Erich Fromm’a göre, hümanist sosyalizm, özgürlükten yanadır. Korkudan, endişeden, tahakkümden ve şiddetten uzak kalmayı savunmaktadır.
İnsan, düşünce ve düşleriyle yaşayan; akıl yürüten, yorumlayan, tahayyül eden, düşlerinin gerçekleşmesi için bireysel ve toplumsal anlamda eyleme geçen, aktif ve yaratıcı bir varlıktır sonsuz evrenin içinde. Çağlar boyunca insan yaşadığı dünyanın sınırları içinde kalmamaya özen gösterdi; yaratıcı düşünce ve düşleriyle kendine ve insanlığa yepyeni ufuklar açtı. Sınırları aşmak; düşünce ve düş gücüyle, zihin ve imgelemin yaratıcı eylemiyle gerçekleşen sonsuz bir sürece dönüştü.
İnsanın evren algısı bilimsel gelişmelerle koşut biçimde gitgide daha farklı pencerelere açılarak sürdü. Bilimdeki yeni bakış açısı ve kanıtlar doğrultusunda evrenin algılanma ve yorumlanma biçiminde inanılmaz gelişmeler ve farklılıklar oluştu insanlık tarihi boyunca.
İlkel toplumun insanları yaşamı ve evreni yarattığı mitoslar üzerinden algılıyordu. Bu durum yaşama yepyeni bir yorum katma anlamını da taşıyordu. Sürekli olarak soran, merak eden ve sorgulayan insan, mitoslar dönemini aştığında akıl çağı süreci başlamış oldu. Akıl çağında, nesne ile öznenin bütünsel algısı aşıldı; evren “ben” ve “benim dışımdaki dünya” olarak ikiye ayrılmış oldu. Kuşkusuz, bu tam anlamıyla zihinsel bir yarılmaydı ve etkisi çağlar boyunca sürdü. Akıl çağı bilimin gelişmesini hızlandırdı; dünya nesnel gerçeklik olarak var’dı ve dolayısıyla insan aklı bu nesnel gerçekliği, düşünce, akıl ve mantık süreçleriyle değiştirip dönüştürebilirdi. Nitekim süreç bu yönde ilerledi yüzyıllar boyunca. Dinsel doğmaların zincirlerinden de kurtulan akıl, özellikle orta çağın bitimi ve aydınlanma dönemi ile birlikte, bilimle el ele yürüyen bir yolculuğun içinde buldu kendini. Sorgulama, düşünme, uslamlama, tartışma, araştırma ve yeni bulgular ışığında yeni bir evren algısı geliştirmeye devam etti. Bütün bu yolculuk, insanın daha iyi, daha güzel bir dünyaya duyduğu özlemi biraz daha besledi aslında. Bu özlem yepyeni düşlere zemin hazırladı ve ütopyalar doğdu. İlk çağlardan beri toplum, insan ve devlet yapısıyla ilgili bazı düşsel ve kurgusal eserler yazılmış olmasına karşın, modern çağın ütopyaları düşlerimizde var olan o yer’e; o hayal ülkesine daha sık göndermelerde bulunuyor ve yepyeni bir dünya tasarımını da beraberinde getiriyordu.
Thomas More’un 16. yüzyılın başlarında yazdığı Utopia adlı eseri bu türde yazılmış birçok düşünce ve sanat eserinin genel adı oldu. More’un Utopia’sı aslında insanın en derin özlemlerine uyan bir toplum biçiminin somut ayrıntılarla tasarlanmasıdır. Campanella’nın More’dan yüz yıl sonra yazdığı Güneş Ülkesi de düşlerdeki güzel ve olumlu özelliklere sahip toplumun betimlenmesiyle oluşturulmuştur. Bunlar ideal bir toplum tasarımı sunan pozitif ütopyalardı; çünkü orta çağ sonrası insanının kendine güvenini ve geleceğe duyduğu inancı pekiştiriyorlardı.
Distopyalar ise 20. yüzyıl başından itibaren ortaya çıktı; bunlar modern insanın güçsüzlüğünü, umutsuzluğunu ve çaresizliğini ifade ettiler. Zamyatin’in Biz’i, Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, George Orwell’in 1984’ü distopyaların en bilinenleri arasında yer aldı. 1900-1980 yılları arasında yaşamış olan Alman kökenli ünlü düşünür, sosyolog ve psikanalist Erich Fromm’un tespitiyle söylersek, “Biz ile 1984 insanın bireylik hislerini yitirdiği ve tamamen bürokratikleşmiş bir toplumu anlatmaktadırlar. Bu türlü bir yönetim, ideolojik ve psikolojik manipülasyon ile terörün karışımı sayesinde meydana gelmektedir. Zamyatin’in eserinin sonunda insanı bedensel olarak bile değiştiren bir beyin ameliyatı yer almaktadır. Huxley’in kitabında ise, insanı terör kullanmadan makine haline dönüştüren ana öğe, hipnotize edilmiş bir kitle telkinidir. (…) Bu üç negatif ütopya bize aynı esaslı soruyu sormaktadır: İnsanın doğası, onun özgürlüğe, onura, dürüstlüğe ve sevgiye olan özlemini unutturacak kadar değişebilir mi, ya da insan, insan olduğunu unutabilir mi?” Erich Fromm sonunda şu yargıya ulaşır: “Adı geçen yazarlar, insanın sevgiye, adalete, gerçeğe ve beraberliğe duyduğu derin özlemin ve arzunun var olduğu görüşünü temsil etmektedirler. İnsani özlemlerin gücün ve şiddetini, onları yıkmak için nasıl bir zorlamanın gerektiğini tasvir ederek, yani tersten giderek vurgulamaktadırlar.” (1)

Distopyaları, var olan ve yaşananları sorgulayan, onları eleştirel bir bakışla yorumlayarak anlatan, sanatçı duyarlılığına ve evrensel aydın sorumluluğuna sahip yazarların, insanları düşündürmek ve onlarda farkındalık yaratmak isteyen yapıtları olarak nitelendirebiliriz. Distopyalar, okuyanlar üzerinde umutsuzluk duygusu yaratmaktadırlar, ama bir taraftan da duyarlı kalpleri ve beyinleri harekete/ eyleme geçiren olumlu bir nüveyi kendi içlerinde taşıyarak, yaşamın sonsuz diyalektik sarmalına farklı bir yoldan ilmek atmayı başarmaktadırlar.
Marx’ın 19. yüzyıl ortalarında söylediği söz halen geçerliliğini korumaktadır bence: “Filozoflar dünyayı farklı biçimlerde yorumlamışlardır. Oysa önemli olan dünyayı değiştirmektir.” Bu da elbette evrensel çapta toplumsal adaletten, dünya barışından, sevgi ve insani değerlerden yana olan tüm insani güçlerin bir araya gelip birlikte mücadele edecekleri bir platformu gerekli kılmaktadır. Nükleer savaş, halen insanlığın geleceği için büyük bir tehdit oluşturmaya devam etmektedir. İlginç olan, sanki hiçbir nükleer tehdit yokmuşçasına bu durum görmezden gelinmekte ve neredeyse yok sayılmaktadır. Soğuk savaş yıllarının geride kalmış olması, nükleer silahlar konusundaki birçok olumsuz gerçeği değiştirmiş sayılmaz. Bunun yanı sıra doğa ve çevre felaketleri, silah ticaretinin körüklediği yerel savaşlar ve terör olgusu, evrensel çapta tüketim ve borç ekonomisi, ekonomik krizlerin yarattığı açlar ve işsizler ordusu, dünyanın geleceğini karanlık bir tabloya dönüştürmektedir ve ne yazık ki bu tabloda ışıklı noktalar giderek azalmaktadır.
Gençlik yıllarımda toplumsal ve ütopik düşüncelerinden etkilendiğim yazarlardan biri de Erich Fromm’du. Eserlerinde Freud, Marx, Maister Eckhart, ve Buddha'nın fikirlerini bir potada eriten ve yeni bileşimlere ulaşan Erich Fromm, aynı zamanda Frankfurt Okulu düşünürlerinden biriydi.
Erich Fromm, Marx’ın ünlü sözüne önemli bir ekleme yapmıştı: “Evet, dünya değiştirilmelidir, ama önce gerek felsefenin gerekse dünyayı değiştirme fikrinin dışına çıkılmalıdır. Burada asıl önemli olan, insanın kendisinin değişmesi ve başka olmasıdır.” İnsanın değişmesi, dönüşmesi nasıl gerçekleşecektir? Her şeyden önce kendi doğasına, özüne yönelerek; sınırlı ve katılaşmış ego’sunun sınırlarını aşarak, yaşamın ve kendisinin farkına vararak… Bu konuda pek çok makale kaleme alan Fromm, kendi geliştirdiği Aktif İnsan kavramı hakkında şunları belirtir: “Aktif insan, alışılmış anlamda meşgul olan bir insan değildir; o daha ziyade (Nitekim Marx da onu öyle tasvir etmektedir), içten dışarıya doğru akan bir aktiflik taşıyan, dünyaya canlı olarak yönelen, ona katılan ve dünyaya olan ilginin ve bağlılığın gerekliliğine inanan bir insandır. O, hayat süreci içinde devamlı olarak değişmekte ve tamamladığı her hareketten sonra aynı kalmamakta, tam aksine onun için hareket, kişiliğin bir değişimi anlamına gelmektedir. Burada insan artık, Descartes’ın söylediği gibi izole edilmiş ve en son birim olma özelliğinden sıyrılmıştır. İnsan, yaradılışı gereği daima dünyayı kavrama ve anlama süreci içinde bulunmaktadır. Aynı zamanda insan (yani sabit özne) ile dış dünya (yani sabit nesneler) arasındaki ayrılığın farkındalığına ulaşmak durumundadır. Durağan ve sabit ilişki durumunun tersi olan bu durum, Buddhistlerin şu sözlerinde belirginleşmiştir: ‘Sadece ben gülü değil, aynı zamanda gül de beni görmektedir.’ İşte bu yaklaşım, insan ile dış dünya arasındaki karşılıklı ilişki ve etkileşim gerçeğinin güzel bir ifadesidir.” Dünyaya bu biçimde bakan insan, evrensel yaşama aktif ve yoğun bir katılım yaşantısıyla eşlik eder. “Bir insanla nasıl konuştuğunuz, bir manzaraya nasıl baktığınız, bir düşünceyi nasıl düşündüğünüz gibi davranış biçimleri statik, bencil ve izole edilmiş bir insan ile gelişim süreci içinde olan ve dünya ile bir etkileşim içine giren, yani aktif davranan insan arasındaki farkı belirlemektedir.” (2)
Erich Fromm’un sözleri bana iki büyük şairimizin dizelerini çağrıştırdı:
“Yaşamak ne güzel şey
TARANTA - BABU
yaşamak ne güzel şey…
Anlıyarak usta bir kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
YAŞAMAK…” (Nâzım Hikmet)
“İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya… (Ataol Behramoğlu)
Her iki şair de dizelerinde farklı bir bakışla bakıyorlar evrene ve yaşama: Yoğunlaşmış bir dikkatle; anlayarak, evrenle bütünleşerek, kendisini evrenle bir hissederek. Bir çocuğun dolayımsız, saf bakışıyla bakarak ve gördükleri karşısında her an şaşarak. Yaşamın özünü kendi içinde hissederek.
Erich Fromm, Aktif İnsan konusundaki düşüncelerinin başka bir boyutunu da şöyle şekillendirmektedir: “Dünyada olma ve dünyaya kendini verme (yani ona aktif olarak katılma) şeklinde ortaya çıkan insanın kendini geliştirme ve değiştirme süreci ancak, insanın hırslarını ve açgözlülüğünü yenmesi ve benliğini ayrı, katı, kendi içine kapalı ve izole edilmiş bir kişilik olarak dünyanın karşısına koymaktan vazgeçmesi ile mümkün hale gelir. İnsan ancak ego’sunu terk eder ve kendini tamamen boşatabilirse gerçek anlamda kendini doldurabilir. (…) Kendisiyle dolu olan bir insan, hem almak hem de kendini vermek için açık ve özgür değildir. Marx’ın sözleriyle anlatmak istersek: Zengin insan çok şeyi “olan” insandır; çok şeye “sahip olan” insan değil. 20. yüzyılda bu söze belki şunu da ekleyebiliriz: Çok şey tüketen insan zengin insan demek değildir.” (3)
Görüldüğü üzere, Erich Fromm, kendi ütopyasını şekillendirirken öncelikle gerçek insanı yeniden keşfetmemizi öngörmektedir. Nesnelerle ilişkimizi yeniden gözden geçirmemizi önermekte, günümüzde nesnelerin insanlara hükmetmekte olduğu tespitinden hareketle, üstünlüğü nesnelerden alıp tekrar insana kazandırmamız gerekliliğini ifade etmektedir. Her şeyin “sahip olmak”, “elde etmek”, “tüketmek” üzerine kurulmuş olduğu yaşam biçimi ve zihniyetten sıyrılarak, “olmak” biçiminde ifade edebileceğimiz yoğun bir insani yaşantıya açılmamızın yol ve yöntemlerini göstermektedir.
Hümanist sosyalizm diye adlandırdığı bir ütopyayı geliştiren Ercih Fromm, her türlü sosyal ve ekonomik düzenlemelerin en üst ölçütünü insan olduğunu vurgulayarak, bir toplumun asıl hedefinin insanların var olan yetenek, akıl, sevgi ve yaratıcılıklarını tam olarak geliştirebilme imkânı yaratmak olduğunun altını çizer. Bütün sosyal düzenlemelerin insanlığın yabancılaşmış ve kötürümleşmiş durumunu aşacak tedbirleri almaları ve insanları gerçek özgürlük ve bireyselliğe ulaştırabilmeleri gerektiğini belirtir. Sosyalizmin ana hedefinin bütün insanların gelişimini desteklerken aynı zamanda her bireyin mutlak gelişimini sağlayan bir sistem yaratmak olduğunu da işaret eder Fromm. “Sosyalizmin en yüce ilkesi; insanın eşyadan, hayatın mülkten ve emeğin sermayeden önce gelmesidir. Gücün, mülkiyetten değil yaratıcılıktan kaynaklanmasıdır. İnsanın, gelişmelerin denetiminde değil, gelişmelerin insanların denetimi altında olmasıdır” der.
Bireysel özgürlüğe önem veren Fromm, insanlar arasındaki ilişkilerde her bireyin kendi başına bir amaç olması gerektiğini, hiç kimsenin başka birisinin amaçlarına araç olmamasının vazgeçilmezliğini dile getirir. “Bu ilkeden hareketle, belirli bir sermayeye sahip olunsa bile, kimsenin kişisel olarak başka birine kölemsi biçimde bağımlı olmasından izin verilemez.” diyen Erich Fromm, hümanist sosyalizmin insanlığın birliği temeline ve bütün insanların dayanışmasına dayandığını, devlet, ulus ve sınıfsal tapınmayla mücadele ettiğini ifade eder. Fromm, hümanist sosyalizmin ilkelerini dile getirirken şunları ekler: “Hümanist sosyalizm, her ne şekilde olursa olsun, savaş ve şiddete tümüyle karşıdır. Siyasal ve toplumsal sorunları şiddet ve güç kullanarak çözme girişimlerini hem boş bir çaba hem de ahlâksızlık ve insanlık düşmanlığı olarak değerlendirir. Bu nedenle güvenliğin silâhlarla sağlanacağını savunan bütün politikalara uzlaşmasız biçimde karşıdır. Barışı, yalnızca savaşın olmaması durumu olarak değil, bütün insanların ortak bir erdem yönünde özgürce iş birliği yapabildikleri ve insanlar arasındaki ilişkinin olumluluk ve uyum gösterdiği bir durum olarak görmektedir.”
Erich Fromm’a göre, hümanist sosyalizm, özgürlükten yanadır. Korkudan, endişeden, tahakkümden ve şiddetten uzak kalmayı savunmaktadır. Özgürlük, yalnızca bir şey yapmama özgürlüğü değildir. Özgürlük, aynı zamanda bir şeyi yapabilme özgürlüğüdür. Sosyalist sanayide asıl hedefin en yüksek ekonomik üretkenliğe ulaşmak değil, en yüksek insani üretkenliği sağlamak olduğunu belirten filozof, bunun anlamının insanların çalışma ve boş zaman şeklinde harcadıkları enerjinin büyük kısmının kendileri için anlamlı ve ilginç olması gerçeği olduğunu söyler. “Hümanist (yani, insanı asıl ve temel hedef olarak kabul eden) sosyalizm, sermayenin insana değil, insanın sermayeye hükmettiği bir sistemdir.” der.
Hümanist sosyalizmin demokrasinin yeşerdiği bir alan olduğunu anlatan Erich Fromm, fiziksel şiddete ve insanı uyuşturan telkinlere benzer hiçbir güce dayanmadan çalışan bir toplum düzeni ve demokrasi tahayyül eder. Erich Fromm, yaşadığı dönemde hem kapitalist sistemin hem de mevcut sosyalist uygulamaların bürokrasi nedeniyle düştüğü yanlışlıkları derin bir bakışla gözlemlemiş bir felsefeci ve ütopist olarak, bürokrasinin tamamen ortadan kaldırıldığı bir toplumsal sistem kurgular. Hümanist sosyalizmin egemen olduğu toplumun bürokrasiyle ilişkisini şöyle dile getirir: “Bürokrasinin egemenliği, yalnızca siyasî karar alma sürecinde değil, aynı zamanda bütün kararlar ve uygulamalar alanında da ortadan kaldırılmalıdır. Özgürlük, ancak bu şekilde sağlanır. Yukarıdan aşağıya doğru inen bazı kararlar dışında, hayatın bütün aşamalarındaki faaliyetlerin zeminden gelmesi desteklenmeli, böylece birçok kararın temelden tepeye doğru ilerlemesi sağlanmalıdır.”
İnsanı odağa alan, insanın bireysel özgürlüğünü ve gelişimini engellemeden toplumu daha iyiye ve güzele götüren, sermayenin baskısını yok eden, insanı yabancılaşmadan ve tüketim esirliğinden kurtaran; emeğinin ve yaratıcılığının saygı ve kabul gördüğü, demokrasinin gerçek ve katılımcı bir nitelik taşıdığı bu sosyal düzende, özgürlük, adalet, sevgi, kardeşlik duyguları egemen olacak ve insanın “sahip olma”ya kilitlenmiş benliği, “olma” yaşantısı içinde, evrenle uyumlu ve dengeli bir hale gelecek, insan ve dolayısıyla toplum böylece değişip dönüşecektir.
Modern insanın ve modernitenin eksiklerini iyi analiz edebilmiş bir yazar olarak Erich Fromm’un 20. yüzyıl toplumunu kuşatan ‘güler yüzlü teknoloji faşizmi’ ile uğraşmış olması ve modern insanın sorunlarını ortaya çıkarması dikkate şayan bir durumdur.
Böyle bir toplumda “Ne kadar tüketirsen o kadar insansın” sloganının gizlice beyinlere kazınmış olduğunu gösteren, “Üstünlüğü parada arayanlar yalnız ve güçsüzdür, her şeye sahiptir ama hiçbir şey değildir.” diyen Erich Fromm, teknoloji dinini sevgiyi kaybetmiş insanın yeni vampir annesi olarak betimlemiştir. Bu düşünceleri ile uzak görüşlülüğünü ortaya koyan yazar, geçmişte insanlık için en büyük tehdit esirlik iken, gelecekte insanlığı tehdit edenin robotlaşma olduğunu belirtir.
Gerçekten, 21. yüzyılın içinde, insanlık, teknolojiyi baş döndürücü bir hıza ulaştırırken aynı zamanda onun hem esiri olmuş hem de içindeki duyguların aşınması nedeniyle kendine yabancılaşmış, otomatlaşmış bireyler halinde yaşamayı pekiştirmiştir. İçinde yaşadığımız son zamanları artık belirli birtakım normlarla açıklama ve değerlendirme olanağımız giderek azalmakta ve hızla bir tükenişe doğru sürüklenmekteyiz. Korkunç bir kâr ve kazanma hırsıyla dönen küresel ekonomi çarkları yüzünden doğal kaynakların hızla tüketildiği, tarımsal alanların azaldığı, suyun, havanın ve toprağın kirlendiği, genleri bozulmuş ürünlerin çevreyi sardığı, gökyüzü tabakalarının delindiği, nükleer atıkların büyük tehdit oluşturduğu bu kaotik dünyada insan ilişkileri de bu kaostan nasibini almakta, kirlilik, sahtelik ve yapaylık her yere egemen olmaktadır. Hakikatin ve sahiciliğin yok olmaya başladığı bu çağda, insan ilişkilerinde erdeme dayalı unsurlar azalmakta, gündelik ilişkilerde insanların çoğu birbirlerini araç olarak görmekte; böylece “karakter aşınması” olgusu giderek topluma damgasını vurmaktadır. İnsanlığın en dehşetli olayları ve savaşlarıyla dolu 20. yüzyıl gerilerde kalırken, onun olumsuz izleri yüreklerde ve toplumsal bilinçaltında yaşamaya devam etmektedir. Adorno; “Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır” demişti; şimdi yaşadığımız dünyada, ardından şiir yazmanın barbarlık olacağını düşündüğümüz o kadar şey var ki, bunları saymakla sonunu getirmek olanaksız hale geldi.
20. yüzyılın getirdiği en önemli bilimsel bakış açılarından biri de görecelilik kuramı oldu. Her şeyin mümkün olabildiği, sabit diye bir kavramın olmadığı, zamanın ve mekânın farklı bir kırılmaya uğradığı bu yeni evren algısı, bilimi olduğu kadar yaşamı da yeniden şekillendirip dönüştürdü. Özellikle 20. yüzyılın son yıllarına doğru bilişim ve iletişim alanında odaklanan teknolojik devrim, zaman ve mekân boyutlarının da değişmesine neden oldu. “Sanal” dediğimiz yeni kavram, yaşamın her alanına damgasını vurmaya başladı. Ne gerçek ne düş ya da hem gerçek hem de düş olan “sanal gerçeklik”, gerçekliğin yeni ve farklı bir boyutunu oluşturdu. Sanal gerçeklik içinde insan algıları yeniden şekillendi. Mekân, akışkan bir hal alarak sabitlik kavramından uzaklaştı. Bu durum, aynı zamanda ayağımızın altında sağlam toprak diye bastığımız dünyanın da boşlukta sonsuza akan bir gezegen olduğunu anımsattı bize. Sonsuz bir özgürlük durumunu da imleyen bu olgu, köksüzlük ve merkez dışında olma halini de ifade etti. Hasan Bülent Kahraman’ın belirttiği gibi; “Bugün içinde yaşadığımız sanal dünya, imgelerin gerçeğin yerine kaim olmasıdır. Bilgisayar mekânı bir u-topia’dır; bir yok-mekândır. Bu durumun kendisi bile, ütopya kavramının yaşadığı iç değişimi göstermesi yönünden çarpıcıdır. O bakımdan mevcut dönemi bir distopik dönem olarak tanımlamak yanlış olmaz. Böylelikle mekânın bütünüyle yitip gittiği bir eşikten geçmiş bulunuyoruz.” (4)
Birkaç yıl önce Borges’in Alef’ini okurken bir söz zihnime kazınmıştı: “Aynı anda bütün noktalarda olan tek nokta.” Borges, ona (Alef’e) gizemli bir tat vererek anlatıyordu. Aynı kitabı okuyan İzmir Dipnot Kitap Kulübü’nden arkadaşım Eren Arcan; “İnternet de öyle değil mi,” demişti, “aynı anda bütün noktalarda olan tek nokta…” Sonra şunları dile getirmişti: “1945 yılında yazılan Alef, ayrıca bir telekomünikasyon kehaneti olarak yorumlanabilir. İnternet teknolojisi yer, mekân olgusunu ortadan kaldırmaktadır. Bilgisayarının başına oturan herkes (bir nokta) dünyadaki bütün noktaları içermektedir (İnternet). Bilginin yanı başınızdaki odadan mı yoksa kıtalar ötesinden mi geldiği hiç önem taşımamaktadır.” Aynı konuda arkadaşım Nevcihan Oktar da şunları söylemişti: “Borges ‘Tanrının Elyazısı’nda şöyle diyor, ‘Sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmallıdır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar gider, sonsuz da kum tanelerinin sayısıdır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanamadan öleceksin. Bu bana Matrix’i çağrıştırdı…” Görüldüğü üzere, edebiyat yapıtının, günümüz okurlarına sanal dünyanın sunduğu yok-mekânı (u-topia)yı ve Matrix’i çağrıştırması hayli ilgi çekici bir durum.
Büyük toplumsal ütopyaların zayıfladığı, insanın bilgisayar ekranındaki “yok- ülke” içine girip mekânsızlığa adım attığı yaşadığımız bu kaotik çağda, hangi ütopyaya dayanırsak dayanalım, onların da akışkan mekânlar ve göreceli gerçekler gibi elimizden kayıp gittiği duygusunu yaşıyoruz ve bu durum büyük bir umutsuzluğu da beraberinde getiriyor.
Ancak şu da bir gerçek ki, insan gelecek tasavvuru olan bir varlıktır. İçinde yaşadığı durumu aşarak, değiştirerek sınırlarını zorlayan, itaatsiz bir varlık… Yine Erich Fromm’un deyişiyle söylersek, “gerçek özgürlük arayışı, itaatsizlikle başlar.”
Hasan Bülent Kahraman’ın sözleriyle, “İnsan geçmişi değil geleceği kurgulayarak yaşar, insan geçmişi değil geleceği kuran bir varlıktır (…) İnsan geçmişi geleceğin bir aracı olarak kullanır ve bu yüzden daima bir gelecek tasavvurunun içindedir. Geçmişle hesaplaşmasının temel dürtüsü budur. Fakat herhangi bir bugün algısı ve yorumsaması olmayan insanın gelecek tasavvurunun olamayacağı da besbellidir. Söz konusunu ettiğim gelecek tasavvuru kaçınılmaz olarak bir ütopyayı gereksinir (…) İnsan gelecek kuran ve bu yüzden de dünyayı dönüştüren, gerektiğinde onunla çatışan bir varlıktır. İnsan kurtuluşa yazgılı bir varlıktır.” (5)
Bütün bu sözlere içkin düşünceler, bize “ütopyasızlık çağı”nda bile ütopik düşüncenin; -daha doğru bir deyişle, dünyayı değiştirmek için gerekli olan gelecek tasavvurunun- imkân dahilinde olduğunu ortaya koymaktadır.
O halde hayal edelim: Düşler, gelecek tasavvuru ve ütopyalar; insanı mevcut dünya durumunun daha ötelerine taşıyacaktır. Düşlerin ve daha iyi bir gelecek özleminin itici gücüyle itaatsizliğe (dolayısıyla özgürlüğe) yönelip eyleme geçecek olan insani güçlerin oluşturacağı büyük platformların barışçıl mücadelesi, umutsuzluğu umuda dönüştürecektir.
Yeter ki insanın düşleri tükenmesin, yeter ki insan türü yok olmasın dünyadan.
Dipnotlar:
(1) Erich Fromm, “Çağdaş Toplumların Geleceği”, Arıtan Yayınları, 1996, s: 63-64.
(2) Erich Fromm, a.g.e, s: 97-98.
(3) Erich Fromm, a.g.e, s: 98-99.
(4) Hasan Bülent Kahraman, “Post Entelektüel Dönem ve Edebiyat”, Agora Kitaplığı, Haziran 2009, s: 28.
(5) Hasan Bülent Kahraman, a.g.e, s: 17, 18.
Kaynakça:
Erich Fromm, “Çağdaş Toplumların Geleceği”, Arıtan Yayınları, 1996.
Erich Fromm, “Çağımızın Özgürlük Sorunu”, Özgür İnsan Yayınları, 1973.
Erich Fromm, “Sahip Olmak ya da Olmak”, Arıtan Yayınları, 2004.
Erich Fromm, Hümanist Sosyalizm (makale) http://dusundurensozler.blogspot.com/2008/04/hmanist-sosyalizm.html
Hasan Bülent Kahraman, “Post-Entelektüel Dönem ve Edebiyat”, Agora Kitaplığı, Haziran 2009.
Dipnot Kitap Kulübü web sitesi: http://www.dipnotkitap.net/index.htm






