İlker Karakaş’ın otobiyografik kurmacaları bence bu ülkede kendisini kaybolmuş hisseden herkese yakın gelecek.
Yıllar evvel Wilhelm Genazino’nun Aşk Aptallığı’nı okuduktan sonra yorum olarak şöyle yazmışım: “Sinir oluyorum Genazino okurken. Niye bu kadar bencil, orta yaşlı Alman erkekleriyle empati kurarken buluyorum kendimi acaba?”
Uzun yıllardır kitaplarını bildiğim, hatta kütüphanemde birkaç tanesi bulunan ama her nedense hiç okumadığım İlker Karakaş’ın son romanıyla benim ikinci kitabım aynı günde yayımlandılar geçen haftalarda. Aynı yayınevinden olmamız bile aslında yazarı şimdiye kadar okumuş olmam gerektiğini düşündürdü bana ama bazen olur böyle, bazı yazarlar, kitaplar okunmayı bekler, kendince bir zamanları vardır. Benim içinse bu zaman ikiz doğumumuz olacakmış.

İlker Karakaş neredeyse Notos’un kuruluşundan beri yayınevinde, 2007’den beri yayımlanıyor kitapları. Hiç Kimse yedinci kitabı. Elimde yazarın birçok kitabı varken tanışmaya son romanından başlamak istemedim açıkçası. İlk olarak ilk öykü kitabı Hennoz’u bitirdim, sonra yine öykülerinden oluşan Çıkmaz Sokak’tan ve Tahterevalli’den bazı öyküler okudum, sonra da anlatı olarak nitelendirdiği Kasaba Avukatı’nı bitirdim. Bunlardan uzun uzun bahsetmek istemiyorum ama Hennoz’da oldukça rahatsız edici olan erkekliğin diğer kitaplarında yerini yavaş yavaş daha olgun, yine rahatsız edici ama daha içten ve dürüst bir yere çekildiğini söyleyebilirim. Kasaba Avukatı’yla zaten taşlar yerine oturuyor ve İlker Karakaş’ın tüm öykü ve romanlarının otobiyografik öğeler taşıdığını, tekrarlayan izleklerin gerçekliğe dayandığını anlayabiliyoruz. İlk kitabından sonra ortaya çıkan avukat Arman Arı karakteri karşımıza sıkça çıkacak. Gençliğinde yaşadığı ruhsal rahatsızlık Hennoz’daki öyküleri oluştururken kahramanın yaşı ilerledikçe başına gelenler -evlenmesi, çocuğu olması, kasabada avukat olması, geçmeyen sıkıntısı- yavaş yavaş diğer kitaplarını oluşturacak.
Böylece son romanı Hiç Kimse’de artık orta yaşlı ve yine de huzur bulamamış Arman Arı’yla bir kez daha karşılaşacağız. Açıkçası yazıya Genizano’yla başlamam bu yüzdendi. Hiç Kimse’deki Arman karakteri yaşını başını almış, maddi olarak fena olmayan bir hayat süren, buna rağmen ne kendisini ne de sevenlerini bir an huzura erdiren bir karakter. Aynı Genizano erkekleri gibi. Ve iyi edebiyat bizim bu erkeklerle empati kurmamızı sağlıyor, insan sinir oluyor.
Bodrum’da bir yalnız adam
Hiç Kimse İlker Karakaş’ın diğer kitaplarındaki gibi ben anlatıcıyla yazılmış. Önceki kitapları okumamış olsanız da daha ilk cümlelerinden okuru çekiyor İlker Karakaş. Basit ve temiz dili bence anlattıklarına bu denli kolay dahil olmamızı sağlayan en önemli unsurlardan biri.
“Amacı olmayan bir adamım ben. Hep böyle değildim, yaşamım boyunca bir amaç edinmeye çalıştım ama olmadı, sonra vazgeçtim. Vazgeçmek önemlidir. Bazıları için yenilgi gibi görünebilir ama tam tersine, vazgeçmek kolay alınabilen bir karar değil. İyi midir kötü müdür, o konuda bir şey söyleyemem.”
Başka romanlarda genellikle pek sevmediğim bu büyük büyük konuşmaları, ahkâm kesmeleri İlker Karakaş’ın dilinden okumak neden rahatsız etmiyor bu ilk paragraftan açıklayabilirim. Son cümle aslında Arman Arı’ya açılan kapı. Konuşuyor, ben şöyleyim, böyleyim, diyor oysa aslında son derece kararsız, bu karar vermişliklerin, kendine biçilen payların hep bir ama’sı var. İlk cümlelerin arkasından “iyi midir kötü müdür, o konuda bir şey söyleyemem” demesi olduğunu söylediği kişiden, verilmiş kararlardan emin olmadığı hakkında bize küçük bir ipucu veriyor.
Aynı biçimde daha romanın başında dengesizliklerini, hastalıklarını, sorumsuzluklarını anlatmaya başlayacak. Bodrum gibi bir yerde mezarlık gezen bir karakter anlatıyor da anlatıyor, ilk başta biraz tedirgin edici. Ama sonra açıldıkça “şaşıracaksınız ama evliyim ben” diyor, “çok sevdiğim bir karım var.” Sonra yine başlıyoruz, hastalık hastalığı, panik atakları, hiçbir şeyiniz yok diyen doktora inanmaması, hiç bilmediği bir adamla kaçıp gitmek istemesi, her şeyi bırakma hayali, edemediği intihar derken, hop bu kez de “benim bir kızım var, onun için yaşıyorum” diye ekliyor.
Yani aslında Arman Arı bizi olduğuna inandırmak istediği kişi değil. Kendisi bile bence bunu bilmiyor. “Yirmilerimde zaman hiç ilerlemezdi, şimdilerde durduramıyorum. Elimden ne gelir? Yanlışlarımın dayanılmaz yükü biniyor üstüme.” Sorumluluk istemeyen, amaçsız olduğunu söyleyen, çekip gitmek isteyen bir adam gençliğindeki yanlışları düşünüp kaygılanmaz, cenazesinin hayalini kurup duran biri (Yan Yana Durduğumuz Zamanlar’ın ilk yazısında çocukken babamın cenazesini düşünüp ağladığımı itiraf etmiştim, demek benden beterleri de varmış.) sırtındaki geçmeyen yangı için doktora koşup tüpler dolusu kan vermez. Sonlara doğru yazdığı raporla romana dahil olan psikiyatrist de görüyoruz ki bizimle aynı fikirde.
Arman Arı gençliğinde birtakım psikiyatrik rahatsızlıklar geçirmiş, her şeye rağmen okulunu bitirip avukat olabilmiş, evlenip çoluk çocuğa karışmış, Bodrum’da site içinde evi, arabası, yılda iki kez gittiği yurt dışı seyahatleriyle rahat bir hayat süren, panik atak ve anksiyetesiyle boğuşan ama bunu hiçbir biçimde kesin olarak çözmeye yanaşmayan bir adam. Biraz da andropoza girmiş. Etrafımdaki elli yaş civarındaki tüm erkeklerin çekip gitme, sorumluluklardan kaçma, tekne sahibi olma, yelken yapma hayali var, bu hayal andropoza giriş dersi gibi neredeyse artık. Karısını, çoluğunu çocuğunu terk eden de var elbette. Benim tanıdığım kadarıyla Arman Arı bunu hiçbir zaman yapamayacak çünkü karısına ve kızına çok bağlı ve içinde olduğunu söylediği o sorumsuzluk duygusu aslında yok.
Son derece konforlu hayatında, mezarlıklarda dolaşıp kanserden öleceğini düşünüp cenazesinin hayalini kurduktan sonra döndüğü evinde yirmi beş yıllık karısı Azime sofrayı hazırlamış onu bekliyor. Garipliği sezip kocasına nesi olduğunu soruyor. “Alışkın benim deliliklerime ama ne yapsın kadıncağız?” Vücudunun yanan yerlerinden bahsedince de hâlâ geçmedi mi dercesine bakan karısı için Arman Arı şunları düşünüyor: “Geçmedi tabii, ne sanıyorsun, geçiverir mi? Ölümcül hastalık yiyip bitiriyor beni, sen ne yapıyorsun, sadece yemek hazırlıyorsun.” (Burada kadın okurlar derin bir soluk alsın, sinirlenmesin, çünkü hemen arkasından bu zavallılığa kahkaha atacağız.) “Benden sonra nasıl yaşayacaksın şu zalim dünyada, bunca kötülüğün arasında nasıl ayakta kalacaksın, seni kim koruyacak, dolandırıcılara, sahtekârlara karşı, kocandan başka kimin var yanında. Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi.”
Yukarıda söylediğim gibi kararsızlığı ve aslında kendi korkularını başkalarına yansıtmasıyla insanda acıma duygusu uyandırıyor Arman Arı. O ölünce karısını kim koruyacak diye duygulanıp ağlayacak hale gelmesi de, cenaze törenini düşünüp kimsenin gelmeyeceğini düşünmesi de çok komik. Çünkü biliyor ki karısı bir pehlivan kadar sağlam, sonuçta yıllarca onun gibi bir adamı çekmiş. Sonradan öğreneceğimiz üzere ailesi ve arkadaşları bakımından hiç de yalnız değil Arman Arı. İlker Karakaş bunca acımamızı istediği kahramanıyla aslında bir yandan da dalga geçiyor, bu nedenle bir an sinirlenirken hemen arkasından gülebiliyoruz.
Ayrılık gerçeği
Kahramanımızın içinde yaşadığı korkularla, kaygılarla dolu hayat sebebiyle yaydığı huzursuzluk ise maalesef gerçek. Romanda gerçekliği hakkında şüphelerimiz olan Barakuda adındaki yalnız ve yaşlı adamın tekne yapma sevdasına kapılıp onun peşinden Azime’yle beraber Hırvatistan’a gitmesi bu huzursuzluğun doruğa tırmanmasına yol açıyor. Orada mezarlıkta geçirdikleri zaman –ki romanın en etkileyici bölümlerinden–, Azime’nin artık ona dayanamayacağını ve boşanmak istediğini söylemesi, hemen oracıkta çantasından çıkardığı viskiyle beş yıldır “temiz” olan kocasını yeniden içkiye başlatması ve sonrasındaki duygusal çöküş, anlatımdaki basitlik ve içtenlikle hem çok sert hem de keskin. İçimden Azime’ye bravo dedim, sonuna kadar haklıydı ama Arman’a üzülmekten de kendimi alamadım. Hayatta da edebiyatta da erkeklerle ilişkim böyle sanırım.
Bundan yıllar evvel üç romanı karşılaştırdığım bir yazı yazmıştım Oggito’ya. Ayrılıktaki Erkeklik İzleri başlıklı bu yazıda romanlardaki erkek tavrını sorgulamış ve iki romanda yazarın gizli erkeklik mesajlarını oldukça sinsi bulmuştum. Per Petterson’ın Benim Durumumdaki Erkekler romanındaki Arvid Jansen ise dürüstlüğü ve yaptığı hataları kabullenmesiyle sınıfı geçmişti. Arman Arı da Arvid Jansen gibi, Genazino’nun dertli orta yaşlı erkekleri gibi hatalarının farkında, çaresiz ve zayıf. Böyle de gidecek.
Ayrılık kararından sonra Bodrum’da yeniden tutkuyla başladığı içki anlatıcıyı dibe doğru çekiyor. Bir alkoliğin nasıl yaşadığı, nasıl arada ayıldığı, nasıl limitinin beş yıl bırakmış olsa da aynı düzeyde kaldığı, içki sofrası arkadaşlıkları, yüzeysellikten geçilmeyen içki sohbetleri derken biz bile hızla dibi görmeye başlıyoruz. Birkaç günlüğüne evden giden karısının ardından verilen saçma sapan kararlar… hep bir kendini kanıtlama çabası, ben varım çığlığı. Oysa sonunda hem karısını kaygılandırdığı için pişman hem de yine elde var sıfır. İçtenlikle kurulan şu cümle Arman Arı’nın geldiği yerin özeti: “Sırt çantamla birlikte bir de karım olsa yanımda. El feneri gibidir benim karım. Önümüzü aydınlatır. Ama o da bıkmış benden.”
Sanırım İlker Karakaş yazdıkça Arman Arı’nın başına neler geldiğini öğreneceğiz. İçtenlikle Azime’nin ve onun aldığı her kararın arkasında olduğunu söylüyorum bu arada, Arman Arı gibi erkekler gerçek hayatta da çoklar ve yakından şahit olduğum üzere, onlarsız bir hayat çok daha huzurlu. Galiba biz kadınlar da böyle erkeklere annelik yapmayı ve aşkın yerini alan sevgi/acıma duygusunu çok sevdiğimizden sıkça terk etme, boşanma tehditleri savuruyor ama pek gerçekleştiremiyoruz. O nedenle neyi seçerse arkasındayım diyorum, bazen tek bir doğru olmuyor hayatta.
İlker Karakaş’ın otobiyografik kurmacaları bence bu ülkede kendisini kaybolmuş hisseden herkese yakın gelecek. Bazen sinir olsak da bu denli yalın ve pek de rastlamadığımız türden basit dili, arada hissedilen humour’u ve içten anlatımıyla Arman Arı’nın maceralarını okumaya devam edeceğiz.


.jpg)



