on sekiz yaşından küçük oldukları için rehabilitasyon merkezi sonrası isimleri değiştirilerek toplum içine geri gönderiliyorlar. Son yıllarda bizim de en büyük hukuki sorunlarımızdan biri olarak lanse edilen “suça sürüklenen çocuk” kavramı giriyor işin içine. Neyse ki çocuğu gözeten yasalar dünyada da ülkemizde de hâlâ geçerli. Gazetecinin ailelerle yaptığı söyleşilerden sonra üç kızı da ayrı ayrı anlıyor ve empati kuruyoruz. Bize bunu yaptıran şey, kitabın zamanında toplatılmasına da neden olmuş. Bize bunu yaptıran, edebiyat. Yazının sonunda geleceğim.

Faillerin sorunlarına çok detaylı girmeyeceğim ama şöyle bir sıralama yapmak istiyorum:
Kız A: Babası kasabanın ileri gelenlerinden biri, hatta kasabayı epey çalkantıya sokmuş bir pedofille çok yakın, partilerde, ev davetlerinde hep birlikteler (Ne kadar da Epstein’vari). Kız A da zengin babasının şımarttığı, maddi olarak çok rahat, okulda lider statüsünde olmaya alışkın, biraz yalancı, çevresindekileri parmağında oynatan biri.
Kız B: Olayların en ilginç kişisi. Sosyal hizmetler görevlisi annesiyle yaşayan, çocukken yaşadığı ve annesinin fark ettiği cinsel taciz sebebiyle ergenliğe içe dönük, çok silik biri olarak giriyor. Daha güçlü kişiliklerin uydusu olmayı, onların planlarında yer almayı tercih ediyor. Geç erginleştiği için ortaokulda zaman zaman zorbalığa uğrayan Kız B lise yaşlarında oynadığı Sims’te kimsenin bilmediği hücreler, işkenceler, cinayetler yaratıyor.
Kız C: Okula ve kasabaya sonradan gelen bir sarışın bomba. Diğerlerinden büyük. Babasıyla yaşarken onun intiharına tanıklık etmiş, olaydan sonra birlikte yaşamaya başladığı anneannesine illallah ettirmiş ve en sonunda annesi ve üvey babasının yaşadığı Crow-On-Sea’ye gelmek zorunda kalmış. Erken yaşamaya başladığı cinselliğiyle erkeklerin, güzelliği ve rahat tavırlarıyla kızların gözdesi. Lider ruhlu ve çok kıskanç. ABD’deki bir okul tarama vakasının katillerine patolojik hisler taşıyor. Sonradan geldiği için okuldaki arkadaş dengelerini tümden bozup cinayete giden yollara taşları yavaş yavaş döşüyor.
Kız D: Cinayet günü orada olmadığı halde sabah baskınıyla evden alınan, ailesinin kasabadaki suç geçmişi ve cinsel kimliği yüzünden hedef alınan lezbiyen bir genç. Grubun on sekizini geçmiş tek üyesi. O dönem Kız C’yle birlikte olduğu için ekibin inişli çıkışlı ilişkilerinin bir nesnesi ama aslında çok aklı başında ve bu garip, haset dolu ilişkiler yumağının verdiği tehlike sinyallerinin farkına varıp kendisini çoktan geri çekmiş. Fail değil tanık olarak dinleniyor.
Romanın en başında gazeteci, maktulün de geçmişini anlatıp annesiyle röportaj yapıyor. Lise öğretmeni olarak hemen hemen bütün gençlerin yaşadığı bu karmaşık arkadaşlık ilişkilerini, yakınlaşanları, uzaklaşanları, değişen güç dengelerini, liderlik hırslarını, kıskanılan sevgilileri oldukça tanıdık buluyorum. Yakınlık kuramadığım tek şey kitapta adı geçen pek çok online mecra, pinterest’ten, reddit’ten hayran sitelerine, sohbet odalarına 2010’lu yılların popüler tüm mecraları ve daha pek çok internet terimi kitapta sıkça yer alıyor. Allahtan çevirmen Tuğçe Nida Gökırmak benim gibi böyle şeylere uzak kalmış okurlara hepsini dipnotlarla çok güzel açıklamış. Fakat bizim yeni yeni tanık olduğumuz siber zorbalık ve hâlâ güncel olan çocukların-gençlerin internet özgürlüğü tartışması bundan on yıl önce de geçerliymiş.
Burada yine bir eğitimci ve anne olarak şaşırdığım şey ki bence romanda gazetecinin tanıklığında da hissediliyor, Kız B gibi sevgiyle büyümüş birisinin de bu olaya dahil olması. Roman ilerledikçe, biz tanıklıkları, mektupları, kızların hayatını öğrendikçe görüyoruz ki hepsinin yaşamında bir travma var, büyük küçük fark etmiyor. Hatta yine işin ilginç yanı, o kadar öngörülemez bir şey ki nasıl büyüdüğünüz, en sorunlu aileden gelen, sorunlu geçmişi, farklı cinsel kimliğiyle en çok zorbalığa uğrayan Kız D bu grubun en aklı başında olanı, en salim düşüneni. Gazeteciye söylediği gibi: “Bir parçamız hep ergen kalıyor, değil mi? Birçok insanın hayatındaki en travmatik dönem ergenlik ve… ruh sağlığı en yerinde, en kendini toparlamış görünen yetişkinler bile hâlâ… orada takılıp kalıyorlar.”
Kaybolan adalet kavramı
Peki öyleyse, herkes ergenliğini az çok sorunlu yaşıyorsa, zengin ve şımarık olanı, kıskanç ve hoppa olanı, çekingen ve içe dönük olanı aynı korkunç olayda suç ortağı yapan şey nedir? Yazımın başına dönmem gerekirse, 2000’ler başında olmayan ne olmuştu da biz de okullarda zorbalığa, şiddete rastlamaya başlamıştık? Yoksulluk desek değil, çok daha beter koşullarda ahlaken daha iyi olduğumuz yılları anımsıyoruz, sınıf farkı desek, nasıl oluyordu da farklı farklı sınıflar aynı suçlara bulaşıyordu?
Kitapta Eliza Clark’ın Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla romanında yaptığı gibi mekânı, yaşanan kasabayı bize roman karakteriymişçesine aktarması bunun ipuçlarını veriyor. Truman Capote 1959’da işlenen vahşi cinayeti anlatmadan evvel bize uzun uzun Garden City’i ve Holcomb’u anlatır. Çiftlikler nasıl kurulmuş, hangi kiliseler var, okulu nasıl… Böyle böyle yavaşça olayın içine girer ve gözümüzün önünde canlanan bahçelerin arasından olayın yaşandığı çiftliğe yol alırız. Kefaret her şeyiyle Soğukkanlılıkla’yı işaret eden, ona atıflarda bulunan bir kitap, hatta en baştaki alıntı bile Capote’den, bu nedenle Crow-on-Sea kasabasını da Eliza Clark aynen Capote gibi anlatıyor, hatta ondan daha farklı olarak, kasabanın geçmişini gazete haberleri ve belli tarihi objeler üzerinden derinleştiriyor.
Crow-on-Sea (eminim ki pek çok okur google’a bu adı yazmıştır) bundan elli yıl önce İngiltere’nin umut vaat eden, şimdi ise bitik bir sahil kasabası. Zamanında modern otelleri, kumarhaneleriyle gözde bir tatil mekânıyken önce tren seferlerinin kalkması, sonra Britanya’nın içine düştüğü ekonomik krizle üç beş iş adamının elinde oyuncak olmuş. Şu anda gençlerin geleceğe dair umudunun olmadığı, okullarda ilgisiz öğretmenlerin sadece vakit geçirdiği, ruhsuz bir kasaba. Zamanında pedofil bir suçluyla birlikte olduğu bilinen işadamının hâlâ elini kolunu sallaya sallaya okullara, belediye başkanlarına karışması ve saygınlığından hiçbir şey yitirmemesi tüm kasaba halkının adalet duygusuna hasar vermiş. İçki ve uyuşturucu dışında eğlenmenin ne olduğunun bilinmediği bir yer haline getirmiş. Bu anlattıklarım Türkiye’nin son yıllarıyla benzerlik içeriyor mu?
Yine başa dönersek son beş yıldır öğrencilerine “mutlaka üniversiteye gidin” diyemeyen bir öğretmen olarak, üniversite mezunlarının işsizlikten patır patır intihar etmeye başladığı, ekonomik açıdan iflas etmiş, en önemli üniversiteleri, en önemli liseleri asgari müşterekte buluşturmak amacıyla pek çok müdahale sonucu kalitesizleştirilmiş, eşitsizliğin, kanunsuzluğun kol gezdiği, mafya liderlerinden adalet beklendiği şu yıllarda ben çok büyük benzerlik görüyorum. Bizim yeni yeni tartışmaya başladığımız suça sürüklenen çocuk terimiyle uzun yıllardır haşır neşir olan İngiltere’de kurgulanan bu olay, suça dahil olanların hikâyeleri ve kasaba geçmişiyle bir araya geldiğinde, bana tek bir şeyi işaret ediyor, adalet duygusu yok olmuş insanlardan vicdan, erdem, iyilik gibi manevi değerler beklemek, bomboş bir beklenti.
En son girdiğim derslerin birinde çocuklarla “Adalet mülkün temelidir.” cümlesi üzerine konuşmuştuk. Buradaki mülk kelimesini gayrımenkul olarak anlayan çocuklara mülkün devlet demek olduğundan bahsetmiştim. “Ne adaleti hocam?” dedi bir öğrenci prefabrik sınıftaki sıraları göstererek. Sonra pencereden okul arazimize bir biçimde el koymuş inşaat firmasının okulun yanında yükselen lüks rezidans inşaatına bakıp sordu, “Bu mu adalet?”
Adalet, devletin temeli olduğu kadar vicdanlarımızın da temeli. Maalesef bu kavramı kaybetmek çok pahalıya mâl oluyor. Kefaret benim için temelde bunu anlatan bir roman.
Edebiyat bize ne yapar?
Eliza Clark çok genç, çok heyecanlı ve biraz geveze bir yazar. Bir romana bu kadar şey sığdırmak malzemeyi fazlasıyla harcamak olarak bile değerlendirilebilir çünkü tüm bu anlattıklarımın yanında roman nedir, kurmaca ve gerçek arasındaki fark nedir, bir de bunu didikliyor. Kefaret’in Truman Capote’den bir alıntıyla başladığını söylemiştim.
“Ne var ki bunlar çoğunlukla söylediğim yalanlardı; benim suçum değildi, hatırlayamıyordum. Sanki efsanelerdeki karakterlerin gittiği o büyülü şatolara girmiştim; ayrıldığın anda hiçbir şeyi hatırlamazsın, geriye yalnızca tuhaf bir hayranlık duygusunun silik yankısı kalır.”
Soğukkanlılıkla romanını “kurmaca olmayan roman” olarak niteleyen Capote, bu kitabı yüzünden epey eleştiriye maruz kalmış, taraf tuttuğu, gerçek suç romanı olması gerekirken failleri fazla romantize ettiği söylenmişti. Eleştirilerin haklılık payı vardı, hatta roman için yıllar süren araştırması sırasında bu yüzden en yakın arkadaşı Harper Lee’yle bile arası bozulmuştu çünkü faillerden birine âşık olmuştu. Romanda isimler değiştirilmiş olsa da yazarın kime meylettiğini hissetmek mümkün, o nedenle Eliza Clark Soğukkanlılıkla’yı kendisine mihenk taşı alarak bu meseleye öznel yorumunu getirmiş, Truman Capote’ye de esaslı bir selam çakmış.
Yazının başında Kefaret’in bir üstkurmaca olarak gazeteci Alec Z. Carelli’nin yazdığı roman olduğunun belirtildiğini söylemiştim. Peki ne olmuştu da Carelli’nin yazdığı kitap şikâyetler üzerine toplatılmış ve yeniden yayımlanmıştı? Carelli yaptığı röportajları farklı bir biçimde kurgulamış, kızların hayatlarını edebi bir forma sokarak anlatmış, onları bazen haklı bazen haksız gösteren müdahalelerde bulunmuş, ayrıca kızların mektuplarına yasal olmayan şekilde ulaşmıştı. Kitap yayımlandıktan sonra faillerin aileleri sözlerini çarpıttıkları için, mağdurun ailesi ise faillerle empati kurdurduğu için şikayetçi oluyorlar. Sonuçta gerçek suç romanının bir belgesel gibi olması bekleniyor, gazetecinin görevi tüm gerçekleri çarpıtmadan, olduğu gibi yansıtmak. Oysa Carelli edebiyatçı olmak istiyor, işte burası zurnanın zırt dediği yer. Çünkü Kefaret gerçekten failleri anlamamızı sağlıyor ve anlamak istemiyoruz. Hatta anlamaktan kaçasımız var. Yüzümüze çarpan gerçek bu: Edebiyatın ne işe yaradığı. Edebiyatın her tür sapığı da, suçluyu da, suçsuzu da anlamamızı sağlayan o derinliği, bizi içine çeken ve kaybolmaktan zevk aldığımız dipsiz empati kuyusu, taraf tutsak bile öteki için de üzüldüğümüz o ideal dünya.
Alec Z. Carelli eleştirilerden çok mutsuz, edebiyat yaptığını ve bunun yanlış olmadığını savunuyor. Kitabın sonunda kendisiyle yapılmış bir söyleşiye şöyle başlıyor: “Kendimi Truman Capote’yle kıyaslayacak değilim ama bunu pek çok kişiden duydum. Capote bir yalancı ve bir dedikoducuydu. Ama bir yandan da çok yetenekliydi.” Eleştirilere ise karşı çıkıyor: “Gerçek suç yazını çoğu zaman epey sıkıcı olabiliyor, sanırım. Ben gerçekten somut edebi değer taşıyan bir şey yaratmak istedim. O yüzden biraz sanatsal serbestlik tanıdım kendime, evet. Bunda bir zarar göremiyorum.” Ailelere çok zarar verdiği ve uydurduğu, gazetecilerin uydurmaması gerektiği hatırlatıldığında ise epey kızıyor: “Ama Capote uydurdu. Kitabının 1966’da yayımlandığını düşünürseniz – o zamanlar böyle şeyleri fark ettirmeden yapmak daha kolaydı. İnsanlar o dönemde yazarın otoritesine daha çok saygı duyuyordu bence.”
Evet o zamanlar sosyal medya olmadığı ve yazarlar fazlaca saygın bir statüde yer aldıkları için böyle şeyleri fark ettirmeden yapmak daha kolaydı. Şimdi ise Eliza Clark gibi bir deha gelip oyun oynarcasına kurguladığı Kefaret adlı romanını bırakıveriyor önümüze. Kurduğu dünya, karakterler, mekân hepsi gerçeğin neredeyse aynısı. Üstelik araya bir de gazeteci yazar karakteri koyarak gerçeğin nerede bitip kurmacanın nerede başlaması gerektiğine dair okurun kafasını karıştırıyor. Bunu büyük bir maharetle yapıyor ve kitabın son sayfasının ardından biz de kafamızda soru işaretleri ve ahlaki ikilemlerle dolanıp duruyoruz, tam da amaçladığı gibi.
Bizi Kefaret’le buluşturan Medusa Yayınları’nın ve çetrefil çevirinin altından ustalıkla kalkan Tuğçe Nida Gökırmak’ın ellerine sağlık.


.jpg)



