Roman boyunca İstanbul bir fon ya da dekor olarak kullanılmaz. Şehir, ahlâkıyla, hafızasıyla, çelişkileriyle canlı bir varlık gibi metnin içinde dolaşır.
Belgesellere konu oldular, turistlerin valizlerine girmeyi başardılar, sosyal medyada milyonlarca kez paylaşıldılar. İstanbul denince akla gelen siluetin bir parçası hâline geldiler: cami avlularında uyuyanlar, vapur iskelelerinde bekleyenler, kitapçı raflarının arasına sızanlar… Bu şehirde kediler yalnızca “sevilen hayvanlar” değil; tanık, komşu, kimi zaman da şehrin hafızasını insandan daha iyi taşıyan canlılar.
1868 Sofya ve Cihangir’in Kitabı, tam da bu yüzden anlatıcısını bir kediye emanet ediyor. Halil İbrahim İzgi, İstanbul’un dünyaca meşhur olmuş bu sessiz sakinlerine sevimli bir söz hakkı vermekle yetinmiyor; onları bakmanın, düşünmenin ve hatırlamanın merkezine yerleştiriyor.
1868 Sofya ve Cihangir’in Kitabı Timaş Yayınları tarafından yayınlandı. Bir kedinin gözünden İstanbul’a bakmak ve onun sesiyle sokaklarda dolaşmak isteyenler için keyifli bir roman.

Halil İbrahim İzgi, gazetecilik eğitiminin ardından pek çok kurumda görev yapmış. New York’tan Bangkok’a, Üsküp’ten Kosova’ya Saraybosna’dan Mogadişu’ya birçok coğrafyada farklı kimlikler ve görevlerle yolculuk yapmış.
Roman, 1868 yılında İstanbul’da geçen bir yılı Cihangir adlı bir kedinin gözünden anlatıyor. Camileri dolaşan, insanları izleyen, olup biteni kaydeden bu anlatıcı, her şeyi açıklama telaşına kapılmıyor. Anlatıyor ama vaaz vermiyor; bakıyor ama hüküm dağıtmıyor.
Cihangir, “Müslüman bir kedi” olarak etiketlenecek bir figür değil; ama Müslüman bir dünyanın içinde yaşayan, onun diliyle düşünen bir ses. Namaz kılmaz, temsil iddiası yoktur; buna karşılık camilerde dolaşır, ezanı bilir, hac, cennet, cehennem, günah ve kader kavramlarıyla iç içe yaşar. İnanç romanda bir tema olarak değil, gündelik hayatın doğal zemini olarak yer alır. İzgi bu dünyayı açıklamaz; olduğu hâliyle gösterir.
Hikâye Cihangir’in Üsküdar’a geçip gelmesiyle açılır. Ailenin hacca gitme hazırlığı, evden uzaklaşma ihtiyacı ve kayıp bir kardeşin —Korkut’un— yokluğu anlatının arka planını oluşturur. Hacı Selim Ağa Kütüphanesi, romanın zihinsel merkezlerinden biridir. Cihangir burada yalnızca kitapların arasında dolaşmaz; kediler için bir alfabe üretme fikriyle de meşguldür. Bu alfabe meselesi, metinde fantastik bir ayrıntıdan çok, yazıyla, hafızayla ve kalıcılıkla kurulan ilişkinin ifadesi hâline gelir.
Derken Sofya çıkar karşımıza. Harem’de yaşayan, mesafeli, kendinden emin bir kedi. Cihangir’in ona duyduğu ilgi bir “ilk görüşte aşk” numarasıyla kurulmaz; yavaş yavaş, dikkatle, bakarak gelişir. Sofya’nın varlığı Cihangir’in dünyasını genişletir ama onu merkezinden etmez. Bu aşk, büyük laflarla, dramatik çıkışlarla değil; bakışlarda, duraklamalarda, yan yana susmalarda dolaşır. İki kedinin aynı manzaraya bakıp farklı şeyler düşünmesi gibi, sessiz ama yoğun bir bağ kurulur aralarında. Aşk burada bir kurtuluş vaadi değil, dünyayı daha dikkatli görmenin başka bir yolu hâline gelir.
Roman boyunca İstanbul bir fon ya da dekor olarak kullanılmaz. Şehir, ahlâkıyla, hafızasıyla, çelişkileriyle canlı bir varlık gibi metnin içinde dolaşır. Camiler yalnızca mekân değil, geçmişin yükünü taşıyan hafıza alanlarıdır; sokaklar iyilikle kötülüğün yan yana aktığı geçişlerdir. Büyük olaylar yaşanmaz; ama küçük gözlemlerle örülmüş, gündelik hayata yaslanan sağlam bir dünya kurulur. İzgi’nin İstanbul’u, anlatılmak için süslenmiş bir şehir değil, olduğu hâliyle izlenen bir yerdir.
1868 Sofya ve Cihangir’in Kitabı, “kedi anlatıcı” fikrini sevimli bir numara olarak kullanmıyor. Bu bakışı ciddiye alır ve okuru insan merkezli bakıştan bir adım geri çekilmeye davet ediyor. Kedinin mesafesi, insanın alışkanlıklarını görünür kılar; yargılamadan, hüküm vermeden bakmanın ne anlama geldiğini hatırlatıyor.
İstanbul’u mırıldana mırıldana dolaşıp duran kediler bir gün gerçekten bizim dilimizde konuşmaya başlasa, tanık olduklarına epey şaşırırdık muhtemelen. Kim nerede durdu, kim neyi görmezden geldi, hangi hikâye yarım kaldı, hangisi sessizce kapatıldı… Benim kedim Çiko Bey mesela, tam bir dedikoducu. Sabahtan akşama pencere kenarında oturup sokağı izliyor, kendi kendine konuşup duruyor. Çiko umarım bir gün benimle bir gününü anlatmaya kalkmaz.
Bazı şeyler aramızda di mi oğlum.






