Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Aralık 2025

Edebiyat

Şaka

Erhan Sunar

Paylaş

0

0


Kundera’nın gittikçe dokunaklı bir hal alan bağlantılarla birbirine geçirdiği ilişkiler, sonrasında daha da durulacaktır…

Kendisiyle özdeşleşmiş hale gelen tekniği bu ilk romanında uygularken, Milan Kundera bazen kararsız görünür: Denemeye yaslanan pasajlar hikâyeye soluk aldırırken, ilerleyen yazarlık hayatında küçümseyeceği diğer bir yöntem, yani romanda bir de olup bitenlerin kapladığı yer ve hız, kimi kez oldukça kabarık görünür. Havasıyla, kişilerinin birbirlerine mesafeli halleriyle dönemin casus romanlarının etkilerini de barındıran ve yazara vatanı Çekoslovakya’nın adım adım içine battığı totaliter Yönetimini eleştirme imkânı veren hikâyesi de bu nedenle, daha ziyade bu “olup bitenler” yansıtılırken büyük bir güç kazanır ve “deneme” pasajları siyasetle doğrudan bağlantı kuracağı yerde, sözgelimi, kişilerin birinin ağzından vatanı vatan yapan halk müziği gibi unsurlar tartışılırken devreye girmekle kalır. Béla Bartòk’a ayrılan kısacık yorum kısımları, folkloru Orta Avrupa’da hâlâ canlı tutabilen yönleriyle bu müzisyene saygı duruşu gibidir, ama gene de yeterince derli toplu bırakılmıştır. 

Hikâye, alabildiğine sadedir: Sevgilisine gönderdiği bir aşk kartpostalına eklediği bir “şaka”(“yaşasın Troçki!”) Yönetim tarafından açılıp okunduktan sonra, hayatının seyri değişen bir gencin tutsaklık ve özgürlük günleri. Kundera’dan beklenecek eleştiri okları siyaset yapanlara olduğu kadar, birbirlerini sevmeye ve sevişmeye çabalayan bu âşıklara da saplanmakta gecikmez ve seneler ileriye doğru büyük bir hızla devinirken, sonradan karşılaşmalar ve hatırlayışlar da memleketin hep boğucu olmuş havasından onları çekip çıkararak daha ilgi uyandırıcı yönlere sevk eder. Elbette gene olabildiği kadar: Kartpostalın seslendiği sevgili –Marketa– âşığından değil, baskıcı ideolojik denetleme kurulundan yana görünür veya Ludvik gönderildiği hapishane kampında, kendisi gibi olanların sergiledikleri sinik halleri gördükçe asıl sınırlarının, asıl özgürlüğünün ne demek olduğunu daha yakından anlar. Savaş sırasında, Çekoslovakya halkını sadece “Çekçe konuşan Almanlara” indirgeyen ve var olduklarını ve bir zamanlar var olduklarını kendilerine bile ispata zorlayan şartlar başka kılıklarda, başka durumlarda sahne almaya devam ediyordur sanki. 

Romanın casus romanlarına bağlı görünen tarafları, tam da altmışlı yıllarda ülkeyi belirleyen hafif yorgun ve eskimeye yüz tutmuş tiyatrolara, sinemalara, dansinglere yazarın gösterdiği dikkate ve kişilerden birinin böyle eğlence ortamlarında halkı halk yapan değerlere, sözgelimi konuşma diline veya kılık kıyafete yönelen alaycı, köksüz yaklaşımlara yönelteceği bakışa bağlı olarak (ve her durumda onların sesleri ve görüş açılarıyla sınırlı kalarak), hikâye içinde anlatımlara dönüşe dönüşe yukarıda bahsedilen “deneme” unsurunu bir de bu yönden ayakta tutar: Kişiler birbirleriyle konuşurlarken de belirgin bir hitabet duygusunu taşırlar ve Kundera’nın sonradan bir kenara bırakacağı yoğun bir siyaset, memleket ve ahval tahlili merakı bu ilk romanda diyaloglara da uzun tutulmuş bir soluk katma hevesine dönüşür. Diğer bir ifadeyle, bir istihbarat raporu gibi de gelişen romanın daha derindeki hikâyesi, okur ancak bu konuşmaların gerçek zamanlı dünyasından kopabildiğinde ve işlevsellik kazandırılmış sözleri Çekoslovakya’nın makus bir talih gibi taşıdığı ve tarihselliği hep bünyesinde barındıran toplumsal iklimine bağlayabildiğinde dal budak salacaktır – aksi takdirde, romanı kavuşamayan, birleşemeyen âşıkların iç dökme seansları gibi de görmeye başlarız ki, aşk ve cinsellik, kadın ve erkek, dostluk ve düşmanlık gibi meselelerde Kundera’nın sergilediği yoruma açık taraflar da yeterince değerlendirilmemiş olur. Herkesin bir diğerini izlediği, takip edilme hezeyanlarıyla dolu ve evini bile gerçek bir ev gibi göremeyen kişileriyle Şaka, yazarı dilediğince ve her şartta hikâyeyi aşka ve cinselliğe, dostluklara yaklaştıradursun, yerli yerine oturtulan bu taşların altında hep başka gedikler aramaya yöneltir okuru: Bu nedenle, “evine dönen adam” bir de bakar ki bambaşka bir oda, bambaşka bir kadın: “Beni korkutan şeyler oluyor,” demeye onu zorlayan durumlar, romanı da belirleyen durumlardır: Başka hiçbir makalesinde Kundera, burada olduğu kadar açıksözlü olmayacaktır belki de – “Çevremdeki insanları tanıyamıyorum,” diyecektir aynı kişi. 

Ne var ki roman, isminden mülhem neşeyi baştan sona taşımadığı gibi, söz konusu şaka da varlığıyla değil, devamında olacak olanlarla anlam edinir. Her durumda, totaliter bir sistemde yaşıyor olmanın ağır kasveti ve anlamsız sorumlulukları Ludvik’in aşk mektubuna iki-üç satırla sığışan hafiflik duygusundan ağır basar ve o zaman anlarız ki Kundera, romanını roman yapan değerleri, gene birçok edebi makalesine de yansıyacağı gibi, hafiflikte veya şakacılıkta değil ciddiyette arıyordur. Bunu yapmaya daha en başından aslında koyulmuştur, ama yorum kısımlarını uzun tutmadığı ve Ludvik’i Ludvik, Helena’yı Helena, Jaroslav’ı da Jaroslav gibi görmeye roman bizi davet ettiği için, başka eserlerine ve makalelerine güç verecek yazarın kendi imgesini, kendi sözünü gene de birtakım dolayımlar içinden görürüz. Gündelik hayatın ritüelleri, kişilerin ne yiyip içtikleri, nasıl giyindikleri, bir günü dolduran anlamsız uğraşlarının neler olduğu… benzeri ve kendisinin hep küçümsediği gerçekçi romanlara ilham ve bir kapsam veren irili ufaklı birçok detayı romanından uzak tuttuğu için de, bir ara, belki, hepsinin bir hayal ve düşünce dünyasından ibaret olduğunu zannederiz, ama mesele bu kadarla da kalmaz. Tuhaf ama gerçek gibi de görünen bir evrenin içinde devinip duran bu kişileri, Kundera kendilerinden ve birbirlerinden sorumlu halde bırakıyordur elbette, ne var ki bu bağlılık ve sorumlulukların boyutu, makalesinden dünyaya seslenen yazarın karar vereceği (en azından kapsam ve uzunluk bahsinde!) bazı tespitlerle de maluldür. Bunlardan birine göre, her şeyin daha öte bir anlamı vardır ve hayli kendine dönük bir iç sesin diyeceği gibi de aslında “insan yazgıları birbirlerine bilgelik yoluyla bağlıdırlar” – bu biçim bir bilgelikten ne anlamamız gerektiği şayet yorumlardan ortaya çıkamıyorsa, yazarın yer yer rol çaldığı gerçekçi romanlarda olacağı gibi en sonunda içimize seslenecek derin bir etkiden ortaya çıkacaktır. Bu derin etki için de, sadece düşünceleri değil, ileriye geriye durmadan devinen romanın bu süreçte bünyesine kattığı (ama çok gündelik olmayan!) öğeleri hep aklımızda tutmamız gerekecektir. Düşüncelerle olgular arasındaki olağan bağı ve gerilimi, burada Kundera’nın özgün fikirlerindense, bir hayatın, hayatların kesişim noktalarına borçlu gibiyizdir. Bu durum da, saman alevi bir makale gibi, romana çarpıcılıktan önce basitçe bir seyir duygusu ve bununla ilişkili rahat okunma pratiği katıyor. Şaka’ya sırf bu yüzden de olsa, sonuna kaynakça gerektirmeyen, orijinal olmaktan yer yer uzak bir düşünce silsilesi olarak da bakmak pekâlâ mümkün. 

Romanının dünyasından, anlatıcının gözünden ve kişilerinin sesinden tümüyle kopamayan, ama kopmak da isteyen yazar tavrıyla Kundera Şaka’da ancak elden geldiğince maharetli görünür. Bunun o kadar farkında olmuş olmalı ki, bir bölümden diğerine değişen anlatıcılarla birlikte değişen ses tonları da ondan romanın kendi içsel gereçleriyle işleyecek bir düzene riayet etmesini talep etmiştir sanki. Sahiden de bir söylevden diğerine belirgin biçim değişiklikleriyle geçen bu kişiler elbirliğiyle romana hafif geleneksel bir hava da katıyorlardır; sık sık anımsayışlar gibi bugün artık eskimeye yüz tutmuş yöntemleri düşünecek olduğumuzdaysa, yazarın romana atfettiği hayalcilik ve düşünsellik gibi iki farklı kutbun yan yana gelerek daha da “klasik” taraflar taşımaya onu zorladığına inanabiliriz – çünkü, sonuçta, bir Rastignac da olabildiğince hayalciydi. Kundera’yı büyük (ve kendisinin küçümsediği) on dokuzuncu yüzyıl romancılarından ayıran şey gene de bu hayalciliğin öneminden değil, hayalcinin sinikliğinden ileri gelir ki Şaka’daki özellikle erkeklerin en az yarısı böyledir. 

Aksi halde, azap dolu askeriye günlerinde Ludvik ayda bir-iki güne denk gelen izin saatlerinde Lucie ile bir başına bir odada kalabilmeyi böylesine azimle istemeyi sürdüremezdi. Neredeyse oradaki erkeklerin kadınlar bahsinde geleceklerini karartacak ölçüde kendi sefaletlerine gömülmelerini gerektiren ve onlardan müzmin bekarlar yaratmaya ayarlı gündelik baskıcı düzeniyle bu askeri kamp mantığı, sayfalar boyunca Kundera için bir tür negatif meditasyon olmuş olmalı, çünkü değişmeyen ritmiyle bu hayat romana da değişmeyen bir yazınsal ritmi bir taraftan taşıyordur. Bir aşktan, bir yataktan diğerine savrulan tipik Kundera erkeği, kadınları etkileme bahsinde hiç zorluk yaşamayan bu erkek, Ludvik, ne var ki Lucie için bir ikinci, bir üçüncü “denemeyi” gerektirecek kadar müşkül durumda kalır ve bütün bu kaçamak buluşmalar boyunca anlarız ki aşkın ve cinselliğin de en sonunda düşünüp taşınılmaya muhtaç yanları daima vardır. Yukarıda belirttiğim ve romana yapısını veren “olaylar” ile “düşünceler” arasındaki alışveriş de en fazla Ludvik ile Lucie’nin, yer yer taciz ve duygusal şantaj sınırlarında gezinen “ertelenmiş” birlikteliklerinde baş gösterir – elbette Kundera romanın bu kısmına hem ayrı bir dikkat hem hacim imkânı tanıyacaktır. Gene de seksten başka şey düşünmeyen diğer çoğu erkek karakterine göre, Ludvik’in Lucie’yi sevdiğine hem inanmak ister hem de, yazar tarafından açılan yeni bir kartla, şüphede kalırız. Bitimsiz bir tüneldeki karanlık gibi sürüp gitmiş askerlik hizmetinden sonra, erkeğin kadın hakkında kafasından geçireceği şu düşüncelere bakalım: “Bir kadının, kendi kendisi için ne ifade ettiği benim için önemli değil; hangi yönüyle bana hitap ediyor, benim için neyi simgeliyor, önemli olan o. Ben o yanını seviyorum. Onu, ikimiz arasında geçen öyküsünün bir kişisi olarak seviyorum. Elsinor şatosundan, Ophelia’dan, başından geçen tüm somut olaylardan, rolünün gerektirdiği metin’den yoksun bir Hamlet ne anlam taşıyabilir? İçi oyuk ve aldatıcı bir kalıptan başka geriye ne kalırdı o zaman? Aynı biçimde, Lucie de, Ostrava’nın varoşları, demir parmaklıkların arasından sokulan güller, eski püskü giysiler, umutsuzca beklediğim uzun haftalar olmasa, benim sevdiğim Lucie olmayacaktı kuşkusuz.” Burada, Ludvik’in zihninin içinin olmasa da bunu oluşturma ve yansıtma biçiminin, Kundera’nın kaleminin aldığı yöne, akıl dolu ilerleyen bir yazıda ansızın bir pırıltı yakalar gibi etki ettiğini hayal ediyor insan – zaten bir sonraki cümleler de aralarındaki ilişkiye Ludvik’in gözünden yeterince bir duygusallık (dokunaklılık değil) taşımakta gecikmiyor; erkeğin kadının aşkını “parşömen üzerine yazılmış” bir mitos olarak düşünmeye devam ettiğini bize hatırlatıyor. 

Ne var ki Lucie, Ludvik’in, ilk olmadığı gibi son “kadını” da olmayacaktı. Romanın ikinci yarısında bir yerlerde hikâye ağır ağır ilerliyorken yeniden bir tür hız ve Kundera’ya özgü, varoluşsal diyelim, bir gerilim kazanacaktır. Yeni kadın, olayları kafasında senelerce taşımaktan kindar bir yönetmene dönüştüğünü söyleyen Ludvik’in, öğrenciyken, diğer öğrenciler içinde, Parti’ye bağlılığını kadın düşkünlüğünden alaycılığa, sinikliğe dek birçok sebep yüzünden açığa vuran bir mektubunu okumuş olan Zemanek’in güzel, gazeteci karısıdır ve saklanmayıp hemen itiraf edildiği gibi, elde edilmesi Zemanek’i müthiş ölçüde sarsacaktır. Kadına karşı pek saklanmayan ama bundan da hiç kuşkulanmayan kadının bir taraftan Ludvik’in sürdürmesine “yardımcı” olduğu sinsice plana göre, elbette Zemanek de bir yönetmen gibidir, ancak Ludvik’in aksine hikâyeyi sonradan, her şey olup bittikten sonra geriye saracak bir yönetmen. Vatan ve Parti menfaati için en yakın arkadaşını harcamaktan geri kalmamış birine, seneler sonra karısının göz göre göre ayartılmasını ağır çekim düşündürecek plan işlemekte gecikmeyecek gibi görünse de, büyük kindar Ludvik’in kadını soruşturmalarıyla daha birkaç sayfa –bu arada lokantalar, sokaklar, bir ev ve odalar– sürüp gider ve kafasının içini takip ettiğimiz Ludvik’in sürekli o berbat askerlik zamanlarına dönmesiyle, hiç değinilmese de, alttan alta Lucie’ninde ima edildiğini hissederiz – bu durum da iki kadın arasındaki farkları değil sadece, aşkın ve cinselliğin tanımını geliştiren erkeğin şüpheli konumunu da bize göstermiş olur. Lucie ile açıkça eğlenemeyen adam, Helena ile pekâlâ dalga da geçebiliyordur. Hedefine ulaşmak için Ludvik, kadının kafasında oluşturduğu idealler dünyasını yakından kavradıktan sonra ve onun “saf ve lekesiz” bir yaşama duyduğu güveni anladığını gösterdikten de sonra, bu kendi halinde imgesel dünyayı onun tam tersi bir davranışla, yani zinayla, bağdaştırmakta, tıpkı bir gözbağcı gibi hiç zorlanmaz, kadın da yarı sessizce itaat eder. Kadına kişinin kendi duygularından utanç duymasının kişisel bir hainlik olduğu gibi “safsatalarla” yeterince kur bile yapmadan yaklaşıp, onu en sonunda üçüncü kat dairesine götürür Ludvik. 

Helena’ya karşı girişilmiş bu bir çeşit zihin manipülasyonu, Lucie’deki duygusal aşk tepkileri ve isteklerinden farklı olarak, hatta Marketa’ya yolladığı mektubun içerdiği senlibenli yandan da farklı olarak, müthiş küstah bir cüretkârlık da barındırır, ama etki uyandırmasını sağlayan asıl vesile, kocası hakkında ağzından daha fazla laf almaya giriştiği, bu arada kadının da eteğini indirmek isteyip engellendiği, dakikaların gittikçe kesinleşen halleri olur: Hatırlayışlar kesindir, davranışlar kesindir, kocanın gittikçe küçülmesi karşısında –kadın hâlâ renk vermese de– anlaşmakta oldukları kesindir ve Kundera’nın araya sokmakta gecikmeyeceği düşünceler kesindir: “Bir kadını, âşığına kocasını anlatmaktan alıkoyan şey nadiren soyluluk, incelik ya da gerçek bir utanç duygusudur… Evli bir kadın için koca, düşlediği temadır; yalnız o konuda kendinden emindir, yalnız o konuyu bir uzman olarak ele alabilir…” Ve bekleneceği gibi, bu hafifseme ve aşağılama oyununu, Helena’nın o vakitler olduğu gibi şimdi de Parti’ye duyduğu bağlılığı uzatarak anlatması devam ettirir – her diktatör gibi bir ulusu yöneten Stalin’in de katilden başka şey olmadığını kadın Ludvik’e haliyle anlatmasa da o keyfince aklından geçirir, zira askerlik günlerine dönmenin ve unutamamanın bir yanı da böyle durumlarla besleniyordur. Herkesin içinde yüksek sesle okunup hayli taraflıca değerlendirilen ve ona bir gençliğe mal olan kartpostal mektubu detaylarıyla hatırlayan Ludvik’in, kadını iyice tavlamadan önce, zihinsel haritası tam olarak bu yönde işlemiştir. Zemanek onu alaycılıkla suçlamıştır. Zemanek onu kuşkuculukla suçlamıştır. Zemanek onu kadınları ayartıp tuzağına düşürmekle suçlamıştır. Bunlar Parti ideolojisine uymayacak şeylerdir. Zemanek onu gülünç olmakla suçlamıştır. Zemanek onu kesin olmak yerine dolambaçlı sözlere bel bağlamakla suçlamıştır. Zemanek onu bir de, Parti’nin “surları” içinde herhangi bir yeri hak etmemiş olmakla suçlamıştır. Tamamen yuvasız kalan genç adama şu an bile teselli veren tek şey varsa, o da kendini suçlamaması ve bu yolla onu itham edenlerle özdeşleşmemesi olmuştur – hatırlar ve (Kundera’ya romanın en güzel, en gerilimli sayfalarını yazdıracak) bir ritm duygusu içinde kadının açılıp kapanan bacaklarının kendisine Zemanek’in “bir on yılının nabız atışlarını” da hatırlattığını düşünür. 

Dehşet verici birtakım “gerçekler” uğruna karartılan hayatını seneler ve senelerce bir kurgu halinde kafasında taşıyan ve bu kurguya başkalarını da dahil eden Ludvik’in, bir şakayla hayatı değişen bu genç adamın zihinsel oyunlarının seyri gene de bu kadarla da kalmaz, ne de kötü bir şakaya verilen cevap gibi ciddiyetinden, kininden bir şey kaybeder. Sıkıştırılmış tek bir mekânın zamansallığına sahipmiş gibi, ama aslında zamanda durmadan geriye ve ileriye doğru hafif çetrefil bir hal alarak gezinen roman, hikâyenin bu safhasında o üçüncü kat dairesinde nihayet iyice durgunlaştığında, en başından beri kendini “yöneten” yazının şimdi görüntüleri de yöneten bir mantık kazandığını adeta seyrederiz. Ludvik, kocasını yavaş yavaş unutup onun etkisi altına giren kadının her küçük ayrıntısına dikkat göstererek, gözlerinin önünde soyunmasını izlemektedir; ama burada yeni bir hamle daha yapılır ve evde, odada, onlardan başka bir üçüncü gözün varlığını Ludvik’in kafasından geçirmeye başladığını okuruz. Gerçeklerden kopmayan, ama hafif şizofrenik bir renk de alan bu yeni durum, adama, kadın önünde aşk gösterileri sergilemeye koyulmuşken, oradaki bu üçüncü kişinin bakışı ve gözlerinin, odayı bütün “açılardan” görebilen daha etraflı bir boyut kazandığını düşündürecektir. Bu var olmayan kişinin elbette ilkin Zemanek olduğunu hisseder, bundan şüpheleniriz. Bu arada kadın adamla gittikçe daha çok senlibenli olmuş ve ona bıkkınlık verir hale gelmeye başlamıştır, karşısında doğulu halklar gibi bağdaş kurup oturmasından aşk sözcükleri, bağlılık yeminleri ediyor olmasına dek bütün tavırları şimdi epey çekilmezdir.

Romanın oluşumu boyunca sıklıkla yinelenen bir kavram olarak “ritim”, ki bu makalede de epey başvuruldu, sevişmelerinin ardından kadın adamı tuhaf bir biçimde, yani neşeli olmaları bakımından, kocasına benzetmesiyle bu karşılıklı ezme ve ezilme oyununda dengeleri bir ara, ansızın tersine çevirecek olur: Zemanek’le yıllardır aynı evde iki yabancı gibi yaşadıklarını söyleyen ve kabul görmediği için tekrar etmek zorunda kalan Helena, Ludvik’in nüksetmeye hazır paranoyasına öyle hızlıca etki eder ki, ritim diyeceğimiz şey davranışlardan, tavırlardan, üstü kapalı verilen cinsel akrobasiden, sözlerin şiddet dolu seyrine evrilir – ondan beraberce içmek için bir kadeh, bir kadeh daha içki isteyen, beraberce dans etmeleri için radyodan bir twist açıp tek başına dans etmek zorunda kalan, en sonunda gözyaşlarına boğulan ve ondan gene buluşmaları için “namus sözü” vermesini isteyen Helena ancak sömürülen değil, sömüren taraf olduğunu bu kaprisli, buyurgan ve zalim âşığa “kanıtladığında” ilişkinin ritmi ve seyri her ikisinin kafasında, ama daha ziyade Ludvik’te, bir durulmaya gelip dayanmış olur. O zaman, odada ikisini seyreden o üçüncü gözün, adamın huzursuz ruhu olabileceğini de hissetmeye başlarız, çünkü tam olarak şimdi bedenle ruh birbirinden ayrılmış görünürler. 

Kundera’nın gittikçe dokunaklı bir hal alan bağlantılarla birbirine geçirdiği ilişkiler, sonrasında daha da durulacaktır: Romanın ancak en başından hatırladığımız Kostka’nın yeniden devreye girdiği bölümler, bu adanmış din yolcusunun ruhsallığını, kendisi gibi siyaseten horlanmış Ludvik’ten gene kendisi gibi şu hayatta yolunu kaybetmiş görünen Lucie’ye dek genişletirken hikâyenin ihtiyaç duyduğu tefekkür bilincine nihayet yaslanmaya başladığını, üstelik az çok uzun sayfalarca, sadece göstermemiş olur, bir de bu eski din adamının açığa çıkan Lucie’yle ilişkisi üzerinden, tam da Helena’nın kocasıyla âşığını eşitleme çabasının hazinliğini hatırlatarak, ikisini, yani Kostka ile Ludvik’i yan yana getirmiş de olur: Tecavüze uğradığını da öğrendiğimiz Lucie’nin iki adamla görünürde sağaltıcı (en azından onlara öyle görünmek zorunda kalan) ilişkisinin, Kundera’ya imalarla dolu çok daha çetrefil bir mizanseni alttan alta sürdürme olanağı verdiğini görmemek için, sadece kendilerinden bir aziz çıkarmaya hazır bu erkekleri değil, kadınları da yanlış anlama zahmetine girmemiz gerekirdi ki, bu durumda özellikle kadınlar Kostka’nın din ve ahlâkla dünyevi davranışları örtüştürmeye çalışan süreğen tavrından fazladan bir yara daha alarak çıkmış olurlardı. Kostka kırklı yılların ikinci yarısından başlayarak aynı zamanda bir Vatan ve Parti panoraması sunarken, Ludvik’le tek bağının hezimete uğramış bir yoldaşlık bilincinden ibaret olmadığını düşünüyorsak, dinsel inançlarının ancak kendilerini ilgilendireceğinde, vatana aslında ihanet etmemiş olduklarını düşünmelerinde fikir birliği edebildiklerini, ama romandaki kadınların ilginç bir yansıması olarak Lucie’nin ikisi arasında kurduğu eşitleyici bağın gene onların erkeklik kusurlarını açığa çıkarabildiğini de düşünmeliyiz. Biri Ludvik’in hayatıyla oynadı, biri, kendisini çağırdığını işitebildiği biri, Kostka’nın da hayatıyla oynadı ve yaşamlarının seyrine karar veren bu merciiler nihayet onların kendi zihinlerinin içine hiç olmadığı kadar dönmelerine yol açtı; gene de bu haksızlıkları “şifreli bir çağrı” gibi ta içlerinde duyuyor olmaları, gerçek hayatta, birinin diğerini yok yere kabahati bütün insanlığa genellemekle suçladığı gerçek hayatta, hatalar, bu durumda Lucie’ye ve diğer kadınlara yönelen zaaflar, sergilemelerine engel olamadı. Kostka’nın karısını aslında sevmiyor oluşunun, bir merhamet örtüsüymüş gibi Lucie’ye dönen düşünceleriyle birleşerek, romanın başından beri süregelen aşk, cinsellik, taciz ve sömürü döngüsünde Kundera’ya yeni söz imkânları tanıdığını söylemek mümkün, ama o bunları derin bir dip dalgası halinde aksettirme yolunu seçecektir – düşündükçe bu erkekleri daha da diplere çekecek dalgalar halinde. 

Bir tür faşizme dönüşmüş siyasal hayat seneler boyu sürüp giderken, bir tür faşizme dönüşen özel hayat ilişkilerinin bu manzarada kapladığı yeri irdelemek için romanını elverişli bir deneme tahtasına çeviren Kundera, memleketlerinden, çevrelerinden, evlerinden sürülen erkeklerin kadınların duygu dünyalarından da aslında uzaklaştırıldıklarını ima ederek en sonunda başka bir düşünceye daha yaklaştırır bizi: Askerler tarafından tecavüze uğradığı açığa çıkan, ondan önce de istismara uğradığı belirlenen Lucie, kâh kendisi kâh yapayalnız bir kız olarak (ve yazara neredeyse her yeni bölümde yeni bir biçim deneme imkânı vererek), kadınlık durumu hakkında bir ülke üzerinden yeni okumalar yapmamıza öyle geniş bir olanak sunar ki, Kostka’nın içsel tefekkürleri sürer ve ondan neredeyse bir Karamazov, olgun bir Alyoşa çıkarmaya yaklaşırken bizi biraz duraksatır da. Bu durumda, kadınlardan, aslında Lucie’den de, ölesiye çekindiğini söyleyecek bu “düşünceli” adamın itiraflarına tam olarak nasıl bir anlam vermeliyiz? Kundera, romanın erkeklerine yuva olan bu adam üzerinden, böyle bir soruyu da ancak sezgilerimize teslim ediyor. Kadınların erkeklerin sezgilerine mahkûm, erkeklerin kadınların sezgilerine baskın olduğu bütün bir romanın buna benzer içgörülerle dolup taştığını anladığında, meselenin kalbine yerleşecek asıl cümleyi de kurmak istemiyor insan.

Hayatına kastetmiş bir toplantıya ve oraya bağlı kalmayacağını bu hayatın geri kalanında bir saplantı haline getirmiş olmasına bir çıkış noktası olarak hep sadık kalan baş kişisiyle Şaka, artık sonlarına doğru bir yerde, ta Calvin döneminden, Cenevre’den zeki ve alaycı bir gencin öyküsünden de kısaca söz eder: Yetkililerin defterlerini açıp okudukları bu genç, İsa ve İncil hakkında kaba ve söz oyunlarıyla kaynaşan ithamlarda bulunmakla suçlanmıştır. Genç adam karşı çıkmaktan kaçınmasa da, dalga geçtiğini ama kötü bir şey yapmadığını ileri sürse de, daha şiddetli bir nefret duygusuyla dolu olduğuna karar verilmiş ve sonunda idam edilmiştir. Peki, romandaki erkeklerin, bu bağlamda özellikle Ludvik’in, hayat yolculuğunun, Kostka’nın seveceği tabirle “kaderinin”, daha sürüp giderken aslında defalarca bir son bulmuş olduğuna inanmakta biz ne kadar özgür olacaktık? İntiharı düşleyen kadınlarla, hep hayata bağlı kalan erkeklerin karşılaşmalarından epey güç alan romanın tam anlamıyla kapanış cümlelerinde, Ludvik’in kendi “karanlık” suçlarından artık emin olduğuna tümüyle inanabilecek miydik? Yoksa bu da romanın son, ciddi ve aynı ölçüde karanlık başka bir şakası mıydı? 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Enis Batur’un Okuma NotlarıÖ. A. Bozdemir
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

M. Giovanelli

28 Ocak 2025

Edebiyat Derslerinde Eksik Olan Şey – ..

Bazı öğretmenler, mevcut müfredatın ve değerlendirme sisteminin öğrencilerin metinle şahsi bağ kurmasını engellediğini düşünüyorlar.Kurmaca okumak aslında duygusal bir deneyimdir. Okurken hissettiklerimiz üzüntü gibi negatif duygular olsa bile kitaplarda..

Devamı..

Ankara’nın Denemeniz Gereken Sokak Lez..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024