Ekoloji söz konusu olduğunda hepimiz asıl sorumlunun ne ya da kimler olduğunu biliyor ama kimi alışkanlıklarımızdan vazgeçmeyi göze alamadığımız için dürüst davranmıyoruz.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin (IOC) web sayfasına girdiğinizde sürdürülebilirlik (sustainability) başlığı altında sunulan fiyakalı bir haberle karşılaşıyorsunuz. Haber, 25 Haziran 2024 tarihinde düzenlenen Sürdürülebilir Kalkınma için Spor Zirvesi’ne ait: “2024 Paris Olimpiyat Oyunları’nın arifesinde spor, gençlik ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında benzeri görülmemiş bir zirve,” olarak tanıtılıyor. Okudukça öğreniyorsunuz; Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve Fransa, Birleşmiş Milletler’in kalkınma hedefleri doğrultusunda benzeri görülmemiş bir hareket başlatmak istemiş. Maddeler alt alta dizili; sporu okul çağındaki çocukların hayatına entegre etmek, sporun bir istihdam kaynağı olarak değerlendirilmesini sağlamak, son kırk yılda azalan fiziksel kapasiteyi spor ve beslenme aracılığıyla artırmak, eşitlikçi ve kapsayıcı bir bakış açısıyla sporu herkes için erişilebilir kılmak, finansman ve etki ölçümü yoluyla sporun bütün potansiyelini ortaya çıkarmak, Paris İklim Anlaşması ile uyumlu, sürdürülebilir ve sorumlu spor etkinlikleri düzenlemek.
Gerçekten de benzeri görülmemiş bir hareket – hele ki, sosyalist partilerin parti programına dair hiçbir fikriniz yoksa. Tabii işin bir de sosyal medya boyutu var. Çoğu çevrimiçi mecra şu an karton yataklarından ya da klimasız odalarından şikâyet eden profesyonel sporcuların “benzeri görülmemiş” videolarıyla dolu. Oysa olimpiyatların arka planından halkın ciddi bir tepkisi, protestolar ve grevler yükseliyor: sırf bu mega organizasyon için evlerini terk etmeye zorlanan yaklaşık on iki bin beş yüz kişi, su sporu müsabakalarının yapılacağı sömürge adalarında gecekonduları yıkılınca evsiz kalan Afrikalı göçmenler, yaklaşık dört asırdır aynı yerde hizmet vermelerine ve kültürel mirasın simgesi olmalarına rağmen Paris Emniyet Müdürlüğü’nün güvenlik gerekçesiyle stantlarını kaldırmaya zorladığı Seine Nehri sahafları. Ve Fransız halkı, ellerinde pankart her gün farklı bir yerde soruyor: Oyunlara ayrılan 8,7 milyar Dolarlık bütçe, Seine Nehri’ni temizlemek için harcanan 1,4 milyar Euro, Olimpiyat Komitesi’nin 22 milyon Euro’ya kiralayıp gazetecilerin bile girmesine izin vermediği koca bir otel – olimpiyat oyunları kimin için?

Halk için olmadığı açık. Profesyonel sporcuların olimpiyatlara katılabilmek için verdiği emeği ve madalya kazanmasalar dahi elde ettikleri manevi tatmini bir kenara ayırır, Paris’teki iş yerlerinin –olimpiyatlar yapılsın yapılmasın– turizm açısından herhangi bir kaygılarının olmadığını düşünürsek geriye sadece elde edilmesi beklenen 9 milyar dolarlık net gelirden kendine düşeni çoktan almış firmaların kârı kalıyor. Üstelik müsabakalar üzerinden dönen milyonlarca Euro’luk bahis ağı ve firmaların sponsor oldukları profesyonellerden elde ettiği gelir bu rakamın dışında. Yani Fransız halkının sorduğu sorunun yanıtı kartondan imal edilmiş bir yatağın oluklarında değil, firmaların yıl sonunda açıklayacağı bilançolarda saklı.
Fransız Sol Parti (Parti de Gauche), 2021 yılında yayımladığı Ekososyalist Manifesto’da şöyle diyor:
“Zamanımızın üretim, değişim ve tüketim biçimleri bir yandan insan varlığını ve canlılığı tüketirken öte yandan insanlığı içinden çıkılması güç bir sorunlar yumağının içine hapsediyor. Aralıksız üretim süreciyle doğal kaynaklarımızı yok eden kapitalizm, aynı zamanda ürettiği tatmini mümkün olmayan sahte ihtiyaçlarla tüketim ideolojisini besliyor. Ekosistemi göz ardı eden ve sosyal eşitsizlikleri daha da derinleştiren bu sözde özgürlükçü liberal yapının gerçek sorumlularıysa küreselleşmiş mali oligarşinin kurduğu korunaklı çatı altında toplanan uluslararası şirketler, bu şirketlerin lobilerine boyun eğen hükümetler, sözde ideologlar, yeşil kapitalizm ve serbest ticaret piyasası.”
Krizler çağında yaşıyoruz. Ve ister Fransa olsun ister başka bir ülke, karşı karşıya olduğumuz krizleri ne bu “benzeri görülmemiş zirveler” saklayabilir ne de uluslararası platformlarda sarf edilen tumturaklı ama içi boş sözler. Bir yanda hızla artan sosyal eşitsizlik ve yoksulluk öte yanda kazanılmış tüm temel hak ve hürriyetleri tehdit eden küresel faşizm duruyor. Hâlihazırda eşiğinde durduğumuz iklim felaketiyse çoğu ülkenin (gerçek) gündeminde son sıralarda.
Hükümetler her zaman olduğu gibi üstlerine düşeni yapıyor ve inanılmaz bir sahtekârlıkla oyun oynamaya devam ediyorlar çünkü artık kaybetme korkuları yok. Halklar bir adım geriden gelir ve iradelerini sandığa yansıttıklarını düşünürken tekno-kapitalizmin bütün olanakları, seçilmesi istenen kliğin önüne seriliyor.
En basitinden yenilenebilir enerji konusunda öncü olduğunu iddia eden ve bu iddiasını çeşitli yatırım planlarıyla destekleyen ülkeler: bir yandan karbon temelli yakıtları kullanmaya devam ederken öte yandan arkası arkasına verdikleri kamu teşvikleriyle firmalara yeni yatırım alanları, yeni pazarlar açıyorlar. Mesela bu ülkeler içinde yer alan Almanya, kömür kullanımını aşamalı olarak terk edeceğini açıkladı ama öngördüğü tarih bundan on sekiz yıl sonrası. Çin ise güneş ve rüzgâr enerjisine yönelik kapasiteyi yıllar içinde kademeli olarak artırdı ama hükümetin sübvansiyon kesintileri sebebiyle azalan yatırımlar ülkeye hem yurtiçinde hem de yurtdışında yüzlerce yeni kömür santrali olarak döndü. İklim değişikliği alanında hükümetlerle birlikte çalışan sivil toplum tabanlı uluslararası kuruluşlarsa orman işletmesi ya da karbon ticareti gibi konularda pazar dostu olarak bilinen REDD+ tarzı yaklaşımları mucizevi birer çözüm önerisiymiş gibi sunuyor ve karbon emisyonlarının azaltılması ya da yenilenebilir teknolojilerin geliştirilmesi gibi konularda (“paydaşlarımız” adıyla misyonlarına ortak ettikleri) özel sektörü gereğinden fazla ön plana çıkararak eko-kapitalizmi normalleştiriyor.

Öte yandan özel sektör, şu an kendisini “temiz enerji” üreticisi ya da tedarikçisi olarak pazarlamaya hevesli firmalarla dolu. Ve bu “yenilenebilir enerji” piyasası, aktivistlerin uzun bir süredir “yeşil yıkama” olarak eleştirdiği şeyin bir varyasyonu: 2025 yılı itibariyle küresel değeri 1,5 trilyon dolara erişecek olan piyasanın doğaya ya da insanlığa zerre faydası yokken hükümetlere ve vatandaşlara “yeşil teknolojiler” pazarlayan firma sahipleri her geçen gün daha da zenginleşiyor.
Peki onca kârı cebine dolduran şirket sahiplerini ve politikacıları düşündüğümüzde, üzerinde yaşanabilir bir gezegen olmadan bütün bu zenginlik ne işe yarar? Hâlihazırda şahit olduğumuz bu ekolojik bilinçsizlik, Simon C. Estok’un deyişiyle Antroposen’in antroponarsizmi olarak özetlenebilir belki de. Ekofobi Hipotezini tartışan Estok, ekofobi ve biyofilinin aynı yelpazenin karşıt uçlarında konumlandığını belirtir ve Antroposen’in, aslında ekofobi adı verilen ve insanın özellikle doğaya karşı antipati geliştirdiği, insana has psikolojik bir durum olan ekofobi salgınının sonucu olduğunu söyler. Cinsiyet ayrımcılığından hiçbir farkı olmayan ekofobi hemen göze çarpmaz ancak sık rastlanan bir durumdur ve ekofobik insanlar aynı zamanda kadın düşmanlığı, homofobi, ırkçılık ve hayvanlara kötü muameleyi de içine alan eğilimler gösterir.
Bu gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir saptama çünkü insan türü olarak kendi içimizde, mevcut bilinç düzeyimizin oldukça düşük bir seviyesinde barınan kendimize yabancı bir türü, fark etmeden vergilerimizle besliyor olabiliriz. Üstelik bu tür, dünyanın hangi ülkesine gidersek gidelim hükümetlerde, kurumlarda, iş yerlerinde, sivil toplum kuruluşlarında ya da ekolojik duyarlılık gösterdiğini iddia eden çok uluslu şirketlerin yönetim kurullarında söz sahibi. Yılladır bütün çözüm önerilerinin bu tarz kurumsal yapılardan geldiğini düşünürsek şu an geldiğimiz noktanın, niçin doğada yaratılan tahribatı bir nebze olsun azaltmadığını anlayabiliriz. Çünkü enerjinin karbonsuzlaştırılması için atılan adımların temelinde enerji tedarikinin çeşitlendirilmesi değil, basit bir geçiş mantalitesi yatıyor. Kayda değer sonuçlar doğurması beklenen ancak şirketler tarafından meta haline getirilen ekolojik geçiş süreciyse yalnızca yeni pazarlar yaratarak kârı maksimize etmeye ve bu şirketleri çeşitli teşviklerle, sübvansiyonlarla ya da vergi indirimleriyle destekleyen hükümetleri iktidarda tutmaya yarıyor. Oysa bizlerin kendisini “yeşil ekonomi” olarak pazarlayan eko-kapitalist çözümlere ve duyarlılık tiyatrosunda başrol üstlenen hükümetlere değil, kendi içinde karşıtlıkları, alternatifleri ve uygulamayı barındıran sosyal eşitlik temelli küresel bir yaklaşıma ihtiyacımız var.
Ekolojik ve sosyalist düşüncenin bir bileşimi olan ekososyalizm fikri bize bu tarz bir yaklaşımı sunabilir. Sosyalist tarih açısından yeni bir gelişme olan ekososyalizm ilk kez 1970’li yılların başında, hızlı sanayileşmenin beraberinde getirdiği modern çevre problemleriyle mücadele etmek için ortaya çıkan bir düşünce. Sosyalizmin kendi içindeki üretici bakış açısına eleştiriler getiren ekososyalizm, ilk aşamada mevcut deneyimlerden yola çıkarak sosyalist refah anlayışının nicelikten ziyade niteliğe önem vermesi gerektiğini savunuyor. İkinci aşamadaysa Karl Marx’ın metabolik yarılmaya ilişkin eleştirisini Marksist ekolojinin temelleriyle birleştirerek mevcut üretim biçimlerinin doğa üzerindeki yıkıcı etkilerinin Marksist bir analizini sunuyor ve kapitalist bir sistem içerisinde ekolojik krizle yüzleşmenin imkânsızlığını ortaya koyuyor. Üçüncü ve (şimdilik) son aşamaysa mevcut sistemin çelişkilerine odaklanmış durumda: hemen şimdi devreye sokulacak yeni alternatifler üzerinden tatbikatın inşasına yöneliyor.
Günümüzde kimi düşünürler sosyalizmin, doğası gereği ekososyalist fikri içinde barındırdığını belirtseler de, aslında ekososyalizm geleneksel sosyalizmi bazı ufak değişikliklerle daha kapsayıcı bir hale getirir. Şöyle ki, geleneksel sosyalizmin kapitalizm eleştirisi geçmişte, – zamanın gerekleri dolayısıyla – yalnızca sömürüye dayalı bir sisteme yönelikti. Ama bugün kapitalizm, artık sadece sömürmekle kalmayıp aynı zamanda dönüşü mümkün olmayan bir yıkıma yol açıyor. Semih Gümüş’ün Yaşayan Marksizm isimli kitabında da belirttiği gibi, “bugünün büyük sermayesinin yaparken yıkmayı düşünmesinin ardında, yarattığı kaosun bir döngü olduğunu düşünmesi ve kapitalizmin sonsuza dek yaşayacağına olan inancı var.” Doğru, bu bir döngü. Ve her döngü gibi sürekli kendini yineleyen düşüncelerden, değişimi reddeden hareketlerden, sabit kanılardan besleniyor. Oysa zaman değişti. Kaynak israfı, büyüme, gösterişçi tüketim ve bedeli ne olursa olsun kâr elde etme gayesinden oluşan irrasyonel kapitalist mantık artık sadece insan emeğini değil, tıpkı bitkilere dadanıp kendi ölümleri pahasına onları yok eden zararlılar gibi canlı olan her şeyi tüketip yok ediyor. O yüzden geleneksel sosyalizmin perspektifini genişletmemiz ve kapitalizme meydan okumayan bir çevrecilik anlayışının olamayacağını anlamamız gerek.
Bu bağlamda sistemin kenarlarında yer alan mülksüzleştirilmiş halkların değerler sisteminden ya da örgütlenme pratiğinden öğreneceğimiz çok şey var. Günümüzde aşırı sağ Latin Amerika’da güç kazanmaya devam ettikçe tabanı oluşturan Latin Amerika köylüleri ve yerli halkları insan sömürüsünün doğa sömürüsünden ayrılamayacağını daha yüksek sesle ve eyleme dökerek dile getiriyor. Bu elbette belli bir tarihsel sürecin sonucu. Çünkü doğal kaynakları çıkarmanın daimi bir endişe sebebi olduğu Latin Amerika, Galeano’nun da belirttiği gibi tam bir “kesik damarlar” ülkesi. Söz konusu coğrafyada doğa, ilk sömürge dönemlerinden beri siyasi perspektiflerin odağında. Bu konudaki tartışma ve mücadelelerse sadece kaynak kullanımıyla sınırlı kalmayıp koruma maksatlı projelerden turizm fikirlerine, gıda üretiminden enerjiye kadar her alanda sürekli gündemde.
Tarihsel sürece baktığımızda, savaş sonrası dönemde tamamlanan endüstrileşmeye müteakip neoliberalizm olarak dönen kapitalizmin, Latin Amerika ülkelerini yeniden doğal kaynakları çıkarmaya yönelttiğini görüyoruz. Neoliberalizmin yıkıcılığıyla geçen onlarca yıldan sonra yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında “pembe dalga” hükümetlerinin seçimlerden galip çıkması sosyalist alternatif olasılığına duyulan umudu ve inancı yeniden uyandırsa da, anti-emperyalist ve ilerici söylemlerine rağmen bu hükümetlerin, reelpolitiğin ve kaynak bağımlılığına dayalı küresel baskının ağına düşmesi uzun sürmedi. Mesela anayasaları nezdinde tabiatı hak sahibi olarak tanıyan ve Sumak Kawsay olarak bilinen And felsefesini alternatif bir devlet ve ekonomi modeli olarak kabul eden Bolivya ve Ekvador bile hem koruma altındaki rezervlerde hem de Latin Amerika yerlilerinin yaşam alanlarında hidrokarbon ve maden çıkarılmasına izin verdi. Venezuela hükümetiyse kapsamını genişlettiği mega-madencilik projesi Arco Minero del Orinoco’ya müteakip Ekososyalizm Bakanlığını kurdu. Bugün bölgede yürütülen madencilik faaliyetleri yalnızca Latin Amerika yerlilerinin geçim kaynaklarını ve biyoçeşitliliği tehdit etmekle kalmıyor aynı zamanda doğa ihracatı yapan ülkeleri, hammaddeye bağımlı üreticiler olarak küresel kapitalizme entegre ediyor. Ama halk ne olursa olsun direnmeye devam ediyor.
Geldiğimiz noktada dünyanın sayılı birkaç devleti haricinde neredeyse bütün devletler doğal kaynakların sömürülmesi açısından Latin Amerika ile hemen hemen aynı konumdayken direniş hareketleri söz konusu olduğunda ilk göze çarpan şey, olağanüstü bir eylemsizlik. Rusya ve Çin gibi BRICS ülkeleri kendi vatandaşlarını iklim felaketinin Batı tarafından yaratılan bir kurmaca olduğuna inandırır ve kendi doğal kaynaklarını doldukça dolambaçlı yollardan da olsa bütün ambargoları delerek yine Batılı devletlere satarken Batı, kendi halklarının eylemsizliğini mutlak kılmak için medyayı kullanıyor. Şu an birey tarafından ortaya konan eylemlerin kifayetsiz olduğuna duyulan inancın arka planında, gerek ana akım medya gerekse sosyal medya tarafından oluşturulan “beyhudelik” anlatısı var. Her birey, ne yaparsa yapsın sistemi değiştiremeyeceğinden o kadar emin ki, klavyeye ya da ekrana sıkışan aktivizm, tam da Daryush Shayegan’ın belirttiği gibi, “eleştiri yeteneğini hareketsizleştirip çözümleme gücünü dizginliyor” ve insanlar buldukları kolay çözümlerle kendilerini rahatlatıyor.
Octavio Paz, Latin Amerika demokrasilerinin başarısızlığını açıklarken toplumsal ve ekonomik unsurların yanı sıra eleştirel ve modern bir entelektüel akımın olmaması unsurundan da bahseder. Günümüz açısından bakıldığında eleştirel ve modern entelektüel akımın karşısındaki en büyük engel aslında tekno-kapitalist tüketimin ayrılmaz bir parçası olan bu medya ağları. Okumak, yazmak, düşünmek ya da topluluklar halinde bir araya gelmek için gerekli olan zaman, ekran karşısında geçirilen verimsiz saatlere dönüşüyor ve yaşayan her şeyi haritalayan, tanımlamayan, ölçülebilir kılıp okunaklı hale getiren jeo-iktidar sahiplerine veri sağlıyor. Başka bir deyişle, hükümetlerce desteklenen şirketler, devlet-sermaye-bilim kompleksinin yönetsel kapasitesini son raddesine değin kullanadursun, teknolojiyi yalnızca ilerleme olarak görmeye koşullu toplumlar, din ve milliyetçilik söylemiyle sahnede kendine yer bulan bir ucubeler tiyatrosuyla vakit kaybediyor. Bu ucubeler tiyatrosu bir yandan – kendi zihniyeti açısından canı pahasına koruması gereken – “vatan” toprağını sermayeye peşkeş çekerken öte yandan kitleleri manipüle edebilmek için ya din ve ırk gibi çoktan miadını doldurmuş arkaik söylemlere yaslanıyor ya da cinsiyet eşitliği, kimlik, hayvan hakları, göçmenlik gibi en temel insani değerlere saldırıyor. Fakat bu gösteriyi alkışlayanların da eleştirenlerin de kendini bir anda arka planda süregiden düzenin bir parçası olarak bulması işten bile değil. Birkaç yıl önce hükümet politikalarını destekleyen bir çiftçi bugün kendini aynı politikaları eleştiren biriyle birlikte açlık sınırında buluyorsa ya da eleştiren taraf bir anda sözde çevreci politikalar üreten bir şirketin sözcülüğünü üstleniyorsa elbette hiçbir şey değişmez.
Ekoloji söz konusu olduğunda hepimiz asıl sorumlunun ne ya da kimler olduğunu biliyor ama kimi alışkanlıklarımızdan vazgeçmeyi göze alamadığımız için dürüst davranmıyoruz. İçinde yaşadığımız sistem öylesine ustalıkla inşa edilmiş ki, kendimizi bir yandan hayvan haklarını savunup öte yandan et yerken, hem sigara tüketip hem ilaç endüstrisini suçlarken bulabiliyoruz. Fakat burada aslolan bireyin kendisini suçlaması değil, birebir içinde olduğu çelişkinin ürettiği karşıtlığın tüketiminden de kâr elde elden kapitalizmin bir tasarımı olduğunu fark etmesi. Mesela BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün 2021 verilerine göre dünya nüfusunun et tüketimini karşılamak için her gün ortalama yüz bin hayvan öldürülüyor. Yıl bazında baktığınızda bu sayı otuz altı buçuk milyon. (Yani AKP-MHP iktidarının katletmeyi planladığı köpeklerin sayısının yaklaşık on sekiz katı.) Vicdani ya da etik sebepler dolayısıyla değil de, ekolojik duyarlılık gerekçesiyle vejeteryanlığı ya da veganlığı seçtiğinizdeyse kendinizi bambaşka bir endüstrinin içinde buluyorsunuz. Zira en basitinden bu tarz bir beslenmede en sık kullanılan gıdalardan olan soya fasulyesinin üretimi için Brezilya, Arjantin ve Paraguay’da her yıl yüz binlerce hektar alan ormansızlaşıyor.
Fakat Belem Deklarasyonu’nda da belirtildiği gibi, “İnsanlığı ve doğayı aynı şekilde sömüren bu asalak sistemin, kapitalizmin barbarlığını daha fazla kanıtlamaya ihtiyacımız yok.”
Sonuç itibariyle kapitalist sistemin öngördüğü kaynak (insan ya da doğa) kullanımı yaşamı, yaşam olmayanla takas etmeye yönelik. Bütün hayatımız boyunca yaşamak için çalışıyor ama karşılığında yaşam olmayan ne varsa onları satın alıyoruz. Ekososyalizmse böylesi bir çıkmaza verilecek en iyi yanıt, bu çıkmazı yaratan ve destekleyen sisteme yöneltilebilecek en iyi itiraz, sebeplerin kökenine inmeyi amaçlayan radikal bir düşünce ve eylemsellik çağrısı.
Kaynaklar
Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç
Semih Gümüş, Yaşayan Marksizm
Simon C. Estok, Ekofobi Hipotezi
Parti de Gauche, Manifeste pour l’écosocialisme
Fabrice Flipo, Qu’est-ce que l’écologisme?
Andreas Malm, Le marxisme écologique
Sabrina Fernandes, Ecosocialism from the Margins
S. Acosta, P.R. Andersson, O.Bentancor, V. Saramago, B. Whitener, World-Ecology in the Web of Latin American Culture
Michael Löwy, Why Ecosocialism: For a Red-Green Future






