Süreçte iktidar tarafından bugüne dek somut bir adım atılmamış oluşunu hatırlatanlara karşı, “Onun da zamanı gelecek” demek süreci toplumsallaştırma ve açıklık çizgisinin dışına çıkmaktır.
Adeta ortalığa bir ateştopu yuvarlandı ve onun gidip CHP’nin üstünden geçmesi bekleniyor. Çözüm sürecinin (bence adı bu) devamında bir aşama olarak görülen ya da böyle görülmesi gereken ya da böyle görülmesi istenen, İmralı’da Abdullah Öcalan’la yapılacak görüşmeye katılmama kararı alan CHP’ye gösterilen tepkilerin hemen ânında değerlendirilmesi için az beklemek gerekiyordu. Konu ne olursa olsun, zehirli sözlerin savrulduğu yerde serinkanlı ve doğru değerlendirmeler yapmak zor olduğu gibi, yapılacak değerlendirmeler karşılığını da bulmaz. Sayısız durum yaşayarak öğretti bunu bize.
Evet, sürecin bir aşaması pekâlâ Abdullah Öcalan ile görüşme olabilir, derin devletle yapılan gizli görüşmelerin yanı sıra, bu görüşmeler Meclis’teki partilerin temsilcileriyle de sürdürülebilir. Sorunun bir yanında Kürt Siyasal Hareketini bir bütün olarak temsil eden kurucu önder olduğuna göre, onun bugüne dek söylediklerinden başka sözleri de olabileceği elbette düşünülür.
Öcalan devletin kabul ettiği asıl muhatap, devletin altı da üstü de başından beri kimselere danışmadan onunla görüşmeyi sürdürüyor. Kürt halkının siyasal temsilcileri için de görüşülmesi zorunlu kişi o, onsuz çözüm arayışı düşünülmüyor, söylenecek en son söz de ondan bekleniyor. Biz bunları yadsımayız.
Bu arada Kürt Siyasal Hareketi, sonunda İmralı’da yapılacak bu görüşmeye özel bir önem verebilir. Şunu yadsımaya ve böyle bir sonucu olmayacakmış gibi davranmaya ya da bu yoruma karşı alınganlık yapmaya gerek yok: İmralı görüşmesi, Öcalan’ın ve Kürtlerin çözüm süreci içinde oluşan siyasal hayatında bir meşruiyet kazanımı olacak. Öte yandan bu görüşmenin sürece katkısı olacağı da pekâlâ düşünülebilir, olursa bu da kazançlara yazılır.
Sosyalist hareketin buraya kadar olup bitenlerle sorunu hiç olmadı. Türkiye İşçi Partisi’nin Komisyon’daki sözcüsü Ahmet Şık da bugüne dek dile getirildiği gibi, son açıklamasında da bu doğrultuda görüş bildirdi. Her konuda olduğu gibi bu konuda da sosyalist hareketin bağımsız kimliğine ve duruşuna dostlarımız müdahale etmez. DEM Parti’nin son açıklamasında TİP ve EMEP’in adı anılarak bir hakkın teslim edildiği de görüldü, olumludur.
İster istemez bir giriş yapmış oldum, çünkü bu gergin ortamın içinde derdimizi anlatmak kolay olmuyor ama asıl konu CHP. CHP’nin İmralı’ya gidecek heyete katılmayacağını açıklaması ölçüsüz bir fırtına kopardı. O ateştopunu yuvarlayanlar, belli ki bir an bile düşünmeden, onun gidip CHP’yi yakmasını istediler. DEM Parti tabanından yükselen sesler ayrıca köpürtüldü, Kürt illerinde sokağa çıkılarak yurttaşların görüşleri alınmaya başlandı ve neden belirtmeyelim, CHP bile isteye –daha merhametli bir söz aramadım– kıstırılmaya çalışıldı. Bilinmez mi, sokakta böyle tepkilerin hemen oluşması beklenir, düşünmeksizin açığa çıkan bu refleksler doğaldır, gelgelelim bunun bir heyecan yaratmasına gerek yok, sükûnetle karşılanabilir.
Oysa yukarıda yanlış yapıldı. Bunu söylemek bize düşer mi, elbette düşer, bunlar memleket meselesi. Hem DEM Parti yöneticilerinin hem de ona gönül vermiş ve kamuoyunda temsil yeteneği olan aydınların, gazetecilerin gösterdiği anlık tepki oldukça keskin oldu. İsterim ki söyleyenler de arkalarına yaslanıp yeniden düşünsün: “100 yıllık inkârcı siyasetin kodları yeniden diriliyor”, “asla barış istemiyorlar”, “Kürtler onların yedek gücü olsun istiyorlar”, “CHP'nin tavrını bir yere not aldık” gibi sözler, arada tehditler...
Böylece Kürt Siyasal Hareketi tabanı ve yönetimiyle CHP’ye bıçakları mı çekti, ne oldu, kolları sıvayıp CHP’yle bir hesaplaşma süreci mi başlatıldı?

Burada durup bir soluk alalım. CHP’nin İmralı heyetine katılmamasının doğruluğu ya da yanlışlığı bir yana, CHP adına karar veremeyiz vermesine ama onun bu kararını eleştirebiliriz de, niçin eleştirilmesin. Ama siyaset yapıyoruz değil mi, çok sorunlu ve tehlikeli bir yerde siyaset yapıyoruz, bundan emin olalım.
DEM Parti muhalefetin öyle ya da böyle en büyük parçasını oluşturan CHP’yi sürecin baş hasmı, süreci baltalayan parti olarak mı görmeye başladı? (Pervin Buldan’ın sanki acemi bir siyasetçi refleksiyle sosyal medyada yazdığı, “Ana muhalefet partisi DEM Parti’dir. Nokta.” sözlerini hemen silmesi iyi oldu.) Konuyu basitleştirmek istemiyorum ve bu düzeyde bunların dile getirilmesine de gözlerin kulakların kapandığı belli ama kayyumları, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Selçuk Mızraklı’nın ve binlerce Kürt siyasetçinin hâlâ hapishanelerde tutulmasını, Kürt anasının Komisyon’da Kürtçe konuşmasına izin verilmemesini (bu adım bile atılmamış), binlerce barış akademisyeninin hayattan koparılmaya çalışılmasını CHP’den mi soracağız?
DEM Parti süreç içinde inisiyatifli olamadı, sürece açıklık kazandıramadı, sürecinin toplumsallaşması için hemen hatırladığımız somut ve güçlü adımlar atamadı, Bahçeli ve Erdoğan ile kendisi arasındaki elektrik hattının şalterlerinin ötekilerde olmasını önleyemedi, Kürt halkının dışındaki yurttaşları ikna etme çabalarında yeterli olamadı… Bu uyarıları yapmak sürece zarar veriyor mu?
Unutmayalım, siyaset yapıyoruz. Sürecin yürütülme biçimine düpedüz kendi başına karar veren AKP-MHP iktidarı muhalefetin büyük bölümünü yok sayıp sürecin dışında tutmaya çalışırken kendi bağımsız konumuna göre sürece destek veren, Komisyon çalışmalarına katılan ve katılmakta çekince göstermeyen, çözümün sonunda Meclis’te bağlanmasını savunan ve Özgür Özel’in sürece sahip çıkması için itici olduğu CHP’yi, İmralı’ya gitmeme kararıyla sanık konumuna sürükleyip “süreç karşıtı” ilan etmek doğru mu? CHP’nin “sürecin dışına çıktığı” gibi sözler, izin verin böyle söyleyeceğim, en azından bu aşamada erken, hatta yersiz de oluyor, kaldı ki yüzü CHP’ye dönük milyonlarca insanın yanında yöresinde olmadığı kalıcı bir barış şansı olabilir mi?
Peki bakalım mı: Son günlerde CHP’ye yöneltilen keskin ve yıkıcı eleştiriler en çok kimin hanesine yazılıyor? Yeri geldiğinde hep vurguladığımız gibi, Erdoğan’ın büyük marifetlerinden birisi, başka türlü yenemediği muhalefeti bölmektir ve herhalde birkaç gündür yüzü en çok gülen kişi de odur.
Erdoğan’ın tek adam rejiminin boy hedefi haline gelişinden sonra, politik nezaket açıklamaları dışında, DEM Parti’nin CHP’ye örgütsel ve kitlesel bir destek verdiğini görmedim. Sürecin birlikte yürütüldüğü devlet tarafını, özellikle Erdoğan’ı karşıya almamak gibi bir gerekçeyle ülkeyi kendilerinden geri almak için iktidara karşı verilen topyekûn mücadelenin uzağında durulabilir mi?
Süreçte iktidar tarafından bugüne dek somut bir adım atılmamış oluşunu hatırlatanlara karşı, “Onun da zamanı gelecek” demek süreci toplumsallaştırma ve açıklık çizgisinin dışına çıkmaktır. DEM Parti kendisine sorabilir: Süreci gerçekten açık sürdürmekten yana mıyız? “Bazı konularda açıklık olmayabilir” gibi sözler de artık edilmesin bence. Bana kalırsa içine girdiğimiz bu dönemde tam bir açıklıkla ve her adımı toplumsallaştırarak yürütülmezse sürecin başarılı olma şansı sanırım zayıftır.
Demokrasiyle ve demokratikleşmeyle ilgisi olmayan bir iktidarla karşı karşıyayız. Ne var ki ülkenin geleceğiyle ilgili yaşamsal bir sorunun çözümü için onunla masaya oturulacaktır, bu ayrı, bu ikili bir dans olarak da düşünülebilir. Masada koltukların eşit yükseklikte olması gerektiği gibi, dans da iki kişiliktir. Biri öbürünü alçakta tutmaya ya da çekip çevirmeye, hatta fırsat bulduğunda sürüklemeye kalkıyorsa orada iki kişilik bir ilişki yoktur ve ortaya açık ya da örtük şiddet çıkar. O salondan çıkıldığı zaman kapıda karşılayacak olanlar gene sosyalist hareketin bileşenleri, halk muhalefetini temsil edenler ve herhalde CHP olacaktır. Bundan başka bir yol bulunabileceğini sanmak bu ülkenin sert gerçekliğine karşı gözleri kapamak olur. Dahası var: Sanırım İmralı görüşmesine gidenlere bunu Öcalan da böyle hatırlatacak ve önemli sayılan sorunlar ve CHP’ye karşı tutum karşısında sakin olunmasını söyleyecektir.
DEM Parti ve Kürt Siyasal Hareketinin bütünü yaşadığı büyük deneyimin ağırlığını ve olgunluğunu taşır, hiç değilse elli yıldır yakından izlediğimiz için öyle bilinir. Bu ülke öyle zor bir ülke ki, attığınız her adımda ayağınızı koyacağınız zemine bakmak gerekir, yoksa tökezleyebilirsiniz.
Kurmaya çalıştığı otokratik rejimi Ortadoğu tipi bir karşıdevrim dalgasına dönüştürmeye çalışanların karşısındaki halk muhalefetini DEM Parti, Emek ve Özgürlük İttifakı, sosyalist sol, işçi ve emekçi kitleler, kadın ve gençlik hareketleri ve demokratik haklarına kararlılıkla sahip çıkan toplumsal hareketler ve CHP oluşturuyor. Kürtler ve Türkler ve bütün halk için bunun dışında bir hayal ve hayat yok.


.jpg)



