İsmet, odaya nasıl gireceğini bilemiyor. Takla atmayı geçiriyor içinden. Kapılar ve odalar için düşünmeyi sevmiyor. Sevmiyorum. Şimdi, hemen şimdi içeri girip oturacağım. Bunun nesini keyifli hale dönüştürebilirim ki? İsmet daha odanın girişinde kafasının karıştığını hissediyor. Onu pencereden seyredebilecek komşular için geceye sevimli bir giriş gerçekleştiremiyor. Melodisi sevimsiz bir ıslık var odada. Ağabeyciğim, diyor İsmet kendi kendine. Kız, kız! Konuş! Haydi ama konuş, bekliyorum. Ne? Ahahahah! Acayip güzel olmuş, büyümüş, sana benziyor, zannederim. İyiyim. Haydi ya! Telefonu kapatıyor. Komşulara alıştıkları minvalde işe yaramaz bir an bıraktığını hayal ediyor.
Flütü ve flüt çalanları da sevmiyor. Bir de fotoğraf çekinenleri ve çekenleri. Fotoğraf bahsi mühim değil. Flütü düşünüyor. Ufacık da olsa fikir sahibi olmadığı nota dizileri beliriyor gözlerinde. Ömer henüz gelmedi. Siktir et, dese komşuların hoşuna gidecek. Gitmesin, siktir et! Öksürüyor, bize ne! İşi gücü bıraktık seyrediyoruz. Kimlerle? Sen komşuları bilir misin, İsmet? Nermin burada olsa “siktir et!” demesine izin vermezdi. Nermin, git, Nermin! Ne işin var şimdi burada birdenbire? İsmet bazı sesleri duyabiliyor. Beni duymadığını biliyorum. O halde git Nermin, işine git, yani ne bileyim, siktir git! Komşuların kafası çok fazla karışmadan odasında yankılanan sese dikkat kesiliyor.
Bir ses… Ömer olacak! Büyük bir çığlık kopuyor. Birdenbire etrafı ebeler sarıyor. Hayır, hayır! Ebe değilim, ebe değilim, ebe değilim! Bütün ebeler acele davranınca İsmet sona kalıyor. Hayır, hayır, Ömer’i ben olduramam! Lütfen bana bu kötülüğü yapmayın! Hazırlıksızdım, başa saralım, bir daha yapalım, ebe değilim, değilim! Ebeler umursamadan İsmet’i izliyor. Ne olur, yapmayın! İsmet’in bir sürü ünlemli cümlesi oluyor, komşular burun kıvırmaya başlayabilir. Nermin çok kırılır. Olduracak olsam önce Nermin’i oldururum. İsmet! Aman Allah’ım! Olurken Ömer’den sesler yükseliyor! Ebeler, itmeyin! Ben olduramam ki ebeler! Hem olduracak olsam önce Nermin’i… Tamam, kestik! Amma yaptın ha İsmet! Bu, kimsenin bir şey söylemediği anlamına geliyor. Tabii canım, kaç yıllık komşuyuz burada, tabii ki arada böyle tüyolar da vermek gerekiyor. Umarım gülümsediğimi anlayabiliyorsunuzdur. Yerim sizi, bazen o kadar geç anlıyor ve şirinleşiyorsunuz ki! Neyse, öhhö, öhhö! Affedersiniz, yeni bir paragraf yapalım. Yoksa film mi çekiyorduk? Aman canım!
Kapıya yöneliyor. Artan seslerden bir an İsmet’i takip edemiyorum. Siz de kimsiniz? Nermin değiliz İsmet Bey, iyi akşamlar. Sizi bu saatte rahatsız etmek istemezdik. Üstelik Nermin olamayarak ve kendi cümlelerimizi seçemeyerek… İsmet muzip şeyler düşünüyor. Ne demek efendim, tam da rahatsız olmak istediğim saatler! Yoksa siz daha önce hiç görmediğim ve dolayısıyla da tanışmadığım pek mutlu üst kat komşularım Ecrin Hanım’la Salih Bey misiniz? Ta kendisiyiz! Bu da oğlumuz Ömer. Dört yaşında. Yüzü gözü biçimsiz yahut biraz hıyara benziyor. Aman efendim! Öyle ama! Hıyar olmasa günün muhtelif vakitlerinde nefesi yettiğince flüte üfürüp kafa şişirir mi? Nerede komşuluk hakkı? Evladınızı yetiştirirken ihmalkâr davranışlarınızdan dolayı kendinizden utanmalısınız! Ama İsmet Bey… Yeter, kesin artık su şaçmalığı! Sizin yüzünüzden yine “s” ile “ş”yi karıştırıp tükürükler saçmaya başladım. Tükürüğüm yüzünüze saçıldığı için de ayrıca özür dilemeyeceğim! Sen de gülüp durma be, hergele! Salih Bey’le Ecrin Hanım deminden beri öylece yüzlerine bakan İsmet’i süzüyorlar. Evet, tabii, pek tabii beni de diğer tüm komşular ve oğlunuz gibi hıyar zannettiğiniz için anlamadığımı düşünüyorsunuz. Neyi İsmet Bey? İnanın ne söylediğinizi anlamakta güçlük çekiyoruz. İsmet bir müddet düşünüyor çünkü bir öyküde, romanda ya da sinema filminde olsa bir müddet düşünmesi gerektiğinin gereksizliğini biliyor. Düşünmese komşuların hoşuna gidecek, kolay anlaşılır bir halin ortadan kalkacağına inanıyor ve evet, komşuları düşündüğü için bir müddet daha düşünüyor. Söylediklerinize ve anlamsızlığınıza inanmakla ilgili bir sorunum yok. İnanıyorum. Peki, bu durumu komşulara kim, nasıl izah edecek? Salih Bey ve Ecrin Hanım da bir müddet düşünmek zorunda kalıyor. Herkesi benim kadar anlayışlı mı zannediyorsunuz? Aman, efendim! Biz sadece birkaç saatliğine Ömer’i yanınıza bırakıp ona göz kulak olup olamayacağınızı sormak için sizi rahatsız etmiştik. Öyle mi? Evet, elbette! Ama canımı sıkarsa basarım tokadı, ona göre. Ömer’i kolundan tutup içeri çekerken kapıyı Salih Bey ve Ecrin Hanım’ın suratına hışımla kapatıyor. Ömer’in gözlerinde korkuya dair ufacık bir belirti yok. Çökerek Ömer’in yüzüne yaklaşıyor. Korkuyor musun? Apzf… Ne diyorsun Allah aşkına! Ömer’in büzüşük dudaklarından sıçrayan tükürük toplarından biri süratle koridor duvarına yapışıyor. Kurur. Orası tuvalet! Yeniden kolundan yakalıyor Ömer’i. Gel bakayım. İsmet, Ömer’le birlikte koridor dibine, Ömer’in flüt işkencesine maruz kaldığı çalışma odasına yöneliyor. Yaramazlık yok, geç bakayım içeri! Eşikteki paspasa anlamsızca takıldığı için İsmet’in terliklerinden biri içeri giremiyor. Cezalısın!
Tik tak, tik tak, tik tak… Ömer ayaklarını sallayıp tavanı ve duvar saatini inceleyerek ağzını çeşitli biçimlerde açıp olabildiğince gerginleştirirken İsmet, sabahtan beri arayıp bulamadığı çorabının tekinin Ömer’in oturduğu sandalyenin dibinde olduğunu fark ediyor. Geri zekalı olmalı. Sen geri zekâlı mısın? Çalışma masasının üzerinde Nermin’in hediye ettiği siyah, beyaz, kırmızı Ford Mustang marka otomobiller duruyor. Aklının ucundan bile geçirme! İsmet, çocukluğunda çok istemesine rağmen oyuncak bir otomobile hiç sahip olamadığını hatırlıyor. Ömer’in de böyle bir mahrumiyet yaşamasında sakınca görmüyor. Tabii Nermin’i de düşünüyor, onu sevdiğini ve özlediğini de hissediyor. Bir özlem hatırası canlandırıyor:
3 Kasım 23.10.
Nermin’i düşünüyorum. Birkaç defa önünden geçtiğim telefon kulübelerinden bir ricada bulunmak istesem de buna yeterli cesareti gösteremedim. Ne diyecektim? Affedersiniz, şey… Ben, ben Nermin’i çok özledim, birkaç cümle daha kurup gözlerim yaşarmadan, karşınızda aciz ve utangaç bir adam gibi görünmeden telefon kartınızı alıp onu arayabilir miyim, diyemedim. Fakat onu şimdi karşımda duran sarı, beyaz ışıklı pencerelerle süslü apartman dairelerinin birinde kıyafetini değiştirir, odasında derin bir sessizlikte düşünür, belki benim gibi birkaç satır karalarken hayal edebilirdim. Üstelik görebildiğim hiçbir yerde olmadığını bilerek… Değil mi ki zaten hepsi aynı zamanda biraz da Nermin’e benzerdi. Hiç değilse ona bu tablodan bahsetmem gerekirdi. Ah, Nermin!
Ömer’in elinde otomobillerden birinin olduğunu fark ediyor. Ne var ki bu kez katılaşmıyor İsmet. Çok mu sevdin? Ömer onu duymuyor, belki de duymazdan geliyor. İyi bakalım, bir sen eksiktin zaten. Ama biliyor musun, Nermin şimdi burada olsa seni çok severdi. Tıpkı benim onu çok çok sevdiğim gibi. Hatta öyle ki canın sıkılır, def olup gitmesi için dua ederdin. Nermin duaları pek sevmez. Daha doğrusu, doğru duanın ne olduğunu ve nasıl yapıldığını bilmez. Hayır, hayır! Sadece kapılarını açabilirsin. Zorlarsan kırılıverir. Ömer tepki vermiyor. Galiba geri zekalı. Hey! Neden söylediklerimi ciddiye almıyorsun? İsmet, daha önce ciddiye alındığını hiç hatırlamıyor. Ömer’in yanına sokuluyor. Bu çocukta bir tuhaflık seziyor fakat bu tuhaflığa rağmen Ömer’in burnunun da diğer bütün çocukların burunları gibi normal biçimde şirin ama sümüklü olduğunu fark ediyor. Haydi, bir mendil bulalım!
10 Nisan 21.50
İçim acıyor, söylemiş miydim? Uyuyamıyorum. Belki bugün geç uyandığım için de olabilir. İsmet’in ayakkabıma bulaşan çamuru silmek için aldığı mendilden kalanlarla şimdi burnum ve gözlerimin acılarını siliyorum. Boyuna akıyor. Talihim, onun yazdığı aşüftelerinkine benzesin istemiyorum. Bir bakıma beni ve kendini anlatmaya çalıştığını da anlayabiliyorum. Öyle ki yalnızca huylarımın önemli bir kısmını değil burnumu da çoğunlukla tasvir etmeye çalışıyor. Pis orospular! Onlara asla benzemeyeceğim! Neyse sevgili kağıt, neyse…
Bir yazıyı okurken –hele de günlükse– hep yazan kişiden taraf olur insan. Onun gözünden bakar çünkü. Yazarların etkili insanlar olduğunu bu yüzden düşünürüm. Herkesi kendi yanlarına çekmeyi öğrenmişler. Bunu neden söylüyorum? Çünkü İsmet’e baktığımda, onu okuduğumda -çok bilgili ve farklı ya, yazıyor çünkü öküz- daima yalnız olduğunu fakat bundan kurtulmak için de manasız karamalardan öteye geçemediğini ve ondan daha yalnız olmama rağmen onu teselli etmek, onun acısına saygı duymak zorunda olduğumu hissediyorum her seferinde. Ama benim yazımı okuyanlar objektif davransın. Ben hep bundan yanaydım çünkü. Bunları okuyan da olmaz belki. Fakat yine de insan birinin okuyacağına inanarak yazıyor. Aksi takdirde yazmanın da bir anlamı kalmıyor. İşte bu iyimser duygunun dürtüsüyle gece yarısı uyanıp alıyorum elime kalemi. Belki İsmet yazdıklarımı hisseder diye. Belki insanlar içimde tamiri mümkün olmayan kırılmaları anlar, ketumluğuma hak verirler diye. Hep bir umut işte! Umut, yaşadığı müddetçe oluyor insanın içinde. Üf, böyle de kafiyeli şiir gibi oldu sanki. İsmet hiç sevmez böyle şeyleri. Orhan Veli. Bin dokuz yüz on dört-bin dokuz yüz elli! Bu kısmı silmeli miyim acaba? Ne çıkarır ki mürekkebi? Hoşça kal sevgili kağıt!
İsmet, Ömer’in burnunu silerken bir ses daha işitiyor. Işıkları yakar mısın Fehmiciğim? Akşam olduğunu görmüyor musun? Bir işi de zamanında yap be kardeşim! Hem üslubu bozuyorsun hem de şeyi bölüyorsun! Neyi patron? Ya bırak Allah aşkına! Şeyi işte, ne yapıyoruz burada? Anladım patron. Baştan alıyorum. İsmet, Ömer’in burnunu silerken bir ses daha işitiyor. Al işte, bütün kosnastr, konstras, kontrastsesyon mudur nedir işte, hepsi dağıldı! Affedersin, patron!
İsmet, Ömer’in burnunu silerken bir ses daha işitiyor. Evvelki kurguların birinde gömleğinin göğüs hizasındaki düğmesini iliklemeyi unuttuğunu fark ettiği Nermin’in, anahtar şakırtılarıyla odaya girdiğini görüyor. Nermin, sen de nereden çıktın! Nereden mi, bir düşünelim. Nermin de komşuların hatırı için bir müddet düşünüyor. Bilmem, belki de benden gizlendiğin için bir kuytuda “siktir et” deyip demediğini kontrol etmek gelmiştir içimden, olamaz mı? Olabilir tabii ama böyle şeyler söylemeyeceğimi de bilirsin. Hem yanımda dört yaşında bir çocuk varken mümkün mü? Ayy, bu yakışıklı da kim, ne tatlı şeysin sen öyle! Birden suratını ekşitiyor. Ne malum o gelmeden önce söylemediğin? Nermin, Ömer’in şirinliğine dayanamayıp çökerken İsmet’in cevabı Nermin’in kalçasına tesadüf ediyor. Adı Ömer. Şimdilik bu kadar tanıyorum. Hayret, halbuki her naneyi bilirdin! Ayy, yerim seni! Ne gibi? Aman, ne bileyim ben! Yazdığın orospular gökten inmiyor herhalde? İsmet, Nermin’in saçmaladığını düşünüyor. Saçmalıyorsun! Nermin’in gözlerinin içi gülüyor. Adın ne bakalım senin? Sadece bir kadını anlattım ve bunun kurgu olduğunu biliyorsun. Evet evet, haklısın! Bazen yatak odalarına kadar zahmet edip düğmelerini filan da çözüyorsun, bu kısım da “bozgu” oluyor herhalde. Ne alakası var, canım! Ömer, Nermin’in boynundan yüzüne sarkan melek figürlü kolyeyi yakalıyor. Dikkat et Nermin, koparabilir! Ne kadar da düşüncelisiniz, İsmet Bey! İsmet, Nermin’le daha önce böyle bir diyalog yaşayıp yaşamadıklarını hatırlamaya çalışıyor. Ömer’in eli bu kez de kolyenin hizasında acemice belirlenmiş bir yoldan Nermin’in göğsüne uzanıyor. İsmet bu eyleme çok sinirleniyor. Ömer! Çok ayıp! Çıkar elini oradan! Aynı anda İsmet’in aklından “Velede bak! Çıkar lan elini, çakarım şimdi ağzının orta yerine!” cümleleri geçiyor. Aa, gerçekten mi? Nasıl da gaddarmış! Görüyor musunuz komşular? Teşekkür ederiz Anlatıcı Bey oğlum, Allah razı olsun! Aman, efendim… Teşekküre ne lüzum, işim bu benim, rica ederim. Saçmalama İsmet, o daha çocuk! Canım çocuk mocuk… Hem belki kötü etkilenir, ne biliyorsun, bana emanet edildi sonuçta. Sevsinler, eminim bu işten de çok iyi anlıyorsundur! İsmet’in kafası iyice karışıyor. İyi de benim bir şeyleri iyi anladığım noktasında bir iddiam hiç olmadı ki! Nermin, bu kez İsmet’e cevap verme gereği duymuyor. Mırıltıyla söyleniyor. İnsan hiç olmazsa oynasın diye şu otomobillerden birkaçını verir çocuğa. İsmet, duyulması istenen ancak duyulmamış gibi davranılması beklenen bu cümle için oluşturulan sözleşmede kendi imzasının da olduğunu düşünerek karşılık vermiyor. Fakat anlaşmayı bozan ilk kişi Nermin oluyor. Ne söylediğimi duyduğunu biliyorum. O halde neden duymamam gereken bir fısıltıymış gibi söylüyorsun? Sevdin mi otomobili, Ömerciğim? Nermin biraz asabileşiyor. Neden? Ben senin kurgularında ışınlanıp kaybolan, bütün mahremiyetiyle gözler önüne serilen, zaman zaman orospulaşıp zaman zaman da evliyalaşan hayali kişilerine özenemez miyim? Bir tane de ben kurmuş olayım, çok mu? İsmet, Nermin’in haklılık payı yüksek birkaç cümleyi art arda sıralayabileceğine inanamıyor. Değil tabii ama bir kurgu yaratma derdinde olmadığın da gayet açık. İsmet, Nermin’le uzun zamandır hayallerinde bile çatıştığını hatırlıyor. Eskiden daha güzel şeylerden konuşurduk. Mesela güvercinlerden bahseder, martılara simit doğramayı hayal ederdik. Hele buluşacağımız günler erkenden gelir, dilencilerle beraber saatlerce seni beklerdim. Bazen anlamadığım bir şeylere sinirlenir, beni öylece gerisin geri döndürürdün. Bütün dilenciler acımaya başlardı o vakit. Kuşlar telaşlı uçuşur, biletler silik basılırdı. Bütün Nerminleri bağışlamak gelirdi içimden yine de. Ne üslup kaygısı ne fark edilir enayilik ne de bütünlük… Şimdi ise yalnızca beni zevkle parçalayışın sonrası kırıntılarımı toplamakla meşgulüm. Bir şey mi dedin? Benim kurgumda duymanı istemediğim bir şeyi duyamazsın Nermin. Hayır, bir şey söylemedim. İyi bari. İsmet, birden bir ses daha işitiyor. Patron, bir ses geldi! Bakayım mı ne olduğuna? Yahu Fehmiciğim, tabii duyacaksın çünkü bu ses gerçek bir ses! Sen böyle her işimizi batırmak zorunda mısın? Affedersin, patron! Ne affı ya! Kadının kıçını seyrederken gerçek mi değil mi diye sormadan seyretmesini biliyorsun ama! Kusura bakma, patron! Gerçekten bilemedim! Hani bir arıza mı oldu, şey bölünmesin diye… Ne var, bir şey mi oldu Anlatıcı Bey oğlum, neden devam etmiyorsunuz? Ayy, gördün mü şıllığı hiç yüz vermedi garibim oğlana! Görmez miyim anam, zamane kızları, ne diyeceksin, biz böyle miydik? Tamam, toparlanıyoruz, Tekrar ediyorum son cümleyi. Bu kısmı keselim.
İsmet, birden bir ses daha işitiyor. Bir an Nermin’le Ömer’in odada olduğunu unutup hiçbir şey söylemeden kapıya yöneliyor. Sesin ardı arkası kesilmiyor: Tak tak tak, tak tak tak, tak… Çelik kapının kolu kırık olduğundan anahtarı çeyrek tur çeviriyor. Merhaba İsmet Stop Neden kapıyı açmıyorsun Stop Ne zamandan beri sağır oldun Stop Deminden beri kapıyı yumrukluyorum Stop Her şeye rağmen şirinliğimden bir şey kaybetmedim Stop. İsmet, anlamsızca Yunus’u seyrediyor. Çalışma odamdaydım, duymamışım. Hem sen neden telgraf gibi konuşuyorsun, çok komik olduğunu mu zannediyorsun? Beğenmediysen başka yöntemlerim de var. Ne diyorsun Allah aşkına! Teatral devam edelim ama her şey benim yönlendirmemle olacak. Ya bırak şimdi, gir içeri bak ne anlatacağım. Öyle olmaz. Bak şimdi.
İSMET: (Yunus’un teklifini şaşkınlıkla dinleyerek onaylar.) Peki.
YUNUS: (İsmet’in koluna girerek) Yahu amma geç açtın ha, donduk bir saattir kapıda!
İSMET: (Mahcup bir ifadeyle)
Niye mahcup olayım, Allah Allah! Hem çok da sıkıcı! Ya bozma be İsmet, bu ünlemler sana yakışmıyor. Ölmezsin ya! İsmet, biraz yumuşuyor.
İSMET: (Mahcup bir ifadeyle) Çalışma odamdaydım, duymamışım. Hem ne o, sen sakız çiğnemezdin?
YUNUS: (Birkaç adım attıktan sonra koridoru geçip çalışma odasına girerler) Şaka yapıyorum canım, alınma hemen ama üşüdüm. Dışarıdaki hengameyi görmen lazım. Sakızı da ne bileyim, birden çiğnemek istedim. Nasıl olsa onun da her nesne gibi bir kurguda yeri vardır muhakkak. Eve alıştın mı bari?
İSMET: (Memnun bir tavırla) Doğrusu, eksikleri var ama yine de eşyalarıyla beraber bana bu evi kiralama şansı (!) verdiğin için teşekkür ederim. Bu ahırda beş yıl nasıl yaşadığına hayret ediyorum doğrusu.
YUNUS: (Alaycı bir tavırla İsmet’in çoraplarından tekinin yanında bulunan sandalyeye oturur.) Niye be, sevmedin mi yoksa?
İSMET: (Kararsızlaşır.) Aslında bir tarafıyla memnun olduğum bir rahatsızlığı var.
YUNUS: (Hemen sağ tarafındaki çalışma masasından bir kağıt alarak) O ne demek ya? Nasıl bir rahatsızlıktan memnun kalınabilir? (Kağıdı okumaya çalışarak) Bakalım ne karalamışız:
İsmet, odaya nasıl gireceğini bilemiyor. Takla atmayı geçiriyor içinden. Kapılar ve odalar için düşünmeyi sevmiyor. Sevmiyorum. Şimdi, hemen şimdi içeri girip oturacağım. Bunun nesini keyifli hale dönüştürebilirim ki? İsmet daha odanın girişinde kafasının karıştığını hissediyor. Onu pencereden seyredebilecek komşular için geceye sevimli bir giriş gerçekleştiremiyor. Melodisi sevimsiz bir ıslık var odada. Ağabeyciğim, diyor İsmet kendi kendine. Kız, kız! Konuş! Haydi ama konuş, bekliyorum. Ne? Ahahahah! Acayip güzel olmuş, büyümüş, sana benziyor, zannederim. İyiyim. Haydi ya! Telefonu kapatıyor. Komşulara alıştıkları minvalde işe yaramaz bir an bıraktığını hayal ediyor.
İSMET: (Hareketsiz biçimde, Yunus’un seslendirişini dinler, bir taraftan da) Sesi duyuyorsun değil mi? Diyorum ki acaba üst katımda…
YUNUS: (Memnuniyetsizlikle) Yani, başarısızlıkla dolu hayatına böyle başarısız bir giriş kazandırdığın için seni kutluyorum İsmet! Sesi duyuyorum, evet ama… Bunları mı yazıyorsun gerçekten!
İSMET: (Sabırsızlıkla) Önce anlatacağımı bir dinlesene ya!
Yunus sandalyeden hışımla kalkıyor. Sıkıldım bu tiyatrodan. Sakızına son ezici darbeleri indirip pencereye doğru yöneliyor. Burası biraz yüksek bir yer İsmet, rüzgarı bol olur. Beş yıl nasıl dayandın diyorsun ya, e, kolay olmadı tabii. Üst kattaki Emin Amca ile Fehime Teyze’yi özledim ama ne yalan söyleyeyim. Ben bu odada uyurdum. Sen çalışma odası yapmışsın. Takdir ettim doğrusu. İsmet nadiren takdir ediliyor. Ağzından sakızı çıkarıp top haline getiriyor. Bu pencereye de hangi aklıevvel şu deliği açmışsa… Anten kablosu için olmalı. Elindeki sakızı pencerenin sağ alt kısmındaki deliğe tıkıyor. Ne zaman rüzgar esse ıslık gibi ses çıkar. Daha çok da bir flüte düzensiz üflemek gibi… Bilirsin belki. İsmet, Yunus’un deliği kapatışını seyrediyor. Sen yine şanslısın. Ben bir yılın sonunda fark etmiştim, neticede küçük bir delik, bulmak hiç kolay olmadı. Yunus başarısından memnun görünüyor. İşte oldu. İsmet’in kafası tam anlamıyla karışıyor. Bu kıyağımı da unutma. Arada düşer bu sakız. Yunus tekrar sandalyeye oturuyor. Sen daha iyi bir çare bulursun. Eee? Üst katımda bir şeyler filan, diyordun. İsmet’in biraz yorgun göründüğünü fark ediyor. İsmet! İsmet ilk defa bir sesi duymuyor. Pencerenin küçük deliğine iyice çiğnenmiş bir sakız gibi yapıştığını hissediyor. Toplamaya başlayayım mı, patron? Topla Fehmi, topla. Hiç olmazsa başarı sağlamak için bir şansın daha olur. Fehmi, ellerini keyifle ovuşturuyor. Evet! Hanımlar, beyler pamuk eller cebe!






