Kendini az, başkalarını çok yazar, hatta az yazdığı kendinden bıkar da durmadan zırt vırt yazadurduğu başkalarından, hayret ki ne hayret, dünyada bıkmaz, varlıklarından sıkılmaz.
Çoğu gitti azı kaldı, okuyarak büyüdüğümüz yazarların, ezberleyerek gamlandığımız şairlerin, dinleyerek battığımız müzik ehlinin. Bizim Ehlibeytimiz biraz da ehlidil olanlar değil midir? Bizim, yani 60’ı geçip 70’e yüz tutanların da, varırız varmayız ayrı iş, yarısı gitti bile, ömrün de “yarısı talana gidince”, ne kaldı geriye?
Başında Salâh Birsel’in durduğu bir yazı böyle mi başlar behey binamaz derseniz, haklısınız. Şundan: Bazı yazarların, şairlerin artık buralı olmadığını biliriz bilmesine de, alışamayız. O nedenle, Nazlı babaannemin dediği, ‘günüler durur’uz, yok yanlış demişim, bir an dediğimden kuşkulandım çünkü, baktım ‘çekememek, kıskanmak’mış günülemek, ırak olsun! ‘Uylar durur’muşuz, yani ısrar edermişiz, kafaya takarmışız...
Umudumuz Z Kuşağı artık, ben memleketi de kadınlar kurtaracak, devrimi de onlar yapacaklar, hatta erkekleri de kadınlar kurtaracak diye, sınıfsal değil fakat sınıf kadar güvendiğim, laf aramızda daha da çok güvendiğim kadınlardan umutluyum. Z Kuşağını anmam şundan: Hep aklımda olan Salâh Birsel yaşasaydı bu kuşakla arası çok iyi olurdu!
Bir defa, yazarların çoğu gibi, yaş alsa da yaşlı gibi davranmazdı.
İkincisi, yazarların yine çoğunluğu gibi sıkıcı şeyler yazmazdı. Hatta daha da ötesi sıkıcı söyleşiler, konuşmalar yapmaz, aynı sözleri tekrarlamazdı.
Üçüncüsü, büyüklük hastalığına yakalanmış yazarlarla dalgasını geçer, onları evire çevire olağan boyutlarına indirirdi. Kendisine ‘Hacivat’ diyen bir adam, daha nasıl tevazu göstersin?
Dördüncüsü, yazıdaki cömertliğini, sözcük bolluğunu, gönül zenginliğini, gencecik şairler, yazarlar için de sakınmaz, onlara yazılarında, söyleşilerinde yer verir, adlarını anar, alan açardı. (Bu hususta yalnız değildi, iki de şair vardı, Ece Ayhan ile İlhan Berk. İlhan’a uymazdı ama, Ece de Hacivat olmaktan gocunmazdı bence.)
Beşincisi, kesinlemeci değildi, her şeyden kuşkulanmanın yalnızca felsefecinin değil, edebiyatçının da işi olduğunu düşünürdü.
Altıncısı, tek adamlığı iyice komik raddelere getiren şimdiki, yani Gezi sonrası mizahta onun da parmağı olurdu ve kendini sultan sananları bir güzel cilalar, parlatırdı, uyduracağı sözcükler, deyimler, tamlamalarla.
Yedincisine gelince, altıncıyı da yazınca yedinciyi yazmamak olmazdı, ondan. Ama yedinin de hatırı var Salâh beyin de, öyleyse yedi kere yedinin yanıtı da Salâh Birsel olsun. En sevdiğim rakam 7’dir, üstelik 7 kere 7 deyince de akla Salâh beyden özge kim gelebilir?
Cömertlerin piri
Aynalar Günlüğü’nü (Sel, 2019) okuyordum yeniden, 1986-1988 günlükleri, ilk baskı da 1988. 1986 ‘nın 20 Şubat’ıyla başlıyor kitap, o da ne, pattadanak söylüyor, şimdi abdestsiz destursuz lafı var mı hala, eskiden vardı, öyle söylüyor: “Bir şair dost dedi ki: ‘Senin günlüğünde sen çok az varsın. Ben kendine daha çok yer ayırmanı isterdim.’ Doğrudur belki bu. Ama dostumun yazdıklarında da kendisi yoktur. Oğlu, kızı, eşi de yoktur.”(agy., s.5)
Salâh Birsel’in birkaç denemesini okumuş, bir-iki kitabını karıştırmış olanların tadını çıkardığı gibi, günlükleri de aslında günü gününe yazdığı ya da sıcağı sıcağına fırından çıkardığı denemeleridir. Salâh beyde soğuk mal bulunmaz, hemen fırınlar, ister ki her şey sıcak olsun, insanın içini ısıtsın, kurabiyeyse dilini yaksın, mutlaka insana değsin dokunsun, içi bir hoş olsun!
Onun yerine kimse yazamaz, onun yaptığı oyunları başkası yapamaz. Kelime oyunlarını da severdi, çünkü kelimelere takla attırmayı, onları dönmedolaba bindirip, anasından emdiği sütü burnundan getirmeyi, yüksek salıncaklarda fırdolayı döndürüp yüreğini ağzına getirmeyi ve bu kabilden işleri sevdiğini yazılarından biliyoruz. Bir kitabı Taklamakan çölüyse bir başkası Transsibirya Ekspresidir onun.
Kimse yerine yazamaz da, pek çok şarkı, türküye de yer verdiği için kitaplarında, acaba “Leyla bir özge candır” dizesini de mırıldandığı olmuş mudur bir yerlerde diye düşündüm. Zira ben de “Salâh bir özge yazardır” diyecektim Leyla’dan hareketle, ama elbette burada da bırakmayacaktım! Niye?
Çünkü Salâh bey özgeci, yani eski sözle ‘diğerkam’ bir özge yazardır. Kendini az, başkalarını çok yazar, hatta az yazdığı kendinden bıkar da durmadan zırt vırt yazadurduğu başkalarından, hayret ki ne hayret, dünyada bıkmaz, varlıklarından sıkılmaz. Söz etmeye kendinden başlıyorsa, bilin ki kendini bir başkasına köprü yapmak, oradan geçmek içindir bu da.
Peki bunun niyesi ne acaba?
İnsan kendini en çok başkalarında tanıdığından olabilir mi?
Yoksa kitaba kondurulduğunda ‘kendi canlılığından, kendi şaklavaklığından çok şey yitirir’ diye mi?
Efendim, ‘şaklavaklık’ mı o da nesi? Yaşar Kemal’in romanlarında da var Salâh beyin dilinde de, şaklavak, değirmentaşı üstüne konan tahtaymış, şaklavaklık da öyleyse kolaylık sağlamak, hareket katmak nev’inden bir şey mi oluyor acaba? Demem o değil, Salâh Beyin sözcüklerine tek tek bakmaya kalkarsak sözlük yazmamız ve o sözcüğü de cümle içinde kullanmamız icap eder ki, elbette bunun da yapılması gerekir. Lakin şimdi Birsel’in kitaplarına niye az konuk olduğunu konuşuyoruz.
Öyle özel bir deneme ve günlük dili var ve denemenin Türkçesi onunla öyle şatır ya da şırıl şenlikli ki, ona gelen, onun bulduğu, uydurduğu sözcükler de başka kimsede olmadığı için, Salâh beyin kendisini ikide bir araya sokmasına gerek yok da ondan! Benim görüşüm böyle.
Öteyandan Salâh beyin birbirinden ‘kağamkağşak’ sözcüklerini kullanarak şahane bir novella da yazılabilir diye düşündüm. Denemeye değer. Onun hangisi olursa olsun bir kitabını okuyan kişi de bu sözcüklerde Salâh beyin hayatını, düşüncelerini, anılarını bulur. Sözcüklerin yazarını bu kadar anlattığı, havadar kıldığı, ferahfeza yaşattığı kitaplarda da, o da varsın ben diline başvurmasın, kendini anlatmasın, önceliği başkalarına versin, nasılsa anlatılan hep Salâh Birsel’in öyküsü olacaktır.
“Biz Salâh Birsel’in sözcükleriyiz!” başlıklı bir kitap yazmak, onun sözcükleriyle uğraşmak hem eğlenceli hem de yolaçıcı, yeni yazılar, yeni kitaplar açıcı bir etkinlik olacağı gibi, şiirle uğraşan nasıl dağ görgüsü kazanıyorsa, Birsel’in sözcükleriyle uğraşan da üslup ve yazı görgüsü kazanır. Daha da güzeli okuruna saygı duruşunda da bulunmuş olur, okuru bambaşka sözcüklerle tanıştırmak, kafasını karıştırmak fena mı? O nedenle şiirde Nazım Hikmet, her yıl tüm şiirleri bir kez okunacak, öyküde, her yıl olmasa da 10 yılda bir Sait Faik’in tüm yapıtları, denemedeyse Salâh Birsel kitapları elden düşmeyecek!
Onu ilk okumaya başlayan biri ne düşünür? ‘Şimdi Google Hazretleri var ama, ondan önce de Salâh Hazretleri varmış!’ diye düşüneceğini düşünüyorum. Ben de böyle düşünüyorum. Sözcük, üslup, konu, imge cömerti Salâh Bey Hazretlerinin dizeleriyle, ‘Türkçenin sütdişleri’ olan Türkmen kocası Yunus Emre’yi doğumunun 700. Yılında yad ediyorum: “Ey kuzu kuzulayan avcı/Bu ne kadar çok nemrut/Bu ne kadar az Yunus Emre”. Hebennekelara duyurulur!


.jpg)



