Evren Yesari, Vaker'de bir derdin, bir yerinden edilmenin, bir değişimin romanını, yazarlığın güzelliğiyle, olabileceği kadar derinlikli ve çok ufak sayılabilecek bir kaygı üzerinden anlatıyor.
Geçmiş zaman, Antalya'dan gelip İstanbul'da üniversiteye giden bir genç o tatlı ve bitirim haliyle, "Abi hep beraber oturuyorduk. Yirmi kadar kız yirmi kadar da erkek vardı. Birden voynnnn diye bağırdım. Kızlardan biri eyyy dedi. Sohbet mihabbet derken uzun zaman sevgili olduk onunla," demişti.
Voynn bizim yörüklerin ne anlama geldiği pek de bilinmeyen bir seslenme biçimi.
Bu hatırayı rol çalmak için anlatmadım.
Evren Yesari'nin İletişim Yayınları'dan çıkan romanı Vaker'i okudum. Hatta kitabı sadece iki gün içinde bitirdim.
Bir röportajda yazara Vaker ne demek diye sormuşlar. İyi niyetli bir soru ama, ben tam cevabı okuyacakken, yazar, umarım cevabı bilmiyordur ya da tam olarak ne demek olduğunu anlatamıyordur diye geçirdim içimden.
Sözlüğe, internete, ya da başka kaynaklara bakmadım. İstemedim. Vaker bir sürü şey demek olabilir. Olmayadabilir. Belki de vaker bir ses olarak var olmuş var olmaya devam edecektir. Vaker, duyulduğunda, sadece bilenlerin bakacağı bir ünleme, bir gayriresmi kimlik, sahip olanın üzerinden istese dahi atamayacağı bir "joker" kelime anlamına gelebilir.
Bence, Vaker, Buharkapı denilen yerde yaşayan, Suriçi kadimliğinden gelen, gittikleri yeri kendilerine mahalle etmek için hikayeyi hikâyeye ekleyen çingenelerin, asla yazamayacağı, en gerçek, en sahici, en sözlü hallerinin, yine orada doğmuş ama bir türlü onlardan olamamış olamayacak, buna da gerek olmayan birisi tarafından yazılan roman da demek.
Bu tanım benim için önemli. Çünkü…
Oradan oraya sürülen, devletin ve toplumun kendilerine bakışı "kiremit güneşte erise dahi" değişmeyecek olan çingeneler, yani kendi dillerini sadece konuşabilen, hadi o kaba tabirle bağrı açılmamış küfürleri öyle güzel sektire sektire saydıran bu göçebe insanlar, bu müzikle var olan, boşvermişlikle rahatlayan, kafaları bir dünya goy goydan ödün vermeyen , avellerin, tersoların böyle bir hikâyeyi yazarak anlatmaları imkansız. Ama bu mevzuyu kendi ismini kendi seçen sokakların birinde akşamdan sabaha kuşluk vaktinden ikindi güneşine kadar anlatmaları mümkün. Ben en azından kendimce bu romanı, yazılı ve sözlü kültür üzerinden bir zemine oturtuyor ve bu insanların yaşadıklarını tam da yazarın yaptığı gibi okuyana adeta izletmesini çok değerli buluyorum. Bu yüzden yazar ve kitaptan konuşursak Suzuki, oradan ama oradan olmadığından, bu insanlar bizden ama bazen de bizden olmadığı için tarih boyu oradan oraya süregelen bu halleri yaşadıklarını düşünüyorum. Hal böyle olunca Evren Yesari’nin kaleme aldığı bu metin daha da anlamlı buluyorum.
Bu hikâyeleri anlatmak için hem o mahalleyi iyi bilmek, hem de eli kalem tutmak gerekir. Mahalleyi iyi bilmek için de orada nefes almak, orada büyümek oralardan geçmek malesef şart.
Mrnek vermek gerekirse eminim Evren Yesari darbukayı böyle güzel çalamıyordur ama hafif bir parmak sesinde, kapı gıcırtısında vücudunu biraz biraz oynatıyordur. Ya da o küfürleri biliyordur ama kullanmak pek aklına gelmiyordur. Ama bütün bu detayları aklının bir köşesinde senelerce saklıyor gerektiğinde ortaya çıkartabiliyordur. Tabi bu da benim niyet okumam.
Kendi içlerinde öteden beri gelen kültürleri, kendilerini ifade etme biçimleri, para kazanma alanları, mesleklerle olan bağları ve bağsızlıkları bu insanları hep ayrı bir yere koyuyor. Bu yerde yine bildikleri dille sesle ve kelimelerle yaşamlarını sürdürüyorlar. Ve toplum da bunu pek anlamıyor. Benim derdim, tasam yazara mesaj, yazarla edebi atışmak falan değil. Sadece üzerinde durmak istediğim konu bunlar. İçeriden birinin bize bu insanları anlatması.
Bir toplum, bir millet, bir mahalleli, hepimizin etrafında var olan, iyiysiyle kötüsüyle senelerdir bildiğimiz bu yalın ayak, kelimeleri cebinden diline, oradan burnuna çeken ortaya yeni bir dil çıkartan, Buharkapı insanları, Suriçi gacıları, müzik sektörü emekçileri, bizim oradaki sepetçiler, Kordon'da duran falcılar, yetenek yarışmalarındaki dans edenler, romaaanlar, her şeyi kendi meşreplerince yaşayan bu nereye koyacağımızı bilmediğimiz insanlar, dünyanın en asil ama en yersiz yurtsuz topluluğu, dini kendilerince seviyor, kendilerine göre yorumluyor, futbolu da kendi lisanlarıyla destekliyorlar. Hal böyle olunca, yaşadıkları bir olayı, ya gazeteden okuyorsunuz ya da komik video olarak izliyorsunuz. İzliyoruz. Yine yazarın verdiği röportajdan anlıyoruz ki o da seneler sonra bu insanlardan birine viral videoların birinde rastlıyor. Ve belki de o yüzden bize yazarken her şeyi izletiyor.
Yabancı görünce tüyleri diken diken olan bu insanlar, yabancı görünce sıcacık oluveren bu insanlar, yabancı görünce anında jargona bağlayan bu insanlar anında ismin halleri gibi bütün hallere giriverip içindekileri ortaya saçıveriyorlar. Roman da böyle. Ortada bir sürü gerçek bir sürü hikaye ile okuru bekliyor. Ve bunu birbirine asla değmeyen iki dille yapıyor.
Vaker, okuyan herkesin fark edeceği şekilde, yazarın bulduğu dil ritmiyle, anlatım keşfiyle, bunu öyle güzel öyle gerçek anlatıyor ki, karakterlerden biri küfür ederken okur dur şunları not edeyim diyebilir. Okura şu videoyu durdurayım kendime bir kahve alayım dedirtebilir.
Ben de zaten sırf bu yüzden yazarın orayı çok iyi bildiğini, ama onlardan olmadığına bu kadar çok takıldım.
Belki dedim çingeneler, klarnete üfleyebildikleri kadar yazabilselerdi bu bitmeyen kentsel dönüşümleri, tacizleri, cinayetleri, kazaları her şey başka olurdu ve yine muhtemelen Evren Yesari kadar gerçek başka metinler de ortaya çıkardı.
Sonuç olarak Evren Yesari, Vaker'de bir derdin, bir yerinden edilmenin, bir değişimin romanını, yazarlığın güzelliğiyle, olabileceği kadar derinlikli ve çok ufak sayılabilecek bir kaygı üzerinden anlatıyor. Ama bu kaygının etrafında şekillenen ve yaşayan her şey olmaya devam ediyor. Bu canlılığı da yazarkim nasıl konuşuyorsa onu öyle konuşturarak yapıyor.
Bu kitabı okuyun. Vakerleyin, Vakerlenin. Yine de siz bilirsiniz ama her yerde vaker falan demeyin. Biliyorsunuz bu Voyn demeye benzemez.
"Bi anda patates olursun oop vakerin buraya be" deyiverirler.
Dikkat edin.






