Munro’nun bendeki yeri tamamen farklı. Eserlerini anlamak için kelimelerinde kaybolduğum vakitler ne denli önemliyse onu okumadan geçirdiğim zaman da o kadar önemli.
Alice Munro’nun vefatından iki gün sonra New York’ta bir etkinliğe gittim ve kendimi yabancılar arasında buldum. Bir kadın bana yaklaştı ve büyük yazar “Janet Munro’nun” öldüğünü, haberim olup olmadığını sordu. Janet? Başka biri bana Munro’nun yaşam öyküsünü anlatınca karmaşa ortadan kalktı – ama bunu yaparken aynı zamanda New York Times’ın ölüm ilanında kullandığı fotoğrafın detaylı bir tasvirini yapmıştı. Sonra başka biri geldi ve Munro’nun çoğu yazarın aksine roman yazmadığını sadece öyküleri olduğunu söyledi. “Sizce de çok ilginç değil mi?” Ve hemen ardından – hem öykü hem de roman yazanlara sorulan – o malum soru geldi: “Sizce hangisi daha kolay?”
Kolay? Edebiyatla asla ilişkilendiremeyeceğim bir sıfat bu.
O günkü neşeli ve canlı grubun Munro ismini sadece ünlü bir yazar olduğu için bildiğini düşünmek bana kendimi kötü hissettirdi. Ve bir anlığına da olsa gidip hepsine tek tek en sevdikleri Munro öyküsünün hangisi olduğunu sormak istedim. Ama yapmadım – zira aynı sorunun muhatabı ben olsam muhtemelen ben de yanıtlayamazdım.
Yakın tarihimizin Alice Munro ile aynı kalibredeki tek öykü yazarı William Trevor, bir keresinde bana Monet’nin Giverny’deki bahçesine yaptığı ziyaretleri anlatmıştı. Şafak vaktinde bahçeye gider, alacakaranlığa kadar orada kalıp ışığın nasıl değiştiğini izler, ardından Monet’nin resimlerini önüne alıp onun neler gördüğünü fırça darbelerinden anlamaya çalışırmış.

Nasıl ki Monet’nin reprodüksiyonları çoğu bekleme odasına gönül rahatlığıyla asılır, Munro’nun hayatı ve kariyeri de havadan sudan muhabbetlerde sıklıkla konuşulur. Oysa bir sanatçının eseriyle anlamlı ilişkiler kurmak zaman alır. Trevor’ın Monet’ye olan yaklaşımı, bana kalırsa Munro’yu okumanın yegâne yolu. Çünkü Munro’nun eserleri ne sadece örnek alınmak (ki, öykü yazarları sık sık yapar bunu) ne de tek seferde okuyup bitirmek (okumayı tüketmekle eş tutan çok yanlış bir ifade) içindir. Munro’nun eserleri yıllar, belki de on yıllar boyunca, kişi eserle kurduğu ilişkiyi kendi yaşamının bir parçası haline getirene kadar tekrar tekrar okunmak içindir.
Munro’yu ilk okuduğumda yirmili yaşlarımın sonlarındaydım. Trevor ya da Tolstoy gibi bazı yazarlar yıllar içinde benim için kalıcı hale geldi ama hayatımın değişmezlerinden olan bu yazarlara rağmen kendimi sık sık Munro’nun eserlerini yeniden okurken buldum. Munro’nun bendeki yeri tamamen farklı. Eserlerini anlamak için kelimelerinde kaybolduğum vakitler ne denli önemliyse onu okumadan geçirdiğim zaman da o kadar önemli.
Bu hep böyle oldu; öykülerini okudum, birkaç yıl süreyle yeniden okumak için hiç istek duymadım ama sonra bir anda yeniden önceliğim haline geliverdiler. Ve her yeniden okuma arasında hayat değişmeye devam etti: evlilik, farklı işler, doğum, biçare bebeklerden derin düşüncelere sahip çocuklara dönüşen iki çocuğa ebeveynlik yapmak ve altı yıl arayla onları kaybedip şimdi yaslarını tutmak. Ne zaman hayatımın dönüm noktalarından birinde olduğumu hissetsem tekrar dönüp karakterleri hayatın büyük ve küçük felaketleriyle, algılanan ve algılanamayan endişeleriyle birlikte yaşayan Munro’nun öykülerini okudum.
Ve her seferinde ne hikâyelerde olup bitenleri ne de karakterlerin başına neler geldiğini değil, hayatın dokusunu fark ettim: trenler ve arabalar, mevsimler ve iklimler, ormandan ya da akarsuların kıyısından geçen patikalar, bir çocuğun jestleri ya da bir annenin düşünceleri, günler ve yıllar, ve elbette kimi ötekilerden daha fazla iz bırakan vedalar.

Olaylar ve karakterler hakkındaki düşüncelerimse belirsizliklerle dolu: bir yandan çocuklarını terk eden bir anneyi desteklerken öte yandan geride kalan çocuklar için derin bir üzüntü hissedebiliyorsunuz. Fakat dikkatinizi Munro’nun odaklandığı meselelere vermek, William Trevor’ın önce Monet’nin bahçesini ardından resimlerini incelemesine benziyor. Yaşamak ve okumak arasındaki ince çizgiyi hani neredeyse görünmez kılan bir yazar Munro. Yarattığı karakterlerin yaşamları benimkinden ya da bir başkasınınkinden daha çözümsüz değil.
Onun öykülerini en son 2022 yazında, ailece Cenevre Gölü yakınlarında geçirdiğimiz tatilde okudum. Her sabah erkenden kalkıp göl kıyısına gidiyor, biraz yürüyüş yaptıktan sonra Gençlik Arkadaşım’dan bir öykü okuyordum. Çocuklarımdan birini kaybetmiştim; ve yaklaşmakta olandan bihaberdim.
Önümden bir çift kuğu geçip giderken altını çizdiğim satırları hâlâ hatırlıyorum: “Çünkü tığ işi güllerin sürüklenip gidebileceğini ya da yoluna aşağısına doğru hızla ilerleyenin mezar taşları olabileceğini hiç düşünmedi. Bunu gerçekle karıştırmıyor, hiçbir şeyi gerçekle karıştırmıyor ve aklının henüz başında olduğunu da bu sayede biliyor.” Bugün bu satırları bir kez daha okuyorum ve o gün ne kadar aklı başındaysam bugün de öyleyim. Sadece artık hayatın daha uzak bir noktasındayım ve artık gerçeklik denen şeyle ilgili farklı bilgilere sahibim.
Gençliğimde öykü yazmakla roman yazmak arasında ne fark var dendiğinde yazarlar arasında dolaşan esprili bir deyiş vardı: roman evliliğe benzer, öyküyse aşk ilişkisine. Bu fikir kimden çıktı bilmiyorum ama nasıl da yanlış. Roman çoğu zaman kaçış anlamına gelir – hem yazar için hem okur için. O yüzden aşk ilişkisine asıl benzeyen romandır çünkü başlar, biter ve yazar bir sonraki romanını yazarken okur kendini meşgul edecek başka bir roman okur.
Öyküler, en azından Alice Munro’nun kırk yılı aşkın bir süredir yazdığı türden öyküler aşk ilişkisinin de evliliğin de çok daha fazlası, hayatın ta kendisidir.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






