Bekleyişin Şarkısı'ndan Bitmeyen Yasa
11 Ekim 2019 Edebiyat Roman

Bekleyişin Şarkısı'ndan Bitmeyen Yasa


Twitter'da Paylaş
0

Mehtap Ceyran yeni romanında büyülü bir dil ile kayıpları, Cumartesi Anneleri’nin hayatında oluşan anlamsız ve tarifsiz boşluğu başarılı bir şekilde anlatıyor.

Mehtap Ceyran’ın yeni romanı Bekleyişin Şarkısı Everest Yayınları’ndan 5 Ekim 2019’da Diyarbakır Tüyap Kitap Fuarı standına gelir gelmez çok yoğun bir ilgiye mazhar oldu. Diyarbakır’daki dostları olarak uzun kuyrukta kırk dakikadan sonra kitaplarımızı imzalatabildik. Bekleyişin Şarkısı, Mevsim Yas’ı tamamlayan bir roman. Acıya, kedere batıp çıkmış Kürt coğrafyasını konu almış. Bekleyişin Şarkısı gözaltında kaybedilenlerin, cumartesi annelerinin, Kürt meselesinden dolayı gözaltına alınıp kaybedilenlerin ve yakınlarının trajedisinin romanı. Mehtap o dönemde yaşananları çarpıcı bir dille kaleme almış. 

Yazar, “Hayatımın en karanlık dönemi geçti,” diye iddialı bir cümleyle okuru romanın içine çekiyor. Karlı ve soğuk bir havada başlayan roman Kafkaesk bir havada bizleri bilinmeyenlerin kapısını aralayarak terk edilmiş sokaklarda gezdirirken, romanın bir zamanlar terzilik yapan Rahşan Teyze ve kaybedilen oğlu Mahir etrafında kurulduğunu ilk cümlelerden hemen anlıyoruz. Evet, kayıpların ve onu acı kederle ne yapacağını bilemeden sadece bekleyenlerin romanıdır Bekleyişin Şarkısı.

Anlatıcı kadına K diyerek romana büyüteç tutarsak, K eve geldiğinde birlikte yaşadığı Rahşan Teyzeyi göremeyince onu aramaya çıkıyor. Rahşan Teyze’nin oğlu Mahir, yüzü maskeli silahlı kişiler tarafından 1990’lı yıllarda beyaz bir arabaya bindirilip kaçırılmış, bir daha da ondan haber alınamamıştır. Anlatıcı K’nın ağzından şehirde yaşanan tahribata dair detayları, yaratılmış travmayı, şehrin dağılmış siluetini seyrederken, yıkık insan hikâyeleriyle yüzleşiyoruz.

mehtap ceyran

Mehtap Ceyran yeni romanında büyülü bir dil ile kayıpları, Cumartesi Anneleri’nin hayatında oluşan anlamsız ve tarifsiz boşluğu başarılı bir şekilde anlatıyor. Anlatıcı K’nın anne babasının şüpheli bir trafik kazasında öldüğünü, Rahşan Teyze’nin K’ya anne babalık yapıp baktığını, Mahir’in kaybolmasından sonra Almanya’da çalışan babası Hikmet Eniştenin kalp krizi geçirerek öldüğünü öğrendikçe hikâyeye yavaş yavaş giriyoruz. 

Anlatıcı K, çocukluk arkadaşı olan Zedan, Almanya’dan dönmüştür. Sonraları anlatıcı K’nın çocukluk arkadaşları Sara’yı, Ferda’yı tanıyoruz. Anlatıcı K, sokaklarda Rahşan Teyze’yi ararken geçmişine ayağı durmadan takılıyor. Bir süre sonra aslında Rahşan Teyzesiyle birlikte eski geçmişini, kendisini aradığını anlıyoruz.  Roman bütün olarak başarılı ve birbirini tamamlayan bir kurgu içinde sunuluyor okura. Yazarın, “O günden sonra hayatımızı tarif edebileceğim tek şey acı bir bekleyişti ve bu şarkı sonsuza dek sürecekti,” sözüyle evlatlarını, eşlerini kaybedenlerin sonsuza dek uzanan sessiz çığlığını anlatmaktadır.  

Hannah Arandt, Geçmişle Gelecek Arasında kitabında, Modern dünyanın artan anlam yoksunluğu’ndan bahseder. Mehtap Ceyran, Bekleyişin Şarkısı romanında bir zamanlar derin anlam taşıyan birçok şeyin nasıl anlamsız hale getirildiğini çok trajik örneklerle anlatıyor. Bundan dolayı da yazar sık sık geçmişe götürüyor okuru. Günümüzde değersizleştirilip anlamsızlaştırılan birçok küçük şeyin bir zamanlar ne kadar kıymetli olduğunun ayırtına, anlamsız hale getirilince anladığımızı anlatıyor. Örneğin çocukluk arkadaşı olan Ferda’nın evinin terasındaki ‘sarmaşık, kahkaha sesleri ile üzümlü kek kokusu’ nun mutluluğun tarifi olarak bize sunuyor. Çocukken zihinlere kazılan bu mutluluk tablosu modern çağda her şeyin tüketilmesiyle anlamsız hale getirilmesini iyi veriyor yazar. 

Arendt kitabında ayrıca, “modern çağda mutlak ölümlülük fikrine alışkanlık kazandığımızı görüyoruz” der. İnsanların kaybedilmesi, öldürülmesi, mutlak ölümlülük fikrini, “muhalif olanlar mutlak kaybolur, ölür” sonucunun bizlere alıştırılmak istendiğini, gözaltının, işkencenin ve ölümün sıradanlaştırıldığı çağda olduğumuzu anlatır yazar. Mehtap patrona, yöneten erk’e, egemenlerin fikirlerine katılmamanın, dışlanmak, tutuklanmak, gözaltına alınıp kaybedilmekle, öldürülmekle eşdeğer olduğunun kabullendirildiği bir toplumsal düzeni serer gözlerimizin önüne.

Adorno, Minima Moralia adlı kitabında, “Yakın geçmiş her zaman felaketlerden arta kalmış bir yıkıntı olarak görünür bize” diye yazmaktadır. Yazar tam da bu görüntüyü bizlere en ince detayına kadar başarılı bir şekilde sunuyor. Modern toplum insanı hep mutsuzdur. Tamamlanmamışlık duygusundan kendisini kurtaramaz, içinde bulunduğu an’dan da hiç hazzetmez. Hep geçmişteki kötü olaylara takılıdır zihni. Unutmayı bilemez. Yaşadığı unutamadığı felaketler, kötü olaylar, sesi soluğu, nefesi, rüyası, kâbusu olmuştur. Yıkıntılara takılıp kalan insan toparlanamaz. Ana karakterimiz Rahşan Teyze, oğlu Mahir’in kaybolmasıyla, daha doğrusu maskeli kişilerce kaçırılıp kaybedilmesiyle başlayan felaketle baş etmeye çalışır. Ama başaramaz. Evinin altındaki terzi dükkânına önceleri seyrek gider, sonraları hiç gitmez, en sonunda da eve çekilir, zilin kablosunu kesip sessizliğe teslim olur. Bu ruh halini romanında iyi işlemiş Mehtap.

mehtap ceyran

Ivan Illich, Şenlikli Toplum kitabında, “İnsanların iyileştirme, teselli etme, hareket etme, öğrenme, evlerini yapma, ölülerini gömme konusunda doğuştan gelme bir yeteneği vardır” der. Mehtap Ceyran, ölüyü bulmak ve gömmek için çırpınan Rahşan teyzeyi kederli bir hikâye ile iyi bir şekilde kaleme almış. Sahip oldukları için ölme ve öldürülme kadar ölülerini gömme ritüeli Kürtlerde çok derin bir değerdir. Ölüsüne sahip olamamak, onu dini ve kültürel ritüellerle, törenle gömememek onursuzluk, eksiklik olarak addedilir. Kayıpların ailesi ölülerini gömemediklerinden dolayı derin bir boşluk içindedirler. O boşluğu dolduracakları, perşembe akşamları ile bayram akşamları gidip ziyaret edecekleri bir mezara sahip olamamaları hayatlarını daha da acıya boğmaktadır. Cenazesine sahip çıkamamak eksikliktir. Mesele ölmek, öldürülmek değil, ölüsüne sahip olamamaktır. Ve Mehtap Ceyran bu duyguyu Rahşan Teyze’de çarpıcı bir şekilde kaleme almıştır.  

Zygmunt Bauman Özgürlük adlı eserinde, “İnsanlar eylemden kaçınmak yerine harekete geçen ya da belirli bir biçimde hareket etmek yerine eylemde bulunmayan failler olarak özgürdür” der. Mehtap Ceyran, iki seçenekle donatılmış insanın tercihlerinde özgür olduğunu, toplumsal şartların, koşulların insanın tercihlerini belirlediğini iyi vurgulamaktadır. Romanda yazar Rahşan Teyze’nin hareket etme ile etmeme, konuşma ile konuşmama, arama ile aramama, bekleme ile beklememe arasında bocaladığını, en sonunda terzilik işini bıraktığını, kapı zilinin kablosunu keserek kendi iç dünyasına çekilerek eylemde bulunmama özgürlüğünü kullandığını okuyoruz. 

E. M. Cioran Var Olma Eğilimi adlı kitabının 57. sayfasındaki yalnızlardan oluşan bir halk bölümünde, “Bir halkın deneyimleri üzerine…” diye başlar. “Umut eder, her zaman çok fazla umut eder. Enerjinin, çözümlemenin ve acı olayın tuhaf bir bileşimi. Onun yerinde kim olsa bunca düşman karşısında silah bırakırdı. Ama o, umutsuzluğun uysallığına uygun değildir, bin yıllık yorgunluğuna, talihinin ona zorla kabul ettirdiği sonuçlara aldırmadan, bir beklenti sarhoşluğu içinde yaşar” der. 

Cioran bu beklenti sarhoşluğunu eleştirir. Ama beklemek dışında başka çareler sunamaz bizlere. Mehtap Ceyran, umut edip, umudunu yitirmeyen halkın yıkıntıya dönüşmüş hayatından kesitler ile bizi şehrin karlı, karanlık sokaklarında dolaşmaya davet eder. 

Cioran, “geçmiş, geleceğimizi özetler, yarınlarımızı hayal meyal gördükçe, ona daha çok yaklaşıyoruz, ondan daha çok kaçıyoruz, bir gün onunla aynı kefede olmaktan hepimiz korkuyoruz” der. Mahtap Ceyran, romanda yakın geçmişin acılarını Rahşan Teyze ve anlatıcı K’nın okuru geçmişe götüren hafıza tazelemesiyle bizlere hatırlatır. Anlatıcı K, uzakta duran mutlu geçmişe ve felaketle dolu yakın geçmişe gider sık sık. Oradan kaçmaya çalışır. Kendisini oyalar. Karanlıklarla dolu yakın geçmişten ürker, ama kaçınılmaz sonunu hazırlar ondan kaçarak. Kaçmak yerine yüzleşmek gerekir. Yazar bunu romanın satır aralarında bizlere şöyle fısıldar: 

Zedan ile K, kafede otururken, K ne yaptığını anlatır, “hayatımın büyük kısmını, açıktan olmasa da bile gizliden geçmişi reddederek, kendime yabancılaşarak geçmişten korkarak yaşsdım. İçimde onaylanma arzusu bir başkası olmaya zorluyordu. Bütün zamanım mağazalarda çanta, ayakkabı alarak kendimi oyalıyordum. Hayatındaki yalanlara inanma eğilimindedir insan. En çok bu yüzden acı çekeriz,” der. 

Zedan, Türkiye’den kaçıp gittiği Berlin’de mülteciyken kaldığı pansiyonu anlatırken K ile yakınlaşırlar. Çünkü onları yakınlaştıran şey bir yere ait olamama, kendilerini aramak dışında başka bir şey değildir. O anda bir top sesi duyulur. Her yer sarsılır. Top atışları yoğunlaşınca oturanlar kaçışır. Yani sevgiye kendilerini yaşamaya izin yoktur.

Albert Camus, Düşüş adlı romanında, “Öfkelendiğim zamanlar, en iyi çözümün ilgilendiğim kişi için ölüm olacağını düşünüyordum. Bu ölüm bir yandan bağımızı sürekli kılardı, öte yandan onun baskısını kaldırırdı. Ama başka türlü tasarlanmayacak bir özgürlüğe kavuşmak için ne herkesin ölümünü dilemek, ne de en sonunda dünyayı insansız bırakmak olmazdı. Benim duyarlılığım ve insan sevgim buna karşıydı,” der.  Albert Camus, son cümleyle öldürme isteğini nasıl yendiğini söylemiş. Sevgi ile. Kaybedilenlerin varlığından rahatsız olanların tamamı sevgisiz ve duyarsız insanlardır. Sevgi olan yerde yok etme duygusu oluşmuş. Dünyanın birçok yerinde kendi gibi düşünmeyenlere reva görülen primitif yöntemler; muhaliflerin derdest edilmesi, işkence edilmesi, zorunlu göçe tabi tutulması korku ve panik yaratmak, taleplerinden vazgeçmelerini sağlamak için bizzat onları ortadan kaldırmışlardır. Bir insanın kaçırılıp öldürülerek cenazesinin ailesine verilmemesi çok ağır cinayetten öte geride kalan herkesi cezalandıran, itibarsız kılan vahşet örneğidir. Bunları da sevgiden nasibini alamayan insanlar yapar. 

Mehtap Ceyran, o günlere denk düşen boşluğu, tepkisizliği, anlamsızca dolanmaları ve duygu durumunu başarılı ve akıcı bir şekilde aktarmış.  Karakterler iyi seçmiş.  Onu büyüten annelik yapan Rahşan Teyze, sevgi beslediği hoşlandığı Zedan, arkadaşları Ferda ve Sara. Anlatıcı K ile bir süre sonra ilgi duyduğu çocukluk aşkı Zedan ile Rahşan Teyzeyi birlikte aramaya başlar ama bulamazlar. Mehtap Ceyran, tiner çeken yol kesen para isteyen çocukları, terk edilmişliği, dağılmayı, yoksulluğu, geçmişe duyulan özlemi, tecavüzleri, ölümleri, intiharları, şiddeti, ölümü bekleyen insanları, tutunamayan aileleri, başlarından geçen trajik hikâyeleri iyi nakşetmiş. 

Meydanda sıralanan tanklar, kapanan sinemalar, sallanan panolar, siyasi parti önünde bekleyen siyah bereli polisler, loto oynayan insanlar, yakılan Kürtçe basan yayınevi, kesilen ağaçların yerine yapılan binalar, kedilere yapılan vahşet, bizlere sevgisiz bir toplum yaratılmak istendiğini iyi aktarıyor. Sevgisiz insanların sayısı artsın diye çaba sarf edenlere yerinde göndermeler yapmış. Kalemini bir kamera gibi tutmuş.

Zedan’ın anlatıcı K’nın elini tutunca karakter bunca acı yaşanırken sevdiği hoşlandığı insanın elini tutmasını lüks görüp elini çekmesi. K’nın  Zedan’ın sevmekteki aceleci tavrını eleştirmesini de Kürt toplumun röntgenini iyi yansıttığının göstergesidir. 

Romanda bir Almanya imgesi var. Rahşan Teyzenin eşi Hikmet enişte Almanya’dadır. Orada kalp krizi geçirir ve ölür. Anlatıcı K’nın sevdiği çocuk Zedan da Almanyada Berlin’de mülteci olarak bir süre yaşamış sonra geri gelmiştir. Kürtlerde Almanya ikinci bir ülke gibidir. Orada akrabalar, dostlar, siyasi mülteciler kısacası diğer yarımız vardır. Mehtap Ceyran diğer yarımızı unutmamış romanda işlemiştir.

Rahşan Teyze asla ana dilde şarkı söylemesini ve ana dilde konuşmamasını tembihlemesini tebessümle okudum. Çünkü tek kelime Türkçe bilmeyen annem Fatma da bana bunu Kürtçe evin içinde kulağıma fısıldayarak söylemişti. 

Mahir dönerse eve rahatça girebilsin diye kapının açık bırakılması, Cumartesi annelerinden Berfo Ananın kaybedilen oğlu Cemil Kırbayık için söylediği ölümsüz replik.

Roman mevsim kış’ta geçiyor. Mevsim Yas’ın kasvetini burada görmemiz mümkün. Yalan haber yapan gazeteler, zehirlenmiş köpekler, stresten çaresizlikten dolayı her yerde içilen sigara,kesik elelktrikler, tek katlı sıraya dizilmiş yoksul evler, kışın gündüz ışığı yanan evler, kazılan sokaklar, silah sesleri, taşmış lağım çukurları, kedi cesetleri, tuhaf silahlı adamlar, plakasız araçlar, yıkımın, hukuksuzluğun eşitsizliğin şifrelerini veren parçaları iyi aktarıyor   yazar. Evet ortada büyük bir yıkım vardı ve kimseler görmedi. Cumartesi Anneleri, çerçevelenmiş Mahir’in resmini taşıyan Rahşan Teyze, keder dolu yüzleriyle meydanlarda oturan acılı anneler, gazeteciler, polisler tam bir cumartesi anneleri ritüeli…

Mahir’in sevdiği yiyecekleri eve sokmaması, Tahir Elçi hikâyesinde eşi Türkân ile yaptığım söyleşideki çarpıcı bir cümleyi anımsattı: “Tahir incir çok severdi. Ondan sonra incir yemedim.”

Zedan’ın babası ölünce oğlu gelip görsün diye morgda bekletilmesi, Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu filmindeki muhtarın, “Köyde bir morg istiyor, gurbettekiler burda ölen anne babasını son kez görmek için ölüyü bekletin diyorlar, nerde bekletelim, kokuyo, köye bir morg lazım savcı bey,” repliği hatırlattı. Eline sağlık Mehtap Ceyran. Kayıpların romanını özellikle okumanızı tavsiye ediyorum.

Mehtap Ceyran, Bekleyişin Şarkısı, Everest Yayınları, Ekim 2019, 216 s.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR