Bir ayağı Türkiye’de, bir ayağı Latin Amerika’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde olan Metin Yeğin, yeryüzünün lanetlilerinin yanında duran bir belgesel sinemacı, yazar. Yıllarca Dünyanın Sokakları’ndan çeşitli işçi eylemlerini ve direnişleri anlatan, yerleşik olanın anlaması olanaksız yoğunlukta bir yaşam biçimine uyum sağlamış olan Metin Yeğin’i İstanbul’da yakalama fırsatını bulur bulmaz, Türkiye’den, dünyadan, klasik Metin Yeğin hikâyelerinden konuştuk.
[divider layout="3" color=""][/divider]
Tuğba Eriş: Sizi İstanbul’da bulabilmek büyük şans. Bundan önce neredeydiniz, hangi amaçla?
Metin Yeğin: Brezilya, Şili ve Venezuela’daydım en son. Yeni bir kitap hazırlıyorum, ne zaman çıkar bilmiyorum ama neoliberalizmin kentleri dönüştürmesine ve buna karşı oluşan hareketlere ilişkin. Topraksızlar, Patronsuzlar’dan sonra Evsizler hareketi üstüne. Latin Amerika’dan Şili, Venezüella’nın yanında Hindistan, Güney Afrika’yı da kapsayacak şekilde, kentsel dönüşüm denen hikâyenin öbür yüzü ve ona karşı çıkan hareketler üstüne bir kitap. Mesela Brezilya’da evsizler hareketi var; sekiz bin ev yapmışlar, onlarda kaldım gittiğimde. Bir de Venezüella’daki Latin Amerika işgal fabrikaları toplantısına katıldım. Bu arada üç grevde konuştum, dört sendika toplantısına katıldım. Normal Metin Yeğin hikâyeleri.
TE: Çok yoğun bir temponuz var.
MY: Aslında her sabah kalktığımda küfrediyorum, bu gece erken, normal yatacağım diye. Sadece Türkiye’de de değil, dünyanın her yerinde böyle bu. Sabah kalkıyorum, eyleme ya da bir toplantıya katılıyorum, bir şeyler çekiyorum, konuşuyorum... Tabii bu sadece iş değil, bir yaşam biçimi artık. Arkadaşlarımla bir şeyler paylaşıyorum, içiyoruz, dans ediyoruz, sonra sabaha doğru beşte yatıp yedi sekiz gibi kalkınca da gene küfrediyorum, bu akşam mutlaka erken yatacağım diye.
TE: Birçok kişiye göre sıra dışı bir yaşamınız var. Artık yerleşik olmak istiyorum, dediğiniz olmuyor mu?
MY: Türkmenlerin bir lafı vardır; eskiden Türkmenlere uygar olanlar, medeniler, “Siz göçersiniz,” dediğinde, Türkmenler de onlara, “Siz de yatuksunuz,” dermiş. Pek yatuk olma niyetim yok açıkçası, en azından elim ayağım tutarken. Bazen haftada bir iki gün bir yerde durmak istiyorum tabii. Özellikle kitap yazarken fark ediyorum bunu. İkili bir durum var benim yaşamımda: bence film yapmak sürat istiyor, koşturma hali oluyor, ama yazmak o koşturma halinin dışında bir şey, tam zıddı. Ben koştururken de yazıyorum aslında, iki şehir arasında yolculuk ederken mesela. Bazen kızıyorum kendime ama bu beni besliyor. Bir hareketlilik olmazsa, bir süre durursam, “Korsanlara yakışmaz uzun süre bir yerde kalmak,” deyip, hemen başka bir yere gidiyorum. Bu, benim aidiyet, bir yere bağlanma duygumu da ortadan kaldırıyor biraz. Ama bunun tam tersini de yaşıyorum; Venezüella’da sürekli gittiğim bir bar var mesela, her gidişimde, “Aa, neredesin,” der barmen ya da çamaşırlarımı yıkadığım çamaşırhanenin yanında oturduğum restoran var mesela...
TE: “D” adını verdiğiniz ilk uzun metraj ve kurgusal sinema filminizin çekimleri nasıl geçti? Ne anlatıyorsunuz?
MY: Çekimler bitti, montajıyla uğraşıyoruz şu ara. Biz bu film için hiçbir yerden para almadık, ilk belgesellerimi nasıl çektiysem öyle çektim. Belgesel dediğin böyle olmaz zaten. Belgesellere, tırnak içinde, çok sanatsal bakılıyor. Bense başka bir alan açmamız gerektiğini düşünüyordum. “Dünyanın Sokakları”nı çekerken bunu yapmaya çalıştık; insanlar bununla ilgili master, doktora tezleri yazdı, filmler çektiler filan. Bunun gibi kurmacada da bir alan açmaya çalıştık aslında, insanların dayanışmasından oluşan farklı bir işleyiş biçimiyle bir film yapmak istedik. Solcuların sürekli dayak yediği, mağdur olduğu, sözgelimi dönem filmlerinde herkesin işkence gördüğü, bu arada herkesin masum olduğu filmlerden sıkılmıştım. Bizim filmimizde öyle değil; biz tırmak içinde suçluyduk. İsyan ettik, suçluyduk yani. “D”, bir cezaevi firarı öyküsü. Gol attığımız bir film aslında. Tabii kurmaca, sonuç olarak. 1988’deki yirmi dokuz kişinin kaçtığı Metris firarına ilişkin; aslında kaçanların da değil, orada çeşitli nedenlerle kalan üç kişinin öyküsü.
TE: Nasıl finanse ettiniz peki?
MY: Bu filmin finansı da komik aslında. Ben Likya Yolu diye bir belgesel yapmıştım NTV’ye, Garanti Bankası’nın sponsorluğunda. Parasını da almıştım. Sonra bir de kitabını yazdım, onun da parasını aldım. Kitabı beş yıl sonra bastılar, ama kitapta benim adımı yazmamışlar. “Niye yazmadınız benim adımı kitaba?” dedim. Ne kadar saçma! Dediler ki: “Metincim, seninle sözleşmemiz yok.” Bu kadar saçma bir şey olur mu! Sözgelimi Márquez’in kitabını basıyorsunuz, ama adını yazmıyorsunuz, Márquez gelip sorduğunda, “Seninle sözleşmemiz yok Márquez,” diyebilir misiniz? “Yeni bir proje yapalım,” dedim ama onlar, “Bir ödeme yapalım ve bu işi kapatalım,” dedi. Başka türlü olabilme şansı olmadığını görünce, ben de kabul ettim. Verdikleri on bin dolara hiç dokunmadım. “Bir bankadan aldığım parayla bir banka soygunu filmi yapacağım,” dedim. Aynı zamanda bir banka soygunu öyküsü olan film, Brecht’in, “Banka soymak, banka kurmanın yanında hiçbir şeydir,” sözüyle başlıyor: “D”nin temelinde esas bu para var. Bunun dışında bazı arkadaşların desteğiyle, çok az paralarla, hemen hemen herkesin parasız çalıştığı bir film kotardık. Bu nedenle ayrı bir alan açalım istedik. Şimdi montajı yapılıyor, 35 mm’ye aktarıyoruz; ama tabii 35 mm’ye aktarmada ayrı mecburi bir masrafla uğraşıyoruz şimdi.
TE: Sırada yeni bir film var mı?
MY: Var, yapacağız. “D” bize bu yüzden alan açtı. Yani bu film ortaya çıkmasa bile, bize çok şey kattı, bana ve birlikte çalıştığımız arkadaşlara. Biraz nefes alayım; başka film yapacağız tabii ama ne zaman olur bilmiyorum. Kriz var, herkes işsiz. İşsizlik yaratıcıdır. Dünya yıkılırken film yapmak güzel. “D”de bazı şeyleri tam uygulayamadık. Dönem filmiydi ve çok pahalıydı aslında. Metris Cezaevi’ni hemen hemen yeniden inşa ettik; devletin işinin ne kadar zor olduğunun farkına vardık. Cezaevi inşa etmek çok pahalı bir şey gerçekten. Banka soygununun olduğu gerçek binada banka soygununu çektik. Birtakım pürüzler var ama halledeceğiz, iyi olacak. Bunun için farklı yöntemler uygulamamız lazım bana kalırsa. Sürekli bir sermayeye ihtiyaç var, ama devamlı bunun üstünden filmler yapılırsa, böyle yürümez ki hayat. Çünkü o zaman siz onların ihtiyacına göre film yapmaya başlıyorsunuz. Bakıyorsunuz, bugünlerde hangi film tutar; Kürt filmi iyi gider aslında, o zaman bir Kürt filmi yapayım ya da bir göçmen filmi yapayım, derseniz olmaz. İyi filmler de çekilebilir tabii ama sonuçta onların istediği biçimlere uyuyorsunuz. Bunun dışında ayrı bir alan yarattığımız filmler yapmak gerek bence. Bu yüzden farklı bir yöntem uygulamaya çalıştık “D”de; bu şekilde kurmaca filmler yapmamız lazım.
TE: 80’li yıllardan beri hem geziyor, hem de gezdiğiniz yerlerle ilgili belgeseller çekiyor, kitaplar yazıyorsunuz. Ama aslında bir sürü başka iş de yaptınız, yapıyorsunuz. Bu arada hayat nasıl geçiyor?
MY: Bazen kendime kızıyorum açıkçası; bir yandan tembellik hakkında yazılar yazıp bir yandan bu kadar çalışıyorum. İşçi toplantılarında insanlar, biz sanki başka sınıftanmışız gibi bakıyor bazen; halbuki biz de işçiyiz. Bunu işçiliği övmek için söylemiyorum, tam tersine, dünyadaki işçiliğin kölelik olduğunu ve bunun kaldırılması gerektiğini düşünüyorum ama bir yandan da gerçek bu, işçiyiz. Ama arada çok önemli bir fark var. Son zamanlarda kullanmayı sevdiğim bir benzeşme ki, sevişme ile tecavüz aynı şeydir. Aradaki tek fark birini isteyerek yapıyorsunuz, öbürünü istemeyerek yapıyorsunuz. Ben herhangi bir yerde çalışsaydım, birileri bana bunları yaptırmaya kalksaydı, zaten yapmazdım. Ama kendi istediğim için yapıyorum. Birbirlerini besliyor; ben anlatıcıyım aslında. Walter Benjamin’in tanımlamasındaki gibi; bir yerde olan bir şeyi başka tarafta anlatıyorum sadece. Bu öncelikle kelimelerle yapılır ama 21. yüzyılda görsellik öyle bir hale geldi ki, gerçekliği aştı. Bazen insanlarla konuşurken anlatıyorum, sonra beni ne zaman televizyonda görüyorlar, “Aa, sen neler yaşamışsın,” filan diyorlar. Bu durumu üniversitede de görüyorum. Bolu İzzet Baysal Üniversitesi’nde Alternatif Ekonomik Politikalar dersi veriyorum; devlet üniversitesinde Topraksızlar, Patronsuzlar anlatıyorum, devrim gibi bir şey. Brezilya ve Arjantin’de Ortadoğu, Türkiye’deyse Latin Amerika anlatıyorum. Derslerde bazen kendi görüntülerimi, filmlerimi gösteriyorum; ben orada konuşurken herkes görüntülere bakıyor, kimse bana bakmıyor. Sonra, “Niye orayı seyrediyorsunuz? Ben varım burada,” diyorum. Ama özellikle Küba, Venezüella gösteriyorum ilk önce; “Bunun için oraya bakıyorsunuz değil mi,” diyorum; “Evet,” diyorlar. Ardından televizyonda yayımlanmış kendi stüdyo konuşmamı gösteriyorum, yine herkes oraya bakıyor. Çünkü 21. yüzyılın tanrısı artık televizyon. Evlerin düzeninde bile hepimizin koltukları televizyona yönelik. Böyle bir durumda bir görsellik de gerekli, bu nedenle görselliği kullanan bir anlatma biçimi benimsiyorum. Filmlerin kendine ait bir estetiği var. Sokağın da kendi estetiği var bunu sürdürürken. Ben varoluşçu bir roman yazacağım, deyip oturup varoluşçu bir roman yazılmaz, diye düşünüyorum. Yazarsınız belki, birileri de bakar ve, Bu varoluşçu, der, o kadar. Tabii bu sadece böyle olur diye bir iddiam da yok, başka türlü de olabilir. Bazen biri başka türlü yazar ve harika bir şey çıkar ortaya. O nedenle, ben bunu yaptıktan sonra, kenara çekilip tırnağımı yiyerek seyrediyorum, acaba ne olacak diye. Bu alçak kapitalist sistemde, her şeyin yabancılaştığı bu toplumsal düzen içinde, var olduğumuzu hissetmemiz ve göstermemiz için yaptığımız şeyler bunlar. Yani film yapıp, sonra geri dönüp, Ben ne yaptım, demek. Yani bir marangozun masa yapması, annelerin yemek yapması gibi. Ben bir yandan da yazdıklarımla ve filmlerimle bunu yaptığımdan, bu benim için bir yaşam biçimi haline geldi. Temelde ve esas olarak, her bir dakikada üç kişinin açlıktan öldüğü bu dünyayı değiştirmek gibi bir derdim olduğu için bunu yapıyorum ben. Bunlar birbirini besliyor. Bazen de bakıyorum ki, kimse bunun farkına varmayabiliyor. Haftada bir televizyon programı yapıyorsunuz; bu inanılmazdır ve program bittiği zaman sıfırsınızdır. Ondan sonra yeni bir film yapmanız lazım. Yaptığında dil oluşturuyorsun, ama bazen de dilin dışında benzerlikler oluşuyor. O zaman da ben kaçıyorum işte; kaçmak bazen başka yere gitmek ya da başka iş yapmak gibi oluyor. Karşı Sanat’ta sergilenen bir modern sanat videosu yapmıştım. Eylül’de başlayacak bienale karşı bir bienal örgütlenmesi içinde de gösterilecek bir video çekeceğim yine. Bu beni rahatlatıyor; başka bir şey yapmak. Sözgelimi bir çizgi roman yapacağız Leman’a, Dünyanın Sokakları’nı anlatan. Bu çeşitteki farklılıklar, yazmak, kurgusal film ya da belgesel yapmak insanı rahatlatıyor. Endüstriyel sistemde herkes kategorize edilir, sen bunu yap, sen şunu yap, diye. Ben yemek de yapıyorum, kâğıt da oynuyorum, bulaşık da yıkıyorum ama film de çekiyorum, yazı da yazıyorum. Bunları istediğim için yapıyorum, kimsenin zoruyla ya da para kazanmak için değil, zaten kazanamıyorum.
TE: On iki yaşından beri içinizde var olan “dünyayı değiştirme” isteğiyle dünyayı dolaşmaya karar verdiğinizi söylüyorsunuz. Son on beş yirmi yılda neler değişti dünyada sizce?
MY: Ne yazık ki kötüye gitti. Bunu filmler üstünden de anlatabiliriz. 1980 öncesinin filmleri nahiftir; mahallenin kabadayısı yoksulun yanında yer alır. Yoksul ama onurlu adamlar vardır. Fakirdirler ama mutludurlar. Emel Sayın’ı kaçırırlar, ama kadın onlardan birine âşık olur. Hatta bir filmde patron Hulusi Kentmen, fabrikasını işçilere veriyordu. Ama şimdilerde Kurtlar Vadisi izleniyor. Yani güç, güce tapınma ve ortadan kalkma söz konusu. Aynışmüziklere bakarsak, 1975’te Eurovision seçmelerine katılan, halk jürisi birincisi Ali Rıza Binboğa’nın, “Yarınlar” şarkısı gibi: “Yarınlar bizim, özgürlük ve barış, tüm insanların.” Ya da, “Hayat bayram olsa, hepimiz kardeş olsak,” şarkısı gibi. Bugünse, “Kolbastı” popüler. Bunun bir tesadüf olduğunu sanmıyorum. Dünya kötü değişti, olumsuz değişti. “Bu kadar zamandır değiştirmeye çalıştık, bir şey olmuyor,” demek yerine, “Şu anda daha fazla değiştirmek zorundayız,” demek gerekiyor. Dünyanın zamanı yok. Çok basit bir şekilde, içecek su bulamayacağız yakında. Bunun tartışılabilir bir şey olmadığı kanaatindeyim ben. “Dediklerin doğru da, benim artık çoluğum çocuğum var,” diyen insanlar asıl şimdi değiştirmek zorunda dünyayı, çünkü senin çocuğunun hayatı söz konusu. Su; en temel ve basit ihtiyaç. Yaşamımızı sürdürebilmemiz için bu dünyanın değişmesi gerekiyor yani.
TE: Filmlerinizle ve kitaplarınızla sol düşünce ve harekete önemli bir katkıda da bulunuyorsunuz. Başka coğrafyalarda verilen mücadalelerden alınması gereken ders alınıyor mu sizce?
MY: Bence alınıyor. Kişi yaptığı şeyin etkisinin farkına varmıyor aslında. Sözgelimi ben Topraksızlar’ı yazdım, 2004’te yayımlandı. Buradaki kimsenin bu hareket hakkında fazla bilgisi yoktu. Ama yaptığınızın yıllar sonra etkilerini görüyorsunuz. Bir söyleşide öğrendim ki; Denizli Anadolu Lisesinde Topraksızlar’ı okumuşlar, liseli gençler de kendi aralarında Topraksızlar adlı bir grup kurup “MST” diye slogan atıyorlarmış. Marmara Üniversitesi’nde derslerde okutulmuş ve sınavda sorulmuş. Bir de, Latin Amerika’dayken tesadüfen haberim olmuştu; Türkiye’de evlerinden çıkartılan insanlar Güzeltepe’de bir otobüs durağını işgal etmiş. “Biz de Brezilya’daki Topraksızlar gibi otobüs durağı işgal ettik,” demişler. İlla adımı bilmek zorunda değiller ama bu örnekleri bildikleri zaman birşdevam ettiriyorlar. Yaptığınız şeyi bir noktada boşluğa atıyorum sanıyorsunuz, ama zamanla geri dönüşleri görüyorsunuz. Mesela Türkiye’de ekim, kasım aylarında fiili işgal fabrikaları olacağını düşünüyorum. Yani süreç çok benzer gidiyor; işgal fabrikaları oluyor ama devam etmiyorlar, üretmeleri gerekiyor çünkü. Üretmezseniz devam edemezsiniz. İnsanlar yaşamlarını devam ettirmek zorunda. Yani iflas onların kabahati değil, patronlar iflas ediyor, ekonomik krizin nedeni başkaları. Ama iflas edildiğinde, onların makineleri haczedildiğinde onların çoluğunun çocuğunun, eşinin elindeki ekmeği almış oluyorsunuz. Bir yerde özel mülkiyet, bir yerde yaşamın sürdürülmesi; tabii ki yaşamın sürdürülmesi daha önemlidir.
TE: Güney Amerika’yı yakında tanıyorsunuz. Oradaki hal ve gidişi nasıl buluyorsunuz?
MY: Buradan Güney Amerika’daki durum pembe, güllük gülistanlık görünüyor. Ama öyle değil, burada ne kadar alçak, dönek ve hain varsa, orada da var. Latin Amerika’da direniş hemen olur sanılıyor, ama hayır. Orada da insanlar tek tek uğraşıyorlar, değiştiriyorlar, dönüştürüyorlar. Kocaman bir kıta aslında, her ülkenin durumu da farklı. Ben dünyanın değiştirilmesi düşüncesini iktidarı almakla sınırlamıyorum, tanımlamıyorum. “Dünyayı değiştiremedik, kötüye gitti”yi kabul etmiyorum ben. Dünyayı değiştirdik biz. Eğer direniş içinde olmasaydık, dünya daha da beter olacaktı. Borges’in bir öyküsünde vardır; adam çölde bir avuç kum alır ve havaya atar, “Ben dünyayı değiştirdim,” der. Tabii ki Latin Amerika’daki toplumsal hareketler dünyayı değiştirdi. Bence neoliberalizmin sacayaklarından biri olan, AB ve NAFTA’ya benzeyen ALKA’yı çökerttiler. Neoliberalizm bence bu serbest pazar anlaşmaları üstüne inşa edilmiştir. ALKA’yı çökerttiler, orada inşa ettirmediler ve dünya ekonomik krizi daha erkin geldi. Ama daha yüksekten düşecektik, daha alçaktan düştük en azından.
Kolay olması bizim hoşumuza gidiyor. Chavez’i çok seviyorlar burada, ki gerçek öyle değil. Pijamalarınızla evde oturuyorsunuz, kalkıyorsunuz, bakıyorsunuz: “Aa, devrim olmuş.” Son zamanlarda müthiş eylemlilikler var. Bu imza kampanyasına katıl, şunu protesto et, gibi internette yarım saatte halledebileceğiniz eylemlilikler. Tamam bitti, filan. Ama öyle değil, Chavez’in iktidarda durmasının nedeni, 1989’daki büyük halk isyanıdır, sonra 2002’de cuntadan geri dönmüştür. Ki bence Honduras da cuntadan geri dönecek. Geri dönmesinin nedeni de oradaki halkın buna karşı direnmesi. Yani siz hiçbir zaman dünyanın hiçbir yerinde sokağa çıkmazsanız olmaz. Esas mesele sokaktır. Tabii bunların söylenmesi, Latin Amerika’da her şeyin bittiğini göstermiyor. Orada da çok büyük sorunlar var. Ama tabii Arjantin’de 250 tane işgal fabrikası var. Fabrikalar, oteller, klinikler on-on iki yıldır yaşamlarını devam ettiriyor. Brezilya’daki işgal fabrikası günde altı saat çalışıp hepsinden daha iyi para alıyor. Venezüella’nın çalışma bakanı en son söyleşisinde işçilere, “Hadi örgütlenin, sendikasız yer mi olur,” dedi sözgelimi. Dünyada başka yerde rastlamadığımız farklı şeyler de oluyor tabii orada. Ama onlarda da her şey bitmiş değil. Bir mücadele süreci var, ayrıca bir laboratuar gibi. Örneğin, Venezüella. Ben Venezüella hakkında kitap yazmayı düşünüyorum sürekli ama her iki ayda bir değiştiği için yazamıyorum.
TE: Gittiğiniz ülkelerde harcamalarını nasıl karşılıyorsunuz?
MY: Benim için esas olan, uçak parası. Burada bir paradoks var aslında, zamanınız çoksa, daha az para harcarsınız. Ahmet Hamdi Tanpınar, seyahatin tanımını yaparken şöyle diyor: “Seyahat bir handa kalmaktır, kimsenin tanımadığı, oradaki öyküleri paylaşmaktır.” Tabii birinci mevkide uçarsanız bunun bir anlamı olmaz. Sözgelimi oraya gidip Hilton benzeri bir otelde kalıp, McDonalds benzeri yerlerde yemek yiyip, iki üç müze de gezdikten sonra, “Ben o ülkeyi biliyorum,” demek başka bir şey. Yaşadığım şu olay çok güzel anlatıyor aslında durumu; Ekvador’da dünyanın sıfır noktasına gitmiştik. İnkalar bundan iki bin yıl önce, yani Galileo Galilei’den da önce, dünyanın yuvarlak olduğunu söyledi ve dünyanın sıfır noktası olarak Ekvador çizgisini belirlediler. İşte gittik; turist otobüsleri, şekerlemeciler, temsili bir ekvator çizgisi vb. var orada. Geziyoruz, yanımızda Ekvadorlu, Venezüellalı arkadaşlarımız da var. Onlar, “Dünyanın sıfır noktası burası değil ki,” dedi. “Neresi,” dedik. “İnkaların tespit ettği yer üç kilometre ötede,” dediler. Ama esas yere şekerlemeciler ve otobüsler sığmıyor diye, dünyanın sıfır noktasını kaydırmışlar, yani arzın merkezi kaymış. Dünyada her şey bundan yamuk gidiyor. Gerçek gezi ile turistik gezi arasındaki çok önemli bir farkı gösteriyor bence bu örnek.
Bir keresinde de Bolivya’nın çöllerinde geziyorduk, altı kişi kadardık. Gece konaklamak için bir köye girdik, çölün ortasında bir yerli köyü. Köyün girişinde sol tarafta Amerika’daki kanyonları hatırlatan büyük bir kaya var. Kayanın üstünde de tellerle havada tutulan bir uçak enkazı var, tek kanadı kırık, muhtemelen düşmüş. Köye girdiğimizde de okul çocuklarından oluşan bando bir gösteri yapıyordu, bir hindinin anıtının etrafında dolanıyorlardı. Her şey garip! Yerleştikten sonra gittik uçağın görülebildiği bir yere oturduk. İleride de bir dağ vardı, “Ben oraya yürüceğim, gelen var mı,” dedim, kimse gelmedi tabii. Yalnız yürüdüm, bir baktım dağın üstünde uçağın kanadı duruyor. Herhalde uçak düşerken önce buraya çarpmış, sonra köye düşmüş, köylüler de uçağı oraya çıkarmış, diye kurguladım. Dönünce de anlattım bunu herkese. Akşam yemek yediğimiz yere ufak bir grup geldi köyden, köy dediğim de yirmi evden oluşuyor zaten, bize yerli müziği çalmaya başladılar. Benden başka kimse de İspanyolca bilmiyor. Sonra onlara uçağın nasıl düştüğünü sordum. “İki yıl önce düştü,” dediler, “pilotlar paraşütle atlayıp kurtuldu. Biz de uçağı oraya koyduk köy tanınsın diye.” Ben de, “Uçak önce yukarı çarptı değil mi,” dedim. “Yok köye düştü,” dediler. “Ama ben yukarıda kanadını gördüm,” dedim. “Biz çıkardık onu oraya, televizyon anteni olsun diye, alüminyum ya,” dediler. Hayat böyle bir şey işte. Bu durum, insanlarla gerçek teması kurmayınca anlaşılır bir şey değil. Yani bunu gelsem anlatsam, tamam yine uçuk bir öykü ama bu iletişimi kurmasaydım anlaşılacak bir şey değildi o kanat meselesi. Sözgelimi limonla ilgili bir şey anlatırsanız, sonra herkes limonla ilgili bir şey anlatır. Ben anlatmamaya başladım, çünkü anlattıklarım gerçekliğini kaybetmeye başladı artık. Hemingway’in öykülerinde vardır, “Gerçek olmayacak kadar gerçek,” diye. Bazen gerçekten de buna dönüşüyor olay.
Mesela bu son gidişimde iki genç arkadaşım da benimle geldi, ilk defa gittiler Latin Amerika’ya. Aslında birileriyle yolculuk yapmak bana zor gelir. Garip bir sorumluluk anlayışım vardır. Bir yere gittiğimizde oradaki yemeği beğenmezseniz, buna takarım mesela. İki arkadaşla yirmi beş gün dolaştık, kısa bir süre aslında, ama onlar o yirmi beş günü on yılmış gibi yaşadıklarını söylediler. Brezilya’ya indik uçakla, işgal fabrikasında bizi aldılar, işgal fabrikasıyla kaldık, topraksız işçi hareketiyle dolaştık, sonra evsziler hareketiyle kaldık, öbür gece toprak dağıtımına geldik, bir grevde konuştuk, sendika toplantısına katıldık; bunların hepsi beş günde oluyor ama. Geri dönerken, “Sanki on yıldır buradayız,” dediler. Biraz teorize edersem: ölümle yaşam arasında, öbür dünya diye bir şey olmadığı kanaatindeyim. Hepimizin bu hayatta aynı zamanı farklı yaşadığımızı düşünüyorum. Cortázar’ın bir öyküsünde; adam eve geliyor, diyor ki: “Bir şey anlatacağım size, saat tutun.” Bittiğinde kaç dakika sürdüğünü soruyor, “Yirmi beş dakika,” diyorlar. “Peki, metroda iki istasyon arası kaç dakika?” diyor, “Bir buçuk dakika,” diye yanıt veriyorlar. “İşte ben bu yirmi dakikayı o bir buçuk dakikada yaşadım,” diyor. Yani hepimiz ayrı ayrı zamanlar yaşıyoruz kanımca. Bu yüzden o yirmi beş günü arkadaşlarım gerçekten on yıl olarak yaşadı. Bu yüzden ben de 5000 yaşındayım, diyorum. Bu aslında ölüme karşı da bir direniş. Polisiye bir romanda okumuştum; tıraş olmamak insanın yaşamını uzatıyormuş; hesaplamışlar, altmış yaşına kadar her gün tıraş olursanız, altı yıl mı ne harcıyormuşsunuz.
TE: Gezmediğiniz ülkeler hangileri?
MY: Latin Amerika’da ufak ülkeleri gezmedim, Guyana, Surinam gibi. Paraguay’a gidemedim bir de. Öbür taraflarda da var yine, bazı Afrika ülkeleri var mesela. ABD’ye de gitmedim, ama 11 Eylül’den sonra gitme düşüncem de pek yok, korkuyorum galiba. 11 Eylül’den bir süre sonra Arjantin’de rastladığım bir Kanadalı anlatmıştı; Suriye’de doğmuş, altı aylıkken Kanada’ya gitmiş, kırk yıldır da oradaymış, tabii Kadana vatandaşı oluyor böylece. 11 Eylül’den kısa bir süre sonra ABD’ye gidiyor ve kapıda gözaltına alıyorlar. Ailesi arıyor, bulamıyor. Beş ay sonra adamı buluyorlar, ama bu sefer de ABD, Suriye’ye iade ediyor onu. Suriye’de üç ay Amerikan ajanı muamelesi yapıyorlar. Yani ABD’ye gidersem, ne olacağı belli olmaz.
TE: Edebiyatla aranız nasıl? Kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
MY: Her şeyi okurum aslında. Ben cezaevinde kaldım politik mahkûm olarak, yani önceden de çok okurdum. Yolculuklarım boyunca da mutlaka okurum, uçaklarda filan. Bir de garip bir disiplinim vardır; bir kitaba başlamışsam, beğenmesem, nefret etsem bile mutlaka bitiririm. Milli Eğitim Bakanlığı’nın eski çevirilerini almıştım; Bismarck’ın anılarını okumuştum. Bittiğinde düşünmüştüm, Bu kitap bana ne verdi diye, bir tek şu kalmıştı aklımda: “Tavşan yahnisi yemek istiyorsan tavşan vurmak zorundasın.” Koca Bismarck tarihinden benim aldığım tek ders belki de.
Bence Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay en iyi romacılardır. Şöyle bir huyum vardır; bazı şeyler çok abartıldığı zaman onlardan uzak dururum. Elif Şafak hiç okumadım mesela. Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk okudum. Bir şey çok sattığı zaman uzak duruyorum, “Bu işte bir iş var,” diyorum. Benim yazım da çok okunduğu zaman işkilleniyorum. Ama insanlar istedikleri sonucu çıkarıyor. Mesela Kanaltürk’te program yaparken her şeyi çok açık konuşuyordum. Kimsenin bana karıştığı yoktu. Bir Bolivya programı yapmıştık, diyordum ki: “Nobel Ödülü mutlaka Bolivyalı madencilere verilmeli.” Nobel Ödülü’nün verilmesinin nedeni, Alfred Nobel çok üzülmüş dinamitin savaşlarda kullanılmasına. İnsanlık adına kullanıldığı zaman ödülü verin, demiş. Ben de diyorum ki, “İşte dinamit ilk defa doğrudan insanlık yararına kullanıldı, dinamit lokumlarını yaptıkları yürüyüşlerle madenciler neoliberal politikaları uygulamak isteyen parlementoların kafasına geçirdiler,” ve o sırada programdaki görüntülerde madenciler dinamit atıyor. Eva Morales’le görüşüyorum, madenciler, “Proleterya, sosyalizm tek çözüm,” filan diyor; bir yerde de, “Dinle Türkiye, Bolivya’dan selam olsun,” diye slogan atıyorlar. Benim programım objektif değil, benim programım işçinin, emekçinin, yeryüzünün lanetlilerin programı. Bir zamanlar sağcı bir gazetenin genel yayın yönetmeni olan dayım da programımı bir MİT’çiyle beraber izliyormuş. Programı seyretmişler, sonra MİT’çi dönmüş demiş ki: “Bolivyalılara ‘Türkiye, Türkiye’ diye bağırdırttı ya, aferin yeğenine.” İnanamadım böyle bir sonuca. Bazen hiçbir şey paylaşamayacağınızı düşündüğünüz insanlar da yaptıklarınızı beğenebiliyor.
Ben yazdıklarımda akademik bir dil kullanmıyorum, çünkü herkes tarafından okunmasını istiyorum. Kitaplarımın sürükleyiciliği, okunurluğu olduğu kanısındayım ve öyle yazmaya, başka bil dil kullanmaya çalışıyorum. Mesela Marta Harnecker’in Topraksızlar’ı çıktı, Türkçeye de çevrildi. Pek satmadı, bence çok didaktikti zaten. Bununla ilgili de bir anım var; Venezüella’ya gitmiştim, İtalyan arkadaşlarım karşıladı beni, “Akşama parti var, gelir misin,” dediler, gittik, yabancılar da var bayağı. Beni de orada Topraksızlar kitabını yazan kişi olarak tanıtıyorlarmış. Uzun boylu, sarışın, güzel bir kız gelip, Marta Harnecker’in Topraksızlar’ını okudun mu?” dedi. “Evet, ama çok didaktik,” dedim. “Aa, evet benim annem,” dedi. Sonra kötü oldum tabii ki. Ben farklı şeyler arasında bağlantılar kurmaktan hoşlanıyorum. Anlatma biçimine böyle bir tanım getirmek istiyorum. Hayatın tek tek sınıflandırılıp tanımlanıp sürdürülebilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum, hepsinin iç içe olduğuna, daha kompleks bir şey olduğuna inanıyorum.
TE: “Dünyanın Sokakları” programınız nasıl gidiyor?
MY: Hayat TV’de yayımlanıyor şu anda. Gayet güzel gidiyor. Tabii daha sınırlı bir çevreye hitap ediyor, ama aslında etkisi bayağı fazla. Çünkü dediğim gibi, görünmek, televizyonda olmak inandırıcılığı artırıyor. Programın gidişi iyi ama zorlamak gerekiyor. Alternatif bir şey yapmak demek sadece kelimeler üzerinde alternatif bir şey yapmak değil. Mesela ben programlarda şunu da yapıyordum: programın sonunda jenerikte geçen tüm isimlerin emeği var, ama çaycı Hüseyin Abi’yle ulaştırma sorumlusu Ahmet Amca’nın da payı var, diyordum. Ama görsel olarak da farklı şeyler yapmak lazım bir süre sonra. Tabii program olduğu için sıradanlaştığında tekrarlar başlıyor. Yani konu olarak değil de görselde tekrar bence. Kimse farkına varmaz bunun aslında. Walter Benjamin, “İlk paragraf ve son paragraf vurucu olmalıdır,” der. Benim için tekrara dönüşebiliyor bir süre sonra. Bü yüzden farklı şeyler yapmaya çalışıyorum.
Yaptığım modern sanat videosunun konusu şöyle: bir gökdelen görülüyor, gökdelene klasik müzikle zoom yapılıyor. Gökdelende bir cam açılıyor. Biri çıkıp elinde oturak ve boklarla, “Gardilo!” diyerek suratınıza bok atıyor. Geçen yüzyılda Avrupa’da tuvalet yoktu. Herkes pisliklerini camdan aşağı atardı. Atılan yer de satın alınırdı, çünkü onları gübre olarak satarlardı. Dünyayı kirleten şeylerden biri kanalizasyonlardır, bu şekilde olsa daha iyiydi belki. Pislikleri de camdan aşağı atarken “gardilo”, yani “koru kendini” derlermiş. Videoda bu sahneden sonra şöyle bir yazı çıkıyor: “Neoliberal kentler camdan penisleriyle tüm kentlerimizi işgal ediyor, siz yoksullar, eğer altın, platin kredi kartlarınız yoksa yetersiz bakiyesiniz, hadi dışarı, hadi dışarı!” Düzeneği de şöyle kurmuştuk; odanın içine girdiğinizde film başlıyor ve üstünüze boklar atılırken filmde, odada da üstünüze su sıçratılıyor. Bu bana göre başka bir anlatma biçimiydi işte. Dediğim gibi, bir de çizgi roman yapıyoruz, farklı fotoğraflarla, Dünyanın Sokakları’nda olan muhabbetleri anlatıyoruz.
Konuşmalarımda da eleştirel pedagojik biçimi kullanırım. Yani eğitim, eylem haline dönüştürmek; şaşırtmak ve bu şaşırtma içinde de eylemle yaşamın bağıntısını kurmaktır; esas önemli olan bu bence. Mesela derslere şarkıyla başlarım, arada film parçaları koyarım, çizgi roman dağıtırım, bir şeyi tartışarak dönüştürmeye çalışırım. Devam zorunluluğu koymuyorum, herkesi geçireceğimi söylüyorum ve herkesi de geçiriyorum. Dersime not zoruyla kimse gelmesin yani. Hayatla eğitimin birlikte olduğu, birbirini ayrıştırmadığı bir biçim bu. Mesela televizyonda sadece öbür kanal gibi yaparsanız olmaz. Televizyon çok manipülatif bir şey zaten. Devrimci televizyon olmaz aslında, televizyon korkunçtur. Bununla ilgili çok güzel bir röportaj yapmıştım Brezilya’da, “pavela”larda, devrimci bir hip-hop hareketi grubuyla. Rap müzik yapıyorlar, graffiti yapıyorlar. Otuz iki kişiyle bir gecekonduda konuşuyoruz. “Biz müzik işçisiyiz, bize, ‘siz marjinalsiniz, gecekondularda müzik yapıyorsunuz,’ diyorlar, evet biz marjinaliz, burada yaşıyoruz, siz de biraz önce marjinal bir mahalleden geçtiniz, Sao Paulo’nun üçte ikisi marjinal, dünyanın beşte dördü marjinal,” diyorlar. “Peki burada mafya var mı?” diye sordum. “Evet burada mafya var, biz çoluk çocuğumuza yarın nasıl ekmek, süt bulacağız diye uğraşıyoruz; işte mafya bu. Ama sen uyuşturucu ticaretinden bahsediyorsan eğer, evet her eve girdi uyuşturucu, çünkü her evde televizyon var,” diyorlar. Bu doğru gerçekten. Televizyon gösterilecekleri göstermez, okutulacakları okutmaz ve hayatımızda tek sahip olduğumuz şeyi, zamanı çalar bizden. Bu yüzden sadece seyirci olursunuz. Televizyonun ve böyle bir eğitim sisteminin olduğu bir dünyada demokrasi olsun, “haydi sen de katıl” söylemi olsun, hepsi hikâyedir. Biz de televizyonda bunu kırabilecek kelimeler kullanıyoruz ama görsel olarak bunu kırabileceğimiz, değiştirebileceğimiz, başka tarafa sürükleyeceğimiz şeyler yaratmalıyız aslında. Bunu yaratmak için oturup düşünmek değil, sokakta olmak, televizyonun işleyişini kurumsal biçimde yeniden yapılandırmak gerekiyor. Yani orada çalışan, yemek yapan kişinin televizyon toplantılarına katıldığı bir biçim geliştirmek gerekiyor. Bu yüzden de farklı, şaşırtıcı şeyler yapmamız lazım, alışkanlıklara kendimizi terk etmemek zorundayız. Hikâyelerimizi genel şeylerle sınırlamamak zorundayız, farklı şeyler yapmamız lazım.
TE: Unutamadığınız anılarınız var mı?
MY: El Mahalla - Canım Ciğerim İşçi Kerim adlı filmim, Mısır işçi sınıfı hareketinin simgesi El Mahalla kentinde 6 Nisan 2008’de patlak veren işçi isyanını konu alıyor ve yirmi iki yaşındaki işçi lideri Kerim’in mücadelesini anlatıyor. Bana göre alternatif medya tam anlamıyla Kerim’dir. Kerim bir tekstil işçisi. Mısır’da 37.500 kişinin çalıştığı El Mahalla kentindeki büyük direnişin kitabını yazma düşüncesindeyken, Amerikalı bir arkadaşının tavsiyesiyle blog yapıyor. Biz o direnişi Keİrim’den öğrendik ve ben de filmi Kerim üzerine kurdum. Sonra büyük isyan çıktı, ki dünyaya sadece biz duyurduk ilk başta. Grev, kırk bin polis ve askerle sabah kırılınca, tüm ajanslar gitmişti. Fabrikanın önünden geçmek ve çekim yapmak bile sorunken, o gün fabrikanın içine aldılar bizi, grevi kırdıkları için. Ajanslar gitti, AFP bile, “Mısır’da eski bir öykü, yeni bir öykü yok,” dedi. Ama biz işçi liderleriyle temasta olduğumuz ve daha önce de çekim yaptığımız için bekledik. Üstteki vardiya tekrar içeri girmeye başladı grevle ilgili, onlar alınmayınca çatışmalar sokağa çıktı. Dört gün çatışıldı, dört kişi öldü. Okullar, camiler yandı. Ve bu haberi El Cezire bile vermedi, sadece biz verdik. Gece saat birde mutlaka orayı terk etmemiz gerekiyordu, çünkü görüntüleri çekiyorum, durmadan kaset değiştiriyorum, onları saklıyoruz, yoksa kaptıracağız görüntüleri. Yanımızda da hayatında çatışma görmemiş Mısırlı Troçkist bir kadın arkadaşımız vardı. Onun devlet ajansından ayarladığı bir araba bizi almaya geldi. Çatışmanın içinde yürüyemeyen kadını omzumuzda taşıyarak orayı terk ettik. Sonra ajansın arabasına halk saldırdı, camlar kırıldı. Neyse ki bu şekilde polis barikatlarını geçerek görüntüleri kurtardık. Biz terk ettikten beş dakika sonra en son sığındığımız yer basıldı. Ve orada Kerim ile arkadaşları tutuklandı. Biz burada imza kampanyası başlattık, Mısır elçiliği önünde gösteri düzenledik ve Kerim ile arkadaşları üç ay sonra serbest bırakıldı. Bu film alternatif medyanın ve militan sinemanın tam bir örneği. Çünkü bizim yaptığımız sadece filmi alıp çekmek ve göstermek değildi, bunu dünyayı değiştirme aracı olarak kullandık. Bu yüzden, al çek koy görüntüyü anlamında değil, bunun kendi estetiği olduğu iddiasındayım. Benim filmlerimin bir estetiği var, çünkü sokağın bir estetiği var. Bir toprak işgali çekiyordum Topraksızlar hareketiyle beraber. İllegal olduğu için gece gidiyoruz, etrafta ışık yok, benim de ışığım yok tabii. Nasıl çekeceğimi düşünürken, öbürleri pet şişeleri ters çevirip kestiler ve içine mum koydular. Böylece beş tane aydınlatmacım vardı çekim boyunca. Kimi göstersem onun önünde tutuyorlardı mumu. Karanlık oldu biraz ama bence harika bir şekilde işgali ve süreci anlattık böylece. Herhangi bir ışıkla çekseydim, o süreci ve işgali tam anlatmış olmayacaktım aslında. Travenyan’ın sevdiğim bir lafı vardır, “Tanrı bana deha verdi ve geliştirmem için yoksulluk ekledi,” diye. Bu yoksulluk tam da farklı bir durum yaratıyor.
2009