‘Beyaz’ Kahramanlardan Sıkılanlara
18 Şubat 2018 Kültür Sanat Sinema

‘Beyaz’ Kahramanlardan Sıkılanlara


Twitter'da Paylaş
0

Marvel’in solo olarak sahaya sürdüğü yeni karakterlerden Black Panther, Afrika kökenli bir süper kahraman. Filmin, bir taht mücadelesi etrafında biçimlenen öyküsü Aslan Kral’ı hatırlatıyor. Ryan Coogler imzalı yapım, siyahi ana karakterlere sahip olmasına rağmen ruhu ‘Beyaz’ bir yapıya sahip.
Uğur Vardan
Marvel ve DC Comics arasındaki Beraber ve Solo Şarkılar türünden ezeli rekabetin yeni ayağında Black Panther’la haşır neşiriz. İlk kez 1966’da Fantastic Four Vol. 1 dergisinde okur karşısına çıkan bu karakter (yaratıcıları Stan Lee ve Jack Kirby ikilisi), sinemaya da 2016 yapımı Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı’nda, ‘ara rol’de “Merhaba” demişti. Şimdi de ‘Tek başına’ huzurlarımızda (Aslında ‘Tek başına’ dediğimize bakmayın, ait olduğu toprakların, Wakanda adlı ‘kurgusal’ ülkenin önde gelenleriyle tabii). Önce kısaca bir konu özeti geçelim: Babasının BM’deki patlama sonucu ölmesiyle tahta geçme sırası kendisine gelen Prens T’Challa, beş kabilenin önünde verdiği ‘Meydan Okuma’ sınavından geçerek ‘Yeni Kral’ olur. Devraldığı barışçıl gelenekleri sürdürme niyetindedir ama dış dünyadan gelip taht üzerinde hak iddia eden Erik Killmonger, işin seyrini değiştirir... Batılı eleştirmenlerin bir süredir yere göğe koyamadıkları ve de birçok siyasi ve sosyolojik anlam yükledikleri Black Panther, ne yazık ki bildiğimiz ‘Beyaz adam’lı ‘Süper kahramanlık’ filmlerinin siyahi versiyonu olmaktan öteye gidememiş. Malum, kahramanın ırkını değiştirmekle türe bir yenilik ya da farklılık getiremezsiniz; Rocky serisine yıllar sonra Apollo üzerinden eklenen Creed’le tanınan Ryan Coogler imzalı Black Panther’ın yaptığı tam da bu olmuş... Evet, filmin kimi ‘öteki’leri de öne çıkaran hamleleri var. Ama zaten Obama’nın Amerikası’ndan bu yana Hollywood geçmişte sırtını döndüğü tüm unsurları yavaş yavaş kendi içine katmayı ve giderek onları da birer para kazandıracak metaya çevirmeyi yapıyor. Kadınlar vardır her yerde! Senaryosunu Coogler’la birlikte Joe Robert Cole’un kaleme aldığı senaryodan çekilen bu hamlede ise ‘Süper kahraman’ filmlerinin tüm klişelerine rastlıyoruz. Öykü zaten Aslan Kral’ın (Lion King) yeni bir versiyonu, farklılık şu: İktidar kavgasına ‘amca’ yerine ‘amca oğlu’ (‘Emmioğlu!’) dahil oluyor... Bir de filmin kadınlara yönelik ‘Pozitif ayrımcılığı’ var: Mesela kadınlardan oluşan bir muhafız birliği... (‘Amazon’ tadı taşıyorlar.) Black Panther’ın yardımcıları da eski sevgilisi Nakia, kız kardeşi Shuri (ki bu karakter de Bond’un Q’su gibi teknolojik silah, alet edavat, mühimmat tasarımlarıyla ilgileniyor) ve kadın savaşçıların lideri Okoye... Dünyanın kaotik ortamından uzakta kendi yağıyla kavrulan Wakanda ise fütüristik tasarımların ifadesi niteliğindeki mimarisiyle dikkat çeken bir uygarlık. Üstün teknolojisini ise bol miktarda sahip oldukları vibranyum elementinden elde ediyor. Eski bir asker olan ve taht için hak iddia eden Killmonger, işte bu cennet vatanı ve barışçıl yaklaşımlarını bir kenara atarak hem dünyayı ele geçirmek hem de ezilmiş, suskun kalmış siyahların sözcüsü olmak istiyor. Afrika’nın ‘içişleri’ne Tarzan gibi ‘Beyaz’ bir kahramanla karışmak isteyen klasik Batı bakışının yanında Black Panther, evet kendi değerleriyle hareket eden bir yapı ama yine de öykünün ‘iyi’ beyazının (Everett K. Ross) bir ‘CIA ajanı’ olması durumu yeterince açıklıyor sanırım (kötü ‘siyahi’si de CIA adına çalışmış eski bir asker, bu notu da bir kez daha düşelim). Sonuç? Black Panther, kimi gönülçelen esprileri ve yazı boyunca altını çizdiğimiz farklılıklarıyla izlenebilir bir ‘Süper kahraman’ öyküsüne sahip ama Batılı eleştirmenlerin övdüğü kadar özel bir film değil... Not: Kara Panterler, bilindiği gibi Amerikan siyahi hareketinin en radikal grubuydu. Filmin isminin bu hareketle elbette ilgisi yok; ama ilginçtir, bu karakterin ortaya çıkışıyla Kara Panterler’in kuruluş yılı aynı: 1966... https://youtu.be/G42DRMeUB5U BLACK PANTHER (5 üzerinden 3 yıldız) Yönetmen: Ryan Coogler Oyuncular: Chadwick Boseman, Michael B. Jordan, Lupita Nyong’o, Danal Gurira, Letita Wright, Martin Freeman, Andy Sarkis, Forest Whitaker, Angela Bassett ABD yapımı

Mendilleri Hazırlayın…

Kaş’ta babasıyla birlikte tekne işleterek hayatını kazanan genç bir adam: Ali... Tek gecelik ilişki sonucu baba olur ve sonrasında oğlu Efe’yi tek başına büyütmek zorunda kalır… Lakin hayatına renk vermesini beklediği Efe, iletişim sorunları olan bir çocuktur ve bu Ali için büyük bir yıkımdır… Kıvanç Tatlıtuğ’u Kelebeğin Rüyası’ndan yaklaşık beş yıl sonra seyirciyle buluşturan Hadi Be Oğlum, baba-oğul arasındaki iletişim sorunları üzerinden ilerleyen bir öyküye sahip. Reklamcılıktan gelen Bora Egemen’in ilk uzun metrajlı çalışması niteliğindeki yapım titiz prodüksiyonu ve tatmin edici görselliğiyle dikkat çekiyor. Lakin senaryo problemli. Bir kere çocuğun hastalığının ismi film boyunca telaffuz edilmiyor ve ortadaki problem konusunda seyircinin zihninde karışıklık yaratılıyor (anladığımız kadarıyla Efe otistik). Öte yandan Ali’nin, benzer bir kaderi paylaşan (o da eşini kaybetmiş ve Ali’yi yalnız başına büyütmüştür) babası Haşmet’in öyküyü terk etmesi sahnesi de fazla zorlama… Bence senaryoda bir başka cevap bulamayan soru da son derece yakışıklı biri olan Ali’nin, yıllarca hayatına neden hiçbir kadını sokmadığı ve oğlunu yeni bir ‘anne’ adayıyla tanıştırmadığı. Böyle bir durum olabilir mi; olur ama filmin bu konuda bana kalırsa ikna edici bir yanıtı yok… Öte yandan Kıvanç Tatlıtuğ çok iyi bir performans ortaya koymuş. Keza babada yılların oyuncusu Yücel Erten, minik Efe’de de Alihan Türkdemir... Keşke bu çabalar daha iyi yazılmış bir senaryoyla değerlendirilebilseymiş. Dolayısıyla Babam ve Oğlum türü bir çizgi üstü melodram fırsatı kaçmış… Yine de seyircisini belli noktalarda duygusal açıdan yakalayacak ve gözyaşlarını teslim alacak bir film Hadi Be Oğlum... https://youtu.be/eg7VicjvCzw HADİ BE OĞLUM (5 üzerinden 2,5 yıldız) Yönetmen: Bora Egemen Oyuncular: Kıvanç Tatlıtuğ, Yücel Erten, Alihan Türkdemir, Büşra Develi, Feridun Düzağaç, Yıldız Kültür, Sezai Aydın Türkiye yapımı  

Aradığımız ‘Labirent’ Bu Değildi...

Önce Şeytanın Belkemiği (The Devil’s Backbone), sonra da Pan’ın Labirenti (El laberinto del fauno)... Guillermo del Toro bu iki filmle çıtasını çok yükseltmişti. Bilirsiniz, bu tür durumlar, daha sonraki adımlar için problem yaratabilir. Benzer süreç, Meksikalı yönetmenin kariyerinde de kıyıya vurdu. Nitekim sonraki işleri, zirvesi sayılan Pan’ın Labirenti’nin çok çok altındaydı. Bu açıdan Suyun Sesi (The Shape of Water) geçen yıl Venedik’te Altın Aslan’ı kazandığında “Tamam, bu kez olmuş galiba” türünden bir hissiyata kapıldığımı hatırlıyorum. Lakin filmi izlediğimde Venedik Jürisi’yle aynı kanıda olmadığımı anladım. Del Toro’nun filmi bu yılki Oscar’larda 13 dalda aday. Yani yakın bir zaman sonra da Akademi’yle aynı çizgide olup olmadığımı anlayacağım! Peki Suyun Sesi ne anlatıyor? Hemen kısaca öykü: Soğuk Savaş Dönemi (1962)... Amerika’da gizli bir laboratuvarda temizlikçi olarak çalışan dilsiz Elisa, tuhaf bir yaratığın varlığından haberdar olur. Bu keşif çok geçmeden, farklı bir sevdanın ve tutkunun kapısını aralayacaktır... 13 Dalda Oscar’a Aday... Şeytanın Belkemiği’nin yetimi Carlos ya da Pan’ın minik Ofelia’sı gibi Elisa da bir anlamda yalnızlığını yine ‘fantastik’ bir ‘öteki’yle yok etmeye çalışıyor. Del Toro, bir Meksikalı olarak ‘Trump dönemi’ne ilişkin karşı tavrını da eklemiş gibi görünüyor öyküye: Elisa’nın en yakın dostları da bir anlamda hayatın ‘öteki’leri: Siyahi Zelda (işyerindeki arkadaşı) ve eşcinsel Giles (komşusu)... Kâğıt üstünde denklem iyi kurulmuş ama Suyun Sesi, yayıldıkça etkisini kaybeden, saflık noktasından Hollywood’vari iyimserlik ve klişeler yumağına kayan bir anlatımın kurbanı oluyor. Aynı zamanda Del Toro, Güzel ve Çirkin’in bu yeni versiyonunda romantizmi ve masalsılığı abartmış (ki bence ‘abartı’ meselesine Akademi de katıldı ve filmi 13 dalda Oscar’a aday gösterdi). Sonuç? Del Toro’dan hâlâ Pan’ın Labirenti’ni geçemese de benzer ‘sular’da gezinen bir film çekmesini bekliyoruz. Ama bir laboratuvar havuzunun suları (!) bu beklentiyi karşılamamış... https://youtu.be/bPw6miTOixE SUYUN SESİ (5 üzerinden 3 yıldız) Yönetmen: Guillermo del Toro Oyuncular: Sally Hawkins, Doug Jones, Michael Shannon, Richard Jenkins, Olivia Spencer, Michael Stuhlbarg, Nick Searcy ABD yapımı  

Amerika’nın Nefret Ettiği Kadın…

“Amerika her zaman bir kahraman arar. Bir de nefretini kusacağı kişiyi. O da bu aralar benim…” 23. Kış Olimpiyat Oyunları Pyeong Chang’de (Güney Kore) devam ededursun, bir zamanların Amerika Buz Pateni Kadınlar Şampiyonu unvanlı sporcusu Tonya Harding’in öyküsü de salonlarımıza uğruyor… Girişteki cümlenin sahibi olan bu karakter, üçlü axel’ı ilk kez yapan Amerikalı kadın sporcu olmanın yanı sıra trajik öyküyle de tarihe geçmişti. Alt sınıftan gelen, hırslı annesinin gayretiyle buz pateni sporuna dahil olan Tonya, karşısına çıkan ilk erkek Jeff Gillooly’yle evlenmiş, sonrasında bu birliktelik kariyerine mal olmuştu. Daha önce de farklı bir spor filmine (Yetenek Avcısı-Million Dollar Arm) imza atan Avustralya kökenli Craig Gillespie’nin yönettiği Ben, Tonya (I, Tonya) Harding’in öyküsünü perdeye taşırken senaryo, başta karşımıza çıkan “Bu film Tonya Harding ve Jeff Gillooly’yle yapılan, ironi barındırmayan, fazlasıyla çelişkili, gerçek röportajlara dayanmaktadır” yazısının izlerini sürüyor. Hınzır bir anlatım ve ana karakterlerin iç sesleriyle ilerleyen yapım bir yanıyla yeteneği önemsemeyen, orta sınıf ahlakına uygun ‘Erdemli’ sporcu arayan zihniyetle de hesaplaşıyor. Margot Robbie’nin Harding’i başarıyla canlandırdığı (sadece 15 yaş dönemi için fazla büyük olmuş!) filmde en dikkat çekici oyunculuk gösterisi sporcunun annesi LaVone’yi canlandıran Allison Janney’den geliyor. Oscar yarışında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisinde en büyük favori olarak Lady Bird’de ana karakterin annesi Marion rolündeki Laurie Metcalf gösteriliyor ama Janney bence çok çok daha iyi bir performans sergilemiş. Belleği sağlam seyircilerin, vakti zamanında ‘Nancy Kerrigan olayı’yla da hatırlayacakları Tonya Harding’in (‘Coen Kardeşler’ esintisi de taşıyan, özellikle de ‘Fargo’yu hatırlatan) öyküsü, hem içeriğiyle hem eğlendirici bir üsluba sahip anlatımıyla hem de çarpıcı yan karakterleriyle ilginizi çekecektir diye düşünüyorum. Bu arada filmin üç dalda Oscar’a aday olduğunu da hatırlatalım… Bir not da şöyle düşülebilir: Malum, ‘Spor filmleri’ sosyolojik bakışla önümüze çıktıklarında zihnimizdeki bıraktıkları izler daha derin oluyor. Bu açıdan Ben, Tonya, aslında dört yıl öncesinin etkileyici çalışması Foxcatcher’ı da hatırlatıyor. https://youtu.be/fTJE_RcFI6g BEN, TONYA (5 üzerinden 3,5 yıldız) Yönetmen: Craig Gillespie Oyuncular: Margot Robbie, Sebastian Stan, Allison Janney, Julianne Nicholson, Paul Walter Hauser, Bobby Cannavale, Caitlin Carver ABD yapımı  

Can Boğazdan Gider…

Kocasının ilgisizliğiyle, ait olmadığı bir coğrafyadaki yalnızlığı daha da artan bir ev kadını… Sığındığı limansa mutfağı ve bu mutfaktan çıkan son derece leziz yemekleri… Lakin hayat tencerede durduğu gibi durmuyor, bir noktadan sonra işler rayından çıkıyor. Çevresindeki kötücül çemberi, kendince bir çıkış yoluyla yarmaya başlıyor. O güzelim yemekleri, birer ölüm aracına dönüşüyor. Kendisini yok sayanları bir bir zehirlemeye başlıyor Neslihan… Ümit Ünal imzalı Sofra Sırları, kayda değer bir kara mizah öyküyü sunuyor. Ana karakteri, suça bir anlamda hazırlıksız yakalanıyor ama içine düştüğü durumdan ince bilek hareketleriyle çıkıp elini yükseltirken biz de onun yarattığı durum komedilerinin tanığına dönüşüyoruz. Özellikle Neslihan rolündeki Demet Evgar’ın sürüklediği yapımda Alican Ulusoy ve Fatih Al da çok iyi. Paralel biçimde akan TV’deki yemek programı bölümünün ise öyküye çok şey katmadığı kanaatindeyim. Sonuç? Uzaktan uzağa ünlü klasik Ahududu’ya da selam gönderen Sofra Sırları, kayıtsız kalınmayacak bir komedi. https://youtu.be/UgWJRltDRok SOFRA SIRLARI (5 üzerinden 3 yıldız) Yönetmen: Ümit Ünal Oyuncular: Demet Evgar, Fatih Al, Alican Yücesoy, Elit Andaç Çam, Fırat Altunmeşe, Emrah Kolukısa Türkiye yapımı

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR