“Yola çıkarken şunu unutmamak gerekir: Hazırlanmış güzergâhlara, haritalara, önceden ayarlanmış konaklamalara, tesadüflere ve beklenmedik olaylara rağmen yolları önümüze açan Tanrı’dır. Issızlıkları o yaratır ki biz içlerinden yollar geçirebilelim. Dağlar arasında, sanki dalgınlıkla bırakılmış geçitler, dereler üzerine devrilmiş ağaç gövdeleriyle kurulmuş geçitler… Bunlar da onun işidir. İçimize bir huzursuzluk ve eksiklik duygusu salarak bizi yola koyan O’dur. Ve bize, yönü seçenin biz olduğumuz yanılgısını veren de yine odur.”
Kitap’ın Yolcuları, Olga Tokarczuk
Kabullere sığmayan, tanımlanıp tarif edilemeyen arayışların müphemliği ve büyüsüyle bırakan Olga Tokarczuk’un, başlığında “kitap” ve “yolculuk” olan ilk romanını hemen okumak istedim. Bilim, simya, rüya, din ve anlatılardan geçiren; kozmos ve kaosun akışmasıyla oluşan kaosmosla tanıştıran Tokarczuk, Kitap’ın Yolcuları başlığıyla, kitaplardan ve yolculuklardan kalmış okuru elbette ki tavlayacaktı. Sür Pulluğu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, Empusyon ve Yakup’un Kitapları’ndan sonra Kitap’ın Yolcuları’nı okumak, romancının dilde yaptığı yolculuğun başlangıcına bakmak gibi oldu. Okuduğum önceki romanlarında dallanmış budaklanmış olarak gördüğüm ağaç kendisine yükseltmişken, ilk yazdığı romanıyla çıkardığı yerden ağacın köküne baktırdı. Pirene Dağları’nda bir manastırın harabelerinde bulunan Kitap’a doğru yol alırken; Tokarczuk’un romancı olarak evveliyle, kurduğu evrenin çiçeklenme dönemiyle kaldım. Başlıktaki Kitap’ın ve ona doğru yolculuğun merakıyla okuduğum kitapta bir yolculuğun hikâyesini değil, yolculuğun kendisini buldum. Romanda hikâye ve kahramanlar var tabi ancak dert bu olmamış, bunlar üzerinden yolculuğun kendisi mesele olmuştur sanki. Anlatıdan geçerken, Kitap’ın yolcularını anlamaya çalışırken düşündüğüm şu oldu: İnsan neden, hangi durumda yola çıkar? Durduğu yerden olmadığı yere doğru yola çıkartan şey nedir, ne söyler? Yol nedir? Başlangıç noktası ve varılan yerden mi ibarettir? Yolculuktan maksat hedef midir? Yola çıktıktan hemen sonra ama daha hedefe varmamışken ne olur, yaşanır? Ara öylece geçilir mi, burada olan başka türlü yol aldırmaz mı? Hedef kendinde bir şey midir, yoksa yolcunun kurup doldurduğu form mudur? Başlangıçta düşlenen ile varılan şey benzer midir? Dahası, yolun başındakiyle sonundaki aynı kişi midir? Varılan yerden geriye, yolun başına dönülür mü?

Yer Fransa, 1680 ve sonrası… Kral, Katolikliği tek yasal din olarak ilan eder. Başka mezhepten olanlar kendilerine yeni yurt aramak üzere yollara düşer. Gidemeyenler ise, mezhep değiştirmiş gibi görünür. İnsanı farklılaştırarak beliren hakikat muktedirliğin ayartmasıyla arızalanınca, egemenin gözlerinden uzak tenhalarda bir daha talep edilir ve aranır. Bu lanetlense de, talipler toplanıp yeni yolculuklar başlatır. O günün Fransa’sında da, dengenin ve adaletin peşine düşen bir Kardeşlik grubu oluşur. Bu grup, Pirene Dağları’nda bir manastırda bulunduğuna inandıkları Kitap’ın alınmasıyla bozulan düzenin yeniden tesis edileceğine inanır. Kitap’ın bulunduğu yerin gizemli haritalarını bulan Chevillon Kardeşlik’in manevi babasıdır. Onun tezlerine inanan ve Kitap’a doğru yola çıkacak grubun başındaki Marki’ye eşlik edecek iki kişi daha vardır: Ayakları yere basan banker De Berle ve etrafındaki herkesin sempatisini kazanmış genç Şövalye d’Albi… Kardeşlik’i oluşturan her biri için “Kitap farklı bir anlam taşıyordu. Yalnızca bir noktada birleşiyorlardı; hepsi onun kutsallığına ve nihai bilgeliğine inanıyordu. Kitap, Tanrı’nın adının harflerinde gizlenmiş yaşamın gizinin çözümü de olabilirdi, gerçekliğin kusursuz şiirsel bir biçimi de.” Bir araya gelmelerinin ve yolculuğa niyetlenmelerinin amacı ise; “Her şeyin birbirine uyduğu, mantıklı yasaların ve ideal dengenin geçerli olduğu, tamamen sabit bir düzeni sağlamaktı. Bilgeliğin, tam da bu durum hakkında bilgi sahibi olmak ve ona ulaşma yollarını bilmekti. Kitap, mükemmel sabit bir dünyanın betimini veren ve böyle bir gerçekliği inşa etmek için kesin yöntemleri belirleyen aksiyomlardan oluşuyordu.”
Kitap’ın yolcuları, 1 Eylül günü yola çıkmak üzere bir handa buluşmayı kararlaştırır. Marki Kitap’a inanmış biri olarak karısına, çocuklarına, dünyanın tümüne sırt çevirerek gelmiştir. De Berle de oradadır. Veronika ise, nişanlısı Şövalye d’Albi’yle buluşmak üzere hana varır. Ancak Şövalye bir düelloya girmiş, bu yüzden gecikecektir. Onu beklerler, gelemeyeceği anlaşılınca onsuz yola çıkmak zorunda kalırlar. Şövalye, Chevillo’nun konağında onlara yetişeceğinden, Veronika da onlara katılır. Yol bu, onları yeni halleri kabullenmeye zorlar. Aniden rahatsızlanan arabacının yerini, o sırada handa atlara bakan biri alır. Gauche konuşmayı bilmez ama kış yelinin dilini anlar, ilkbaharda toprağı yararak uyanan tohumların acılı çığlını işitir, atlarla iyi anlaşır, peşini bırakmayan sarı köpeğiyle tam olur. Şövalyenin düellosu, beklenmedik bir armağan olarak Veronika’nın gelişi, ardından aniden ağır hastalanan arabacı ve yerine geçen aklı kıt, dilsiz bir köylü çocuk De Berle’yi yolculuktan soğutur ama yine de yola çıkarlar. “Acaba birbiri ardınca, kavranması güç birtakım kurallara göre mi gelişiyor her şey? Yoksa büyük kutuların içinden çıkan daha küçük kutular gibi mi ilerliyor olaylar? Ya da yalnızca insan aklının öngöremeyeceği, ilahi bir iradeye mi bağlı?” Soruların net cevabı yoktur ama “Marki, anlamı keşfetmenin yolunun Büyü ve İnisiyasyon olduğuna inanıyordu. Veronika, her şeye anlam verenin Aşk ve Rüyalar olduğunu düşünüyordu. Gauche, asla söyleyemediği Söze inanıyordu. De Berle ise anlamın şeylerin özünde, tam da oldukları şeyde gizli olduğunu sezmişti.”
Grubu oluşturan ve anlamı farklı yerlerde bulan dört insan Chevillon’un konağına doğru yol alırken hanların birinde; ilerlemeye, bilime ve aklın gücüne inanan eğitimci John Burling ile karşılaşırlar. Gün ve geceleri, Burling’in açtığı şişeler ve başlattığı tartışmalarla renklenir. Vahye köklenmiş büyü ve inisiyasyona inanan Marki ile aklın gücüne bağlı Burling tartışırken evrenleri akışır. Tartışmaların birinde Burling şöyle der: “Sıradan, gündelik şeylerden bile sizin metafizik eğilimleriniz hemen kendini belli ediyor. Mesela mayonezin oluşumu bilimsel olarak açıklanabilir, sadece karıştırma sırasında meydana gelen kimyasal süreçleri bilmek gerekir. Belirli niteliklere sahip iki farklı maddenin birleşmesi sırasında üçüncü bir etken devreye giriyor: Karıştırma. Karıştırma sırasında oluşan ısı, temel maddelerin niteliklerinde bir değişim yaratıyor. O sırada benim adını koyamadığım bazı süreçler gerçekleşiyor ve bunların sonucunda, yumurta ile zeytinyağının basit bir toplamı ya da sıradan bir karışımı olmayan, bambaşka bir madde meydana geliyor; ikisinin adeta bir bileşkesi gibi.” Burling karıştırma veya adını koyamadığı süreç dediği hal üzerinden akla olan keskin inancını yumuşatırken; Marki, içinde oturduğu bilgiyi izah ederken, “Bahsettiğimiz bilgi, bir ağaç gibi düşünülebilir. Büyücüler köklerini anlar ama dallarını kavrayamaz. Bilim insanlarıysa, sizin gibi Bay Burling, tam tersine, ağacın tepesini anlarlar ama köklerini anlayamazlar” diyerek yerinden kıpırdar.

Burling ile beraber Chevillon’un sarayına varır, orada Şövalye’yi beklerler. Uzunca süre sarayın şatafatından yararlanır, bahçe ve salonlarında vakit geçirir, Chevillo’nun duvarlarını süsleyen resimler üzerinden şeytan, günah ve özgürlüğü tartışırlar. Nihayet Şövalye’nin gelmeyeceği anlaşılır. De Berle bu yolculuğa olan inancını tümden yitirerek Paris’e döner. Marki kararından vazgeçmez. Döneceği bir yer de yoktur zaten; geçmiş demek olan Baba’ya, Dünya’ya, karısına sırt dönmüştür. İleriye doğru yol almak, Kitap’ı bulup öylece dönmek dışında bir yol görünmemektedir. Veronika, Gauche ve kendisi yol alacaktır. Hem Şövalye aradan çıkmış, Veronika’da aşka benzer bir şey de bulmuştur. Kitap’ın yolcuları üçe iner. Kendisi karısından kopmuş, Veronika ise nişanlısından… Dilsiz Gauche’den başka kimse de kalmamıştır yanlarında. Çıktıkları yolculuk başkalaşır, aşkın dekorları içinde devam eder. Marki, öylece bakar Veronika’ya. “Güzel, öyle güzeldi ki… İçinde altın vardı, bal vardı ve gücün bile üstünde bir teslimiyet. Rehberlik edebilirdi, destek olabilirdi; varlığıyla her şeye anlam katabilirdi. Affedebilir, bağışlayabilir, avutabilir, güç verebilirdi. Ama insan, aynı zamanda ona batabilir, orada kaybolabilir ve bir daha asla yola devam edemeyebilirdi. Dev bir arı gibi, tüm enerjiyi emip onu zevkten bir bala dönüştürebilirdi. Durdurabilir, esir edebilir, kısıtlayabilir ve bir hayvana dönüştürebilirdi.” Paris’te aşkın terk ettiği Marki yolculukta Veronika’da aşkı bulur. “Artık dünya Veronika’yla doluydu. Her şey Veronika olmuştu. Artık hiçbir yere gitmeye gerek yoktu, sadece elini uzatması yeterliydi.” Ve öylece ikiye bölünür. Bir yanıyla arzularından vazgeçip Kitap’a doğru yol alırken, şimdiki haliyle de arzusuna yakalanıp güvenlik duygusuyla Veronika’ya yerleşir. Masumiyetini yitirir çünkü Veronika’yı sevmiştir. Onunla kalmak, ona bakmak, onun bakışında var olmak; onu tanımak, dünyasına girmek ister. “Yokuş yukarı ilerlerken Marki sezdi ki Kitap’a ulaşmasının önündeki engel artık kendisiydi. Üstelik bir zamanlar büyük bir gururla sahiplendiği o kendini denetleme yeteneği, artık elinden alınmış gibiydi; hem de ona yabancı bir güç tarafından.”
Paris’te, dengeyi ve dahi adaleti bozan iktidardan kaçarken, yolculuğunun aşkta aldığı hal kaçtığına benzer olmuştur. Dokunarak kendisine ait kıldığı Veronika’da belirginleştirdiği hâkimiyet ona ayna tutmuştur. İzlerken hakkında bilgece konuştuğu yaşama dâhil olduğunu, artık bilgeliğin değil yaşamın konusu olmaya başladığını görür. Yaşamsız bilgelik mi, bilgeliği içermeyen yaşam mı? Var oluşu izlemek mi lazımdı, yoksa yaşamak mı? Sorunun cevabını, bir gece kaldıkları dağ başında sığındıkları evin sahibi bilim adamı ve büyücü Delebranche verir: “Münzeviliği isteyerek seçtim. Doktorluğu ise tesadüfen” der Delebranche, “Bir zamanlar, yaşamak mı yoksa yaşamı izlemek mi gerek diye düşünmüştüm. O zaman senin yaşındaydım. Zamanın akışında olmak mı, yoksa uzaktan dünyayı incelemek mi? Sonunda şu sonuca vardım: bütün insani çaresizlik, seyretmekten doğar. Çünkü o zaman göz, zihin ve duygular için tutunacak bir yer bulunmaz. Sadece durup her şeye dışarıdan bakılırsa, bu diz boyu bile olmayan sığ bir nehirde ayakta durmaya benzer. Oysa nehirde hiçbir şey sabit değildir. Gözler yorulur, zihin tükenir, çaresizlik sinsice yaklaşır. Ama suya başımı da içine alacak şekilde tamamen girersem, kendi bedenimle nehre bir biçim ve anlam kazandırırım. Nehir hem yanımdan akar hem de içimden geçer. Nehrin özü de bu deneyimin kendisidir.” Sahiden öyle midir, tam tersi niçin mümkün olmasın? İçinde kaybolacak kadar kendini nehre bırakanın varlığı, farklığı çözülmez mi? “Şunun da farkındayım” diyerek devam eder Delebranche: “Pek çok felaket, yaşamı gözlemlemeden yaşamakla başlar. O zaman nehir bizi içine çeker, sersemletir, kör eder. Nerede dibi, nerede akıntısı, nehir olmayan şeyler nerede, unutturur. Nehre dönüşüp sadece nehri deneyimlediğimizde, onun akışkanlığını ve gelip geçiciliğine dönüşürüz. Gücümüz, sonluluğumuz ve benzersizliğimiz onun içinde erir gider. Yalnızca kendimizi ve çevremizdeki dünyayı gözlemlemek gerçek bir tatmin sağlayabilir. Bizi hayvanlardan ayıran da budur zaten.” Burling’in rasyonelliğinden sonra gelen Delebranche’in büyücülüğü ve bilim insanlığı, hem izlemek hem de yaşamak için ileri sürdüğü savın ikna ediciliği Marki’yi askıda bırakır. İçinde netlik ve kararlılık çözülür, dönüşür: “Nerede olduğunu henüz bilmiyordu ama orada değildi artık. Sanki yalnızca kumdan ibaretmiş gibi içinde dışarı döküldüğü bir delik açılmıştı. Kendinden dışarı dökülüyor, etrafındaki dünyada çözünüyor, dağılıyordu; keskin dağ rüzgârı onu her yana savuruyor, geri dönüş ihtimalini yok ediyordu. Odaklanamıyordu, daha önce kendine ait saydığı her şeyden kuşku duymaya başlamıştı. O sabah dehşetle fark etti ki artık Kitap’tan da kuşku duyuyordu.”
Marki, en çıplak haliyle kalır; kaçtığı Paris ve yakınına sokulduğu Kitap’ın vadettiği cennet silikleşir. Önce Veronika ölür, sonra kendisi… Gözleri açık halde bakakalır. Kitap, Gauche ve sarı köpeğe kalır. Belki de en çok bu dilsiz çocuk Kitap’a yakışıyordur. Zira Gauche sözcüklere sahip olmasa da onların anlamını herkesten daha derinden hisseder. Yolculuk böyle sonuçlanırken, anlatıcı; “Amaçlanan hedefe ulaşılamamış bir hikâye bu, dolayısıyla o hedefe giden yol da anlamını yitirmiş durumda” der. Sahiden öyle midir? Hangi yolculuk ezeli ve ebedi hedefi armağan etmiştir? Metinde yer yer gönderme yapılan Platon’un, mealen, “Yoksunluk arzusuyla gidilen nesnenin hiçbiri insanı tatmin etmez; varılan hedef, günün sonunda ideanın bir gölgesi olarak kalır” demesini nasıl izah edeceğiz? Yarına varıldığında nasıl ki yarın bir sonraki güne kaçıyorsa, kavuşulduğunda da hedef hep gidilemeyen bir yere kaçmış olur. Öyledir ki yolculuk bitmiyor, bitmediği için de umut devam ediyor. Nihai hedefe varıldığında ve kavuşulan şeyin de soruların tümüne cevap olmadığı görüldüğünde “ölümcül hastalık umutsuzluk” doğmaz mı? Hem romanın çevirmeni Neşe Taluy Yüce’nin dediği gibi, peşine düşülen “Kitap, bir objeden çok bir simgedir; hakikatin, anlamın ve belki de hiç ele geçirilemeyecek olanın simgesi…”






