Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Şubat 2026

Öykü

Kuru Fasulye, Turşu, Bir de Pisagor Üçgeni

Sevil Kılçıksız

Paylaş

4

1


Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim, cebime soktum. Kaslarım yaşlanıp sönümlenmiş gibiydi, uzun süredir işe yaramaktan uzaklar. Yine de şükretmek için iyi bir nedenim var, önemli bir hastalığım yok. “Olmak bir yolculuk” diye inanırım. Sanırım razı olabileceğim en alt düzeyde takılmıştım: yiyor, içiyor, soluk alabiliyordum. Sonuncusunda bugünlerde biraz zorlanmaya başlamıştım. Hava, daha doğrusu dünyanın bütün ağırlığı olanca kütlesiyle göğsümün üzerine çökmüştü sanki. 

Hangi yoldan yürüyeyim bir an kararsız kaldım, uzun olana yöneldim. Asfalt çöp dolu, rengârenk ucuz atıştırmalık ambalajları, poşetler. Çoğunu çocuklar fırlatmış, iştahla tıkındıkları şeylerin tüketemedikleri kısmı.  Adımlarımın acelesi yok. Zaman duruyor, bazen de uçup gidiyor. Hızla giden geminin ıssız güvertesinde saatlerce oturur gibi yani. Mekanlar, insanlar, ışık, gece, gündüz telaşla akıyor. Öylece duruyorum, izliyorum. Camın ardındayım: İnsanlar acele ediyor, kızıyor, gülüyor, arada camın diğer tarafından bakıp gülümsüyor, selam veriyor, bağırıyor. Ben seyrediyorum. Sesler gün be gün azaldı, uğultuya dönüştü. Gün geçtikçe suskunluk tercih edilir huzurlu sığınak oldu. Her şeyim yavaşladı, bir süredir kalbimin sesini de duyamıyorum. 

 Telefon çaldı. Arayan Hayri’ydi.

 "Nasılsın?" 

"Eh, bildiğin gibi. Bekliyorum."

"Sıkma canını. Seçimlerden sonra durum değişir. En olmadı başka bir üniversitede okutmanlık bulur, yine ders verirsin."

 "Bilmem, göreceğim."

 "Olur, olur. Bu kadar sivri olma kardeşim. Facebook hesabını da kapat artık." 

 “Bakarım…"

 Hayri soluksuz devam etti, "Daha neye bakacaksın, kapat gitsin. Ne yararı var. Bizimkiler bu kafayla kaybetti. İş dünyası profesyoneldir oğlum. Ha unutmadan, Arif’i aradın mı?"

"Hayır, aramadım…"

Kelimelere basa basa, "Onur sorunu yapma, Arif’i ara," dedi. Sesi boğuk ve gizemliydi. "İyi pozisyonda, hükümete de yakın." 

Konuşması bitmek bilmedi: "Nilgün dönmüyor mu?  Hayatında yeni birileri var mı? ....  Ulan, sakın mastürbasyonu aksatma, performansın düşmesin. Hah ha…Bir gün yemeğe çıkalım bak. Eski günler gibi zilzurna." Vesaire… Konuşmasını zor bela kesip Hayri’yi savdım. Canım sıkıldı. Akıl, gerekmeyen zamanda ne bol veriliyor...

 Köşedeki markete yöneldim. Giriş kapısında mahalleden iki ev kadını duruyordu. Göbek göbeğe vermiş, konuşarak eğleşiyorlar. Yol istedim, konuşmalarına ara vermeden sola çekildiler, içeri girdim.  İçeride sebze eşeleyen bir kadın dışında müşteri yok. O da sofraya koyacağı yemeği kusursuzlaştırmak için olsa gerek, işini ağırdan alıyordu. 

 Kasada market sahibinin oğlu tavandan sarkan televizyonda bir programa dalmış. Askerden yeni dönmüştü. Traşlı kafası daha da iri görünüyor. 

"Kerem Abi aleykümselam, hoş geldin."

"Merhaba. Sen de hoş geldin. Geçmiş olsun." 

"Abi, vatan sağ olsun, görevimizi yaptık. Sağ salim buradayız şükür."

Oyalanmadan alacaklarıma yöneldim. Bu akşam kendime mükellef bir sofra ayarlamak istiyorum. Ne de olsa "son yemek"…  Nasıl olacaktı acaba? Çok düşünmüştüm. Sonunda çaresizce bu noktaya gelmiştim işte. Kendi kendime "düşünmeyi kes artık" diye söylendim. Kuru fasulyenin olduğu reyona yöneldim. Küçük Simav fasulyesini buldum. Köyden gelen zeytinyağıyla nefis olur. Biraz da acı biber. Yanına da şehriyeli pilav ve turşu. Tatlı? Tatlı gerekmez. Ne saçmalıyorum? Tatlı yerine… 

Böcek ilaçlarının olduğu bölüme yöneldim. Raflarda istediğim yoktu. Kasadaki oğlana seslendim:

"Fare zehri yok mu?"

"Abi, orada çeşitleri var,” diye eliyle arka köşeyi gösterdi. “Küçük fare ise yapışkanlı olanı al. Hele bir parça peynir de koydun mu.…"

"Yok zehir baktım. İri bizimkisi sıçan."

Yanıma geldi. Üst raflarda kutular arasından zar zor bir tane buldu.

"Abi, pek el altına koymuyoruz. Çoluk çocuk bilemez. Bugünlerde koca adamlar fare zehri satın alıp ailecek canlarına kıyıyorlar. Vesile olmayalım, günah abi. Neme lazım ahrette hesabı sorulur."

Televizyondan bangır bangır yarışma programı gürültüsü yayılıyordu. Siz yetenek? Siz yeteneksiz? Şu bir türlü adını aklımda tutamadığım yarışma programı. “Gong” sesi, eleştiriler, alkışlar, yükselen reklam anonsları havada uçuştu. Lanet olsun, daha başka ne alacaktım unuttum. 

Önümde duran bidondan gelen keskin sirke kokusu beni kendime getirdi. Turşu alacaktım tabi ki… Küçük salatalıklardan birini alıp ısırdım. Ekşi parçalar ağzımda döndükçe canlandım. Büyük torbaya uzandım ki aklıma geldi, vazgeçtim. Ziyan olmasın, bir porsiyonluk küçük torbayı seçtim.

Sağ köşede, market sahibinin kızı deterjanları diziyordu. Ergenlikle irileşen göğüslerini fosforlu sarı dar bluzla, başını da turuncu türbanla sıkıştırmış. Geçen yıl üniversite sınavı öncesi biraz matematik çalıştırmamı istemişti, çalıştırmıştım. Hakkını veren tiplerden.  Zeki bir kız, bir o kadar çenebaz. Bursa’da anaokulu öğretmenliğini tutturmuştu.  Göz teması kurar diye başımı çevirdim, çenesine yakalanmak istemiyorum. Birkaç salatalık turşusunu poşete hızla doldurup uzaklaştım. 

Kasaya gittim, parayı uzattım. Oğlanın parayı almaya niyeti yok sanki, gözü hala yarışma programındaki adamda. Ekranda beyaz gömleğinin yakası acemice toplanmış, papyonu, bedenine dar gelen emanet siyah takımıyla garsona benzeyen, otuzlu yaşlarda, irice bir adam. Kuş gibi ötmeye çalışıyor. Jüri üyelerinin Bolşoy Balesi seçmesinde gibi ciddi ve kibirli yüzleri bir türlü gülmüyor. Bunu fark eden yarışmacının sesi git gide detone oluyordu. Oğlan ekrandan gözünü ayırmadan verdiğim paraya elini uzattı. 

"Vay be! Aynı bizim oranın keklikleri gibi... Abi, memlekette ne yetenekler var, keşfedilmeden çöpe gidiyor. Bak nasıl hakkını yiyorlar. Yazık abi!.. Biz adam olamayız."

Ağzımı açtım, ben de bir şeyler söylemek istedim, aklıma hiçbir şey gelmedi. "Hı…" dedim, sustum. Zaten bana neydi, bugün benim için farklı. Kayaları usulca oyan günlük dalgalarla uğraşmak istemedim. Yarın etkisini göremeyeceğim bir çaba daha sarf etsem ne olur, etmesem ne olurdu…

"Abi senin ne vardı?" 

"Kuru fasulye, turşu bir de fare zehri."

Para üstünü alıp kendimi sokağa attım. Oğlan arkamdan seslendi, “Abi gazeteyi almadın!" 

 Geri dönüp bana uzattığı bedava dağıtılan gazeteyi -okumayacak olsam da- itirazsız aldım. Market sahibi, son aylarda iktidara paralel olamadıklarından mı nedir, kendisine paralel olarak beni seçmiş gibiydi. Gazeteyi poşete sıkıştırdım, eve yöneldim.

Karşı kaldırımda bastonlu bir ihtiyar adımlarını sürükleyerek geliyordu. İhtiyar durakladı, ellerini bastonunun üstünde kavuşturdu. Ortalığı ılık ışıltısıyla kaplayan güneşe baktı. Köstekli saatini çıkardı. Belki namaz vaktine bakıyordu. Ama henüz erkendi. Gözünü bana dikti, incelemeye başladı. Siyah çerçevesinin ardından görmek için gözlerini kıstıkça, ağzı daha da açılıyordu. İhtiyar bir yerlerden tanıdık geldi, belki çocukluğumdan bir öğretmene benziyordu, çıkaramadım. Dikkati yanından geçmekte olan önlüklü çocuğa kaydı. İhtiyarın bakışlarından kurtuldum. Çocuk ıslık çalıyordu. Bastonuyla onun bacağını dürtükledi, durdurdu. Çocuk iki kolunu gövdesine yapıştırıp okulda gibi "hazır ol” pozisyonuna geçti, selam verdi. Yaşlı adam ona bir şeyler sormaya başladı.  "Dört kerre yedi?" Sopa havalandı. Çocuk aceleyle bir cevap verip telaşla sıvıştı. 

Uzaklaşan çocuğun ardından bakarken ihtiyarı düşünüyordum. Kim olduğunu çıkaramasam da emekli öğretmen olduğundan emindim. İlkokulda, bazen sopa desteğiyle kafamıza sürüyle bilgiyi tıkıştıran tiplerden. Onca bilgi, mesleki öğretim, detaylar vesaire… İçim daraldı. 

Çocuklukta, çoğu orta halli evlerin demirbaşı renkli "Hayat" Ansiklopedisi vardı. İpek gibi ince parlak sayfalarda basılı ünlü ressamların eserleri, çığlık atan garip adam resmi. Küçük ellerimle sayfalara dokunup hissetmeye çalıştığım zamanlar... "Ne? Nerede? Nasıl?" Kitabı. Gazete ilavesinden toplamıştım, babam da ciltlemişti.  Sarı saman kâğıda basılı telgrafın, telefonun keşif hikayesi.  Mitoloji kahramanları, mucitler. Sokakta oynayan arkadaşlarımın dışarıdan gelen bağırışları, ben okudukça silikleşirdi. Beynimin labirenti hayali sokak olur, başka oyunlara beni çekerdi. Gerçek sokağı diğer çocukların oynamasına bırakırdım. Güzel kızlarla hep arkadaşlarım çıkmıştı. Bahar günleriydi, ben dört duvar arasına kapanıp çalışırken, flört edilecek en kuytu köşelerin esrikliğini, mor salkımların kokusu altında ilk gizemli öpücükleri onlar tatmıştı. Ya önlüklü küçük çocuk ne yapacaktı? 

Ben o günlerde yine de memnundum sanırım. Sokakta büyümüş çocukların bilmediği değerli bilgiler vardır. Önemli, daha rafine işler için detaylar, onlarca yıl süren araştırmaların sonucunda insanlığın olan bilgi birikimleri. Tümü beynimin kuytusunda, karanlık depoda. Öylece unutulmuş antika el işleri gibi. Hava yüzü göremeden, işe yaramaksızın eskiyip yok oluyorlar. Oysa onları tutkuyla biriktirmiştim. Yaşamda sihirli karşılıkları vardı, kilitli kapıları ardına dek açan anahtarlardı. Şimdi hepsi ölü yıldızlar gibi zihnimin içinde parıldayıp duruyor.  Her geçen gün, taşımak daha da yorucu olmaya başladı. Çoğu zaman yüke dönüşen bu kalabalığı fırlatıp atmak istiyorum, bir türlü kıyamıyorum. Sessizler, sözsüzler artık. Yedi aydır kıpırtısız yatıyorlar…

Babam da öğretmendi. Hayatımız köylerde geçti. Epeydir babamı aramamıştım. Bugün bir tek onunla konuşmak istiyordum. Yemekten önce arasam iyi olurdu, telefonumu çıkardım. 

Zilin ikinci çalışında telefon açıldı, “Oğlum, sen misin?" Sesi heyecanlıydı. Soluk soluğa konuşuyordu.

"Evet baba. Koşmuş gibisin. Nasılsın?"

"İyiyim oğlum. Telefon içerideydi, sen arıyorsundur, kapanmasın diye telaş ettim. Merakımız sensin. Bir aydır niye aramadın? Açmıyorsun, aramanı bekledim. Kaygılandım. Ne yaptın? Nasılsın?"

"Değişiklik yok baba. Aynı… Bekliyorum..."

"Oğlum öyleyse gel buraya. Azıcık da köyde oyalan. Sana da bize de iyi gelir. Bu kadar özletme kendini."

Bir an baba evine dönmek isteği içimde belirdi. Kendimi küçük tarlayı çapalarken hayal ettim. Bir odaya sığışmaya razı olabilirdim.  Nasıl olsa akıntıda sürüklenip gidiyorum, ha orada ha burada, ne olur? Evdeki odanın loş serinliği, sessizlikte duyulan tek tük sinek vızıltıları, ıslak toprakla karışık gübre kokusunun düşüyle gevşedim.  Sonra köyün kahvesi aklıma düştü. Yüreğim daraldı. 

"Baba, şimdi gelsem kırk kişiye laf anlatacağım. Niye okudun, niye ayrıldın, falan filan..."

"Oğlum, köyün tek üniversite okuyanı sensin. Kimin ne haddine?"

"Köydekileri bilmez misin baba, insanı tanrı katına yüceltip gereksiz itibar gösterirler. Ama en küçük zaafını yakalamak için pusuda beklerler. Yakalayınca da insanı aniden ayakları altına alıp güçlerini sınarlar. Senin öğretmenliğin zamanında yaşamadın mı?" Henüz köyden ayrılmamıştım, benim muhalifliğimden dolayı babama gelebilecek sözleri muhtemelen parlak üniversite başarım engellemişti. Ama şimdi… Gitme fikrinden vazgeçtim.

"Baba, seni görmeyi çok isterim. Ama yorgunum, çok yorgun..." 

İşsizliğimin nedenini babama nasıl anlatayım? Söylesem anlar mı? Nilgün bile anlayamadı. "Öğretim üyeliğinden atıldım," desem? “Yüzüm kızarmadı, tersine yaptığımla sen de gurur duyardın ama kendi korkuları yüzünden beni attılar,” desem, anlar mı? “Eldeki parayla nereye kadar? Yurtdışına gidebilsem durumu düzeltebilirim. Ama pasaportu bile çok gördüler,” desem.

"Yavrum gençsin, diploman var. Doğru yoldan gittin hep. Allah senin gibileri kollar, er geç kısmetini açar. Üzme kendini. Paran kaldı mı? Bir şey lazımsa bana söyle. Yine de buraya gelmeyi düşün. Rahmetli annenden sonra Aynur Teyzen de oğlu gibi seni sever. O da özlüyor, bilirsin."

"Tamam babam, tekrar düşüneceğim. Seni çok özlediğimi, çok sevdiğimi bil. Hakkını helal et. Aynur Teyzeye de selamlarımı söyle."  Burnumdan gelen sızıntıyı içime çektim.

Telefonu kapatınca, yaşadığım gerçek yine karşıma dikildi, öylece bana bakıyor. Bir an geliyor “Taşın, yaprağın altına gizlenebilsem, gözlerden uzak olsam,” diyorum. Anlam veremediğim utanç içimde artıyor, ağır geliyor. Kendime bile sözüm geçmedikten sonra, kime ne anlatayım?

Kaldırımda başıboş salınan köpekle ne zamandır aynı hizada yürüyorduk. Boz tüylü, miskin, yaşlıca bir köpek. Adımlarımı hızlandırdım, o da hızlandı. Saldım, varsın eşlik etsin. Son yarenlik sokaktaki köpekle olsa ne olur?

Köşeyi dönünce kapıcı Ali’nin küçük oğlu önüme fırladı. Saçları terden alnına yapışmıştı. Ön dişinin biri eksik, diğeri damağı patlatmış, sırıttı:

"Kerem Abi bugün bana anlatacak mısın?"

Afalladım… "Neyi oğlum? Neyi anlatacak mıyım?"

"Hani üçgeni.  Öğrencisini kıskanıp, gemiden denize atan adamın üçgenini.”

"Hangi adam oğlum?"

"Kısakor mu ne?"

Gülesim yoktu, bir kahkaha attım. "Pisagor oğlum. Pi-sa-gor… Ya ben de seni kıskanıp balkondan atarsam?"

"Olsun abi. Sen öğret yeter. Ben kaçmayı bilirim."

"Tamam, akşama yemekte misafirimsin." 

Birden böyle dedim. Niye dedim bilmiyorum. Ne saçmalıyordum. Ettiğim söz için pişman oldum, telaşa kapıldım. Bu akşamki yemek farklı olacaktı. Hesapta bu davet yoktu. Daha fazla erteleyemezdim, gidecek yolum kalmamıştı. Lafımı geri almak istedim ama oğlan sevinçle fırlayıp uzaklaşmıştı. Seslendim, epey uzaktaydı, duymadı. Sokağın sonuna doğru heyecandan terliği ayağından fırladı. Bir ayağı çıplak sekerek döndü, plastik terliği aldı. Seslenmekten vazgeçtim. Sokakta elimde poşet öylece kalakaldım. Kafam karışmıştı.

Şeytan pabucu, bilgiye doymuyordu. Ne anlatsam sünger gibi emiyor. Babası okutabilecek mi, ne olacak, öngörmek zor. Bu çocuğa bir şeyler öğretmek, akademide ders anlatmak kadar zevkli. Para derdi olmasa, “Akademi mi yoksa böyle çocukları toplayıp eğitmek mi, seç,” deseler, “Bu çocuklar,” derdim. Özel üniversitenin gençlerine benzemiyor, açlıkla emiyorlar bilgiyi. İçimde bir telaş, kıpırtı yükseldi. Uzundur hissetmediğim, derinlerde unuttuğum bir şeyler… Kafam karışık eve yöneldim. Ne yapmalıydım?

Güneş bugünler iyice ısıtmaya başlamıştı. Komik, son gün dikkat ettiğim şeye bak. Ama bahar herkesin gözüne sokar gibi şehrin sokaklarında bulabildiği toprak parçasından, duvar çatlaklarından yeşilliğini ortaya çıkarmaya çalışıyordu sanki. Yaşama katılmaya çalışan her bitki bir an tanıdık gibi geldi. "Selam" desem en azından gülümseyeceklerdi sanki. Bu saçma his beni gülümsetti. Amaçsız, pervasız gelivermişti işte. İstilacı bir yaşam enerjisi içimdeki soğuk, kesif gri boşluğu doldurmaya başladı. Ya son yemek? Yine durdum. Sokaktan geçen insanlar bana mı bakıyor? “Boş ver, sal gitsin,” dedim, yüksek sesle hem de. Kendilerine baksalar belki dünya daha güzel olurdu.

Akşamın habercisi yumuşak boğaz esintisi binaların arasında dolaşıyor, sokaktaki her şeyi ayrımsız okşayıp geçiyordu. Vücudumu da usulca sardı, yalnızlığıma dokunur gibi. Elimdeki poşete baktım: fasulye, salatalık turşusu ve fare zehri. Oğlanın eksik dişli gülüşü gözümün önünden gitmiyor. O ne düşünürdü? İleride hatırlayınca ne düşünürdü?  Helmelenmiş kuru fasulyenin hayali içimi yumuşattı. Toprak altında olmakla üstünde olmak arasındaki baharın yeşil keskin ayrımı aradaki gri renkleri ve bütün sisli düşünceleri görünmez kıldı. Market torbasını eşeleyip fare zehri kutusunu buldum. Epey bakıştık, bu kadar kolaydı aslında… Karar değiştirme korkusuydu sanırım, sanki yabancı bir kuvvet elimden kutuyu aldı ve tüm gücüyle köşedeki çöp kutusuna fırlattı...

Evime doğru anlamsız gülümseyerek devam ettim. Nedense huzurluydum…Hayalimde masaya ikinci bir tabak koydum. Kuru fasulye, turşu bir de Pisagor. Üçgeni çocuğa anlatmaya başladım. Kendimi toprağa bırakır gibi zamana bıraktım. 

YORUMLAR

Esra Saracoglu

Çok güzel 👏👏👏 akıcı ve merak uyandırıcı. Yemek nasıl geçti acaba🤔 Kerem bey ertesi güne nasıl uyanacak?? Bu harika öykünün devamının gelmesi umuduyla 🙏❤️

25 Şubat 2026

Öne Çıkanlar

İyiliğin ve Sevginin Görünümüne Bürüne..Aynur Kulak
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. Y. Genç

18 Şubat 2026

Geveze Bir Romana Dair Geveze Bir Yazı

Adalet, devletin temeli olduğu kadar vicdanlarımızın da temeli. Maalesef bu kavramı kaybetmek çok pahalıya mâl oluyor. Kefaret benim için temelde bunu anlatan bir roman.Artık emekli olduğuma göre öğretmenlik anılarımı da doya doya anlatabileceğimin idrakine yeni..

Devamı..

AI ihracat savaşları başladı, yerli ce..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024