“Okumadan yazmak, kâğıt kalem olmadan yazmaya benzer.”
Şükrü Erbaş, günümüzün en değerli şairlerindendir. Aslında bu cümlede “önemli” kelimesini kullanacaktım ama son kitabı Sitem Taşları’ndaki bir denemeyi okuduktan sonra onun yerine “değerli” ifadesini kullanmanın daha doğru olduğuna karar verdim.
Sitem Taşları için “Buradayım işte!” diyen bir şairin kendi kendisiyle konuşması diyebiliriz. İnsan belki de söylemesi gereken en önemli sözleri ancak böyle bir konuşmada söyleyebilir. Şükrü Erbaş da böyle yapıyor. Yani kendisini olduğu gibi gözler önüne seriyor. Lafı uzatmıyor, eğip bükmüyor, oyun oynamıyor, içinde ne varsa, söylemesi gereken ne kadarsa o kadarını dosdoğru bir şekilde söylüyor. Bunu yapabilen biri hiç şüphesiz bütün sıfatlardan arınmıştır. Hayata, yazıya, şiire, çocukluğa, geçmişe, hayallere, umuda dair ne varsa hepsine birden en saf bilgisiyle ve en görünür hisleriyle bakmaktadır. Şükrü Erbaş’ın da Sitem Taşları’nda tam olarak böyle yaptığını hissederek okudum denemeleri. Demeye çalıştığım Sitem Taşları’nın en güçlü yanı inanılmaz bir sahicilikle yazılmasıdır.
Şükrü Erbaş’ı yakından tanıyanlar veya şiirine yeterince nüfuz edenler için onun kalabalık bir insan olduğunu bilirler. Bir yanı, –ki en büyük yanıdır bu– şiirdir, bir yanı baştan sona türkü, bir yanı devrim, bir yanı Anadolu, bir yanı uzak diyarlarda bile duyulabilecek bir çığlık... Yalnızken bile yalnız değildir aslında. Zihninde, yüreğinde pek çok insanla dolaşır. Sevdikleri kadar sevmedikleri de onunla birliktedir. Hem coşkulu hem de öfkelidir bu yüzden. Ama yine de ezilen, hor görülen o çoğunluğa inanır. “İnsan bir ‘Ah!’ olmasın istiyorum. Kocaman bir dünya olsun.” (s.24). der bu yüzden.
Şiire inanmış biridir Şükrü Erbaş. Başka bir türde yazmayacak kadar da bağlıdır ona. Coşkusunu, sevgisini, öfkesini, sesini başka türlerde dinlendirecek, yayacak kadar sabırlı değildir çünkü. Bilir ki şiirin diğer türlere benzemeyen bir sabrı vardır ve şairin kalp atışlarını ancak dizelerde yan yana gelen harfler en güzel tarif edebilir, gösterebilir başkasına. Bu yüzden şiiri çaylana, romanı da menderese benzetir. (s.50)
Bu kitabında olduğu gibi denemelerden oluşan önceki kitaplarında (İnsanın Acısını İnsan Alır, Gülün Sesi Gül Kokar, Bir Gün Ölmeden Önce, Sarkacın Kalbi, Çekilme Suları ve Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya) da biçim olarak düzyazıya benzeyen şiirler yazar aslında Şükrü Erbaş. “Biraz abartılı bulunacaktır ama ben yazı yazmıyorum. Biçimin, şiiri yorgun düşürdüğü yerde, şiirin yoğunluğunun azaldığı, sözün azıcık kolaylaştığı yerde, o biçimi bozarak, düzyazıyla anlatımın kıvamını artırıyorum.” (s.86)
Şiire inandığı kadar onu büyüten şair ve ozanlara da inanır Şükrü Erbaş. “Benim arkamda aynı dilde, kültürde, coğrafyada yaşadığımız çok büyük dört şair var: Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Nazım Hikmet. Ben, onların yazdığı o büyük şiirlerin hiç olmazsa eteklerinde yer alacak, onları da kendimi de mahcup etmeyecek, üzerimde soğuyup duran zamanın ağırlığını bir iç çekiş kadar olsun göğüsleyecek şiirler yazmak istiyorum. (s. 24)” Sadece elinden tutan şair ve ozanlara da değildir bağlılığı. Bizden önce yaratılan edebiyatta sözü olan her yazara, şaire borçlu olduğumuzu da söyler. Bunu söylerken de yazma eyleminde bulunan herkese unutmaması gereken bir bilgiyi de fısıldar. Dahası bu bilgi aslında bugünden geleceğe kalacak edebiyatın nasıl olması gerektiğiyle de ilgilidir: “Bizden önce yazılan, yaratılan edebiyat olmadan biz olamayız ama o edebiyatın hapishanesinden kurtulmadan da biz olamayız.” (s.26)
Şiirin nasıl olması gerektiği konusunda da içinde olanı dolandırmadan, sözünü fiyakalı göstermeye çalışmadan şöyle der: “Şiir bizi önce içine almalıdır. Biz, kapıdan girdikten sonra başka kapılarla karşılaşmalıyız. İkinci, üçüncü kapılar. Bir çağrışımdan ötekine bir şaşkınlık kuşatması. Anlam halkalanmalı, duygu yoğunlaşmalı. Rüya gerçeğe değmeli.” (s. 27)
Hepimiz özellikle bu günlerde müthiş bir çıkmazın içindeyiz. Üzgün olduğu kadar öfkeli, suskun olduğu kadar içindeki çığlığı dışarıya taşırmak için hazırda bekleyeniz. Kavgaya hazırız ama kedere bulandığımız için şimdi ayağa kalkamıyoruz sadece. O günlerin geleceğinin umuduyla yaşıyoruz ve yazıyoruz. Denemelerdeki pek çok pasajda, satır aralarında bunu bize fısıldamaktan geri kalmıyor Şükrü Erbaş. “Dünyanın belkemiğiyiz ve ayakta değiliz.” (s. 28) diyor örneğin. Bunu hüznünün içindeki öfkeyle hatırlıyor bir kez daha. Gezi’de ölen çocuklarımızdan yola çıkarak “öldürüldükleri yerde onların istedikleri dünyayı kurduğumuz gün çıkıp gelecekler aramıza. Ölümsüzlük budur.” (s.31) diyor.
Sitem Taşları’ndaki denemelerde daha pek çok şey söylüyor Şükrü Erbaş. Bir yazarın ancak okuyarak yazabileceğini söylüyor örneğin: “Okumadan yazmak, kâğıt kalem olmadan yazmaya benzer.” (s. 49). Sonra edebiyatı neden seçtiklerine anlam veremediği yazarlar, şairler konusunda içinden geçeni, “Bir salyangozda, bir asma şıvgınında, bir çiy damlasında, yazdıklarından büyük dünyalar vardı. Söylemeye çalıştım. Kinle sustular, uzaklaştım.” (s. 30) cümleleriyle söylüyor. Yayımlandığı ilk günden tartışma konusu olan Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz şiirini açıklamaktan yorulduğunu, şiirdeki temel anlamı kavraması için okurun biraz daha uğraşması gerektiğini yine sitemle açıklıyor. Umudunu hiçbir zaman kaybetmeyeceğini ve ilk gençlik yıllarından beri arzuladığı o devrimin er geç olacağına yürekten inandığını da söylemekten geri kalmıyor: “Devrim düşüncesine öldükten sonra da inanmayı sürdüreceğim.” (s. 32)
Şükrü Erbaş, zamanın insanlarla kazandığı anlamı, Ömür Hanım’ı, otorite olarak babanın konumunu, sosyal medya cenderesindeki insanın korkunç yalnızlığını, Neşet Ertaş’ı, Âşıklar Cemi’ni, Âşık Veysel’i, salgın dönemindeki edebiyatı ve daha pek çok şeyi siteminin içindeki hüzünle, öfkeyle, yer yer de anlayışla açıklıyor denemelerinde. Neyi anlatırsa anlatsın çocuklara, doğaya, şiire ve devrime inandığını denemelerinin pek çok pasajında farklı şekillerde dile getirmekten de geri kalmıyor. Bazen bir çocuk bazen bir şair bazen bir sevgili, bazen bir dost gibi kelimelerin güzelliğine sığınarak yapıyor bunu. Şükrü Erbaş’ı yakından tanımak, yazdığı şiir ve denemelere yeni veya yeniden giriş yapmak için Sitem Taşları eşik ile kirpik görevi görüyor.






