Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Nisan 2026

Edebiyat

Dinçer Güçyeter: "İnsan, geçmişinden ne kadar kaçarsa kaçsın, içinde büyüdüğü evin yaralarını tam olarak iyileştiremiyor."

Uğur Ugan

Paylaş

0

0


Misafir işçi olarak Almanya’ya giden anne-babasının sessiz kalmış hikâyesini, üç kuşağa yayılan bir göç anlatısı olarak romana dönüştüren Dinçer Güçyeter ile Türkçe çevirisiyle “yuvaya” dönen “Almanya Masalımız” romanını konuştuk. 

1965’te yola çıkan bir tren gibi başlıyor her şey. Bir bavulun içine sıkışmış birkaç eşya, birkaç kelime ve eksik bırakılmış vedalarla… Bir anneyle babanın Almanya’ya uzanan yolculuğu, yıllar içinde yalnızca bir göç hikâyesi olmaktan çıkıp, kuşakların içine işleyen bir hafızaya dönüşüyor. Susarak büyüyenlerin, konuşmayı unutanların ama yine de hatırlayanların diliyle….

Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerin yarım yüzyılı aşan hikâyesini şiirsel ve çok katmanlı bir anlatıyla ele alan Dinçer Güçyeter’in “Almanya Masalımız” adlı romanı, 1965 yılında Almanya’ya göç eden anne ve babasının hikâyesini üç kuşak üzerinden anlatıyor.

Roman, Almanya’da yayımlandıktan sonra Leipzig Kitap Ödülü’nü aldı ve birçok dile çevrildi. Romanya ve İspanya’dan özellikle olumlu dönüşler alan eser, Halil Özgen Asal’ın çevirisiyle Kafka Yayınevi tarafından Türkiye’de yayımlandı. Roman, bir ailenin üç kuşak boyunca süren yolculuğunu anlatırken, aynı zamanda “misafir işçilik” olarak adlandırılan tarihsel bir dönemin duygusal ve toplumsal haritasını çıkarıyor. 

Şair, tiyatrocu ve yayınevi kurucusu Dinçer Güçyeter’in ilk romanı olan “Almanya Masalımız”ı çağrıştırdıkları ve etkileriyle beraber konuştuk.

Uğur Ugan: Romana ilham veren ailenizin Almanya macerası tam olarak nedir, kısaca anlatmanızı istesem neler söylersiniz? Üç kuşak arasında hafıza aktarımı, nasıl bir zincir oluşturdu... 

Dinçer Güçyeter: Roman, annemle babamın 1965 yılında Almanyaya göçünden, benim ilk şiirlerimi yayımlamaya başladığım 1965-1998 yılları arasını kapsıyor. Hafıza aktarımı doğru bir tespit. İlk notları günlük halinde tutmuştum; tek derdim, kendi çocuklarıma bu hikâyenin nasıl başlayıp nasıl yol aldığına dair yazılı bir metin bırakabilmekti. Yayınevinin ısrarı sonucunda bu niyet bir hedefe evrildi. 2021 sonbaharında Uşakta, dedemden kalan köy evine kapanıp kitabı tamamladım. Kuşaklar arası söylenmemiş, üzerine konuşmaktan çekindiğimiz ne çok şey varmış; yazarken en çok da bu susma” durumuna takıldım diyebilirim.

UU: Romanınız Leipzig Kitap Ödülü’nü aldıktan sonra Avrupada büyük yankı uyandırdı. Türkiyede yayımlanmasıyla bu hikâye yuvaya” dönmüş oldu. İki ülkede de aynı duygusal etkiyi yaratacağını düşünüyor musunuz? Türkiye'deki okur bizim masalımız”ı nasıl karşılayacak?

DG: Anneannemin sözüdür: Gelin ata binmiş, ya nasip,” dermiş. Roman Almanyada yayımlanalı dört yıl olacak. Bu zaman içinde başka dillere çevrildi; tabii ki sevindim. Fakat şu an Türkçe çevirisinin yayımlanması bende dört sene öncesinin heyecanını hissettirdi. Biz yazarlar bunu açık şekilde söylemekten çekinsek de hepimiz sevilmeyi, yazdıklarımızın okunmasını isteriz. Kitap, Türkçe çevirisiyle nasıl bir yol alır bilemem; çok yeni yayımlandı. Dilerim Halil Özgen Asal’ın özenli çevirisi ve Kafka Yayınevinin emekleri karşılığını bulur. Özellikle Romanya ve İspanyadan çok sevindirici dönüşler aldık. Ben kendi adıma çok mutluyum; kalanı okuyucunun takdiri.

UU: Hem Almanya hem Türkiye arasındaki iki dünya arasında köprü” hayatınız, sizi roman yazmaya nasıl hazırladı? Hangi an Artık bunu romanla anlatmalıyım” dedirtti?

DG: Dediğim gibi, daha çok yayıncımın itelemesiyle oldu. Tabii ki benim içimde de varmış; bunu, daha çok bundan bir kitap olabilir düşüncesiyle yazmaya başladığımda anladım. Yazmak eziyetli, çoğu zaman vücudu ve ruhu hırpalayan bir eylemdir. Bu metin, ağrısız sancısız, kendiliğinden çıktı diyebilirim; aynı zamanda geçmişten bugüne farkında olmadığım yükümü hafifletti. Bu hikâyeler yıllardır yazılıyor. Benim isteğim, bugünün penceresinden yeniden bu yolculuğun izini sürmekti. Kendi kendime edindiğim bir dil ile hikâyedeki karakterlerin dilini, tavrını buluşturup yeni bir ifade şekli yaratabilmekti. Karakterlerin inandırıcı olabilmeleri, günümüze konuşurlarken dingin ve taze duyulmaları çok önemliydi, en çok bunun üzerine kafa yordum diyebilirim. Köprü metaforu bence eskide kaldı; ben daha çok iç içe geçmelerini diliyorum. Diğer bir önemli konu, ben hiçbir zaman hikayenin içinde geçen kahramanlarımı mağdur olarak göstermedim. Bu tür engellere rağmen neler başarabileceklerini vurguladım daha çok. Bu metin aynı zamanda bir saygı duruşudur.

UU: Almanca-Türkçe iki dil arasında büyümek, sizi dil avcısı” mı yoksa dil göçmeni” mi yaptı? “Almanya Masalımız” bu arayışın bir meyvesi mi?

DG: Tabiri caizse oynak” bir dil oluştu diyebilirim. Her iki ülkenin dertlerini, imgelerini, masallarını anlayabilmeyi; duygusunu içime çekip bünyemde hissedebilmeyi büyük bir armağan olarak kabul ediyorum. Edebiyatın yüzyıllardan beri ürettiği akımları ve gelenekleri takip etmem; Orhan Kemali ve Rainer Maria Rilkeyi aynı zamanda kendi dillerinde okuyabilmek büyük bir keyif. Sadece dil yeterli olmayabiliyor; hayatın içinden geçerken kimlerin size dokunduğu, hangi katmanlarda yolculuk ettiğiniz de önemli. Bu konuları birazdan açabilirim belki. Hem dil hem malzeme konusunda, hayatın bana bugüne kadar cömert davrandığını biliyorum ve bu bilinçle bana sunulanı kırıp dökmeden, hassasiyetle taşımaya çalışıyorum.

UU: Kitapta fotoğraflar, mektuplar, şarkılar ve dualar gibi gerçek yaşam unsurları var. Bunlar romanı “belgesel” mi yoksa masal” mı yapıyor? Gerçek fotoğrafları romana dahil ederken en zorlandığınız an hangisiydi?

DG: Her biri diyebiliriz. Zorlandığımı hatırlamıyorum. Sünnet fotoğrafımı fazla açık saçık bulduğum için son anda geri çektim. Diğerleri, metnin önüne geçmeden metne eşlik ediyorlar diyebiliriz. Hikâyeyi yazarken belli bir kalıp içinde sıkışıp kalmayı istemedim. İnsan, mağaraya oyulan ilk desenden bugüne kadar birçok ifade aygıtı” kullandı. Bu metin hepsinin bir buluşması oldu sanki; şiirden fotoğrafa, şarkılardan masallara geniş bir yelpaze içinde hikâye kendi aslını buldu. Aslında kitabın formatı biraz yaşadığım hayatın formatına girdi diyebiliriz; Rum mezesinin yanında Antep fıstıklı baklava gibi. Hepsinin yanında o ilk düşüncearkada kalanlara bir belge bırakayım derdi burada da baskın çıktı.

UU: Roman için “çoksesli bir konser” ya da senfoni” gibi kurguladığınızı söyleyebilir miyiz?  Fatma, Hanife ve Dinçerin sesleri arasında orkestrayı siz mi yönetiyorsunuz, yoksa karakterler mi sizi yönetiyor? Yazarın araya girmesi, okuru nasıl bir duygusal yolculuğa çıkarıyor?

DG: Metnin kurgusunu açık bir sahne olarak görebiliriz. Karakterler ve dâhil olan tüm sesler yerlerini değiştiriyor. Perde Hanifenin ağıtı ile açılıyor, sonra yerini Fatma ve Dinçere bırakıyor. Bu iki ses sonuna kadar dâhil olsalar da araya başka enstrümanlar, korolar giriyor. Yazarken şu sahneyi çok hayal etmiştim: David Bowie ile Neşet Ertaş sahnede düet yapsalardı ya da Lady Gaga ile Belkıs Akkale, kulağa nasıl duyulurdu? Galiba zıtlıkların buluşmasını, birbirine dokunmasını seviyorum. Kısaca, kimse kimseyi yönetmiyor; herkes birbirine el veriyor.

UU: Kitapta erkek seslerini bilinçli olarak mı geri planda tuttunuz? 

DG: Evet, ilk karalamalarda erkek sesleri mevcuttu. Sonra bu taslakları bir kenara bırakıp yeniden başa sardım; aklımdakileri tazeledim. Benim hayatımı kadınlar inşa etti: birçok yaralarına rağmen sessiz kalmayı tercih eden ya da sessiz kalmaya zorlanan kadınlar, özellikle yetmişli yıllarda. Bu kadınların konuşmasını istedim. Mahrem” denilen şeyin ataerkil dünyada suistimal edildiğine tanık oluyoruz. Bunun yanında karşı cinsin, yani kadın ağzıyla bir hikâye yazmak beni heyecanlandırdı. Kitap otobiyografi olarak kabul görse de her yazar gibi bana ait olmayan dünyaların içine sızabilmeyi, o dünyaları hakikatli kılmayı denedim.

UU: Dinçer karakteri olarak romanda hem anlatıcı hem de kahraman”sınız. Gerçek Dinçer ile roman karakteri Dinçeri ayıran en büyük fark nedir? Okuyucular sizi otobiyografik” mi yoksa edebi bir figür” mü olarak görmeli?

DG: Birçok ülkede 300den fazla okuma akşamına davet edildim; bu soru her etkinlikte bana soruldu. İlk on etkinlikten sonra otel odasında kendi kendime bu soruyu sordum ve bunu irdelemenin kimseye faydası olmayacağını anladım. Bu sorunun cevabını okuyucuya bırakmak isterim. Hatta buradan rica ediyorum: Nasıl gördüklerini bana da söylesinler.

UU: Misafir işçilik” kavramı 60lardan bu yana çok değişti. Romanınız bu kavramı nasıl yeniden tanımlıyor? Göç artık ekonomik” olmaktan çıkıduygusal ve kültürel” bir yaraya dönüştü mü sizce?

DG: Bu konu üzerine sayfalarca yazabilirim; ne desem eksik kalacak. Kısaca: İlk otuz yıl birçok dram yaşandı. Dil” sorununu ya da içindeki göçmen” ezikliğini aşamayıp, ağır ve tekdüze çalışma koşullarına, ailesine olan hasrete dayanamayıp akli dengesini kaybeden, intihar edenler oldu. İletişimin çok zor olduğu yıllardan bahsediyorum. Almanyanın sevgi dolu görünüp diğer taraftan aba altından sopa gösteren göçmen politikası, insanların entegre olmasını zorlaştırdı. Unutmayalım ki her ne kadar başarılı olursanız olun, o göçmen damgası alnınızda mühür gibi kalıyor. Doksanların ortasında bu durum bir kırılma yaşadı. Hatırlarsanız, 1995 yılında Cartel adında bir rap topluluğu çıkmış ve o güne kadar üzerine konuşulmamış birçok sorunu dile getirmişti. İçinde yetiştiğim bir dil ile bu şekilde isyan edilebileceğine ilk defa şahit olup heyecanlanmıştım. Bugün artık o insanların çocukları birçok alanda yeni akımlar yaratıyor. En son örnek olarak Altın Ayı” ödülünü alan İlker Çataktan bahsedebiliriz. Bana kitap ödülünden önce akademinin şiir ödülünü vermişlerdi; göçmen bir işçi aile çocuğunun, meslek hayatına tornacılıkla başlamış birinin bu ödülü alması, özellikle edebiyat çevresinde şaşkınlıkla karşılanmıştı. Her jenerasyon kendi diliyle, kendi önerisiyle gelir. Benim jenerasyonum galiba söylenememiş, üzerine konuşulmamış burukluğun sazı sözü olmaya çalışıyor. Bir yirmi yıl sonra bambaşka göç hikâyeleri anlatılacak. Dünyanın gidişatına bakıldığında göç” konusu biteceğe benzemiyor.

UU: Bellek teması romanda en güçlü unsurlardan biri. Kuşaklar arası hafıza aktarımında anneler neden hafızanın bekçisi”? Bugün Türkiye-Almanya arasında hâlâ “unutulmuş” bir göç tarihi var mı?

DG: Ya hep ya hiç denilebilir sanki; bir ara Erdoğan ve Merkel görüştüklerinde bizi paylaşamıyorlardı. Oysa köprünün altından çok sular aktı. Müsaade edin, biz kendimiz olalım deme cesaretini bulabildik sonunda. Her iki ülkenin de bu konuda ayıbı var: Biri kendi insanına, ülkeye mark getiren torbacı gibi baktı; diğeri ise sanayisinin en ucuz ve hızlı yoldan güçlenebilmesi için anne ve babalarımızın “şükretmesini” fırsat bilerek onları son gücüne kadar kullandı. Göç tarihini irdelemek iki ülkenin de pek işine gelmez. Ne iyi ki tarihçiler, edebiyatçılar ve sosyologlar bu konuların üzerine gidiyor. Daha vakti var; o vakit geldiğinde göç tarihinin okullarda ders konusu olacağından hiç şüphem yok. Her ne kadar üzerini örtseniz dahi, günü geldiğinde geçmiş kendini en çıplak hâliyle gösterir.

UU: Aidiyet duygusu romanda iki dünya arasında yarım kalmak” olarak işleniyor. Sizce bugünün genç göçmen kuşağı ya da Almanyada doğan Türk gençleri bu yarım kalmışlığı" nasıl yaşıyor? Romanınız onlara bir ayna mı yoksa bir yol haritası mı sunuyor?

DG: Birilerine ayna tutmak ne kadar haddime düşer, bilemiyorum. Zaten edebiyat dediğimiz şey kocaman bir ayna değil midir? Yeğenlerim kendi çocuklarım kadar yakındır bana; hepsi yirmili yaşlarda. Mesela onların bir Alman şarkıcının konserine gittiklerini bilmem, fakat hepsi deli gibi Ezhel, Tarkan veya Sertab Erener dinliyorlar. Geçen kış Graz Üniversitesine bir sunum için davet edilmiştim. Sunumdan sonra aynı üniversitede eğitim gören Kürt ve Türk gençler yanıma gelip, Seninle gurur duyuyoruz abi, bizlerin de o sahnelerde olabileceğini göstermen bizi mutlu ediyor” gibi cümleler kullandılar. Hem sevindim hem de dertlendim o gece; gece yarısına kadar Graz sokaklarında dolaşıp bu konu üzerine düşündüm. yarım kalmışlık” demek ki hâlâ ruhumuzun bir köşesinde çöreklenmiş şekilde duruyor. İnsan, geçmişinden ne kadar kaçarsa kaçsın, içinde büyüdüğü evin yaralarını tam olarak iyileştiremiyor galiba. Bu beni üzüyor. En büyük dileğim, gençlerin bu yükten kurtulup kendilerini yeni hikâyelere teslim etmeleri. Belki ben bu hikâyeyi, üzerimdeki o yükü atabilmek için yazdım.

UU: Bugün Avrupada yükselen göç karşıtlığı ve Türkiyedeki gurbetçi” algısı karşısında romanınız ne söylüyor? Edebiyat, politikadan daha güçlü bir köprü” kurabilir mi?

DG: Anneannemin bir sözüyle başladım, yine onun sözüyle bitireyim: Elâlem yaşlandıkça akıllanıyor, benimkiler iyice yoldan çıkıyor,” derdi. Tüm dünyanın hâli üzücü. Eski defterler yeniden açılıyor; konuşup anlaştığımızı sandığımız mevzular tekrar barikat gibi karşımıza çıkıyor. Romanın son cümlesi, Yeni hayatlar yaşamaktan korkmayın,” diyor. Ben şarkıların, şiirlerin, romanların, filmlerin politikadan daha güçlü olduğuna hep inandım. İyimser bir dilek değil bu, daha ciddi bir şey. İnsan, ayağı hangi taşa takılırsa takılsın, yeni bir dünya yaratmayı kendine mecbur kılmıştır. İyilikten ve adaletten yana olmak her zaman daha güçtür; bir gün bu inancımı kaybedersem yazdıklarımın da bir anlamı kalmaz. Daha genelden bakarsak, her evin kendi gurbeti, her birimizin ortak bir yarası vardır.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yeni Başlayanlar İçin 7 Güzel Klasik M..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Deniz Sessiz

14 Mayıs 2025

Sıfırdan Bire, Doğaldan Plastiğe!

“Plastik gelecektir,” dedi Profesör gür sesiyle. “Çünkü plastik... eee... insanlardan bile daha iyidir!”Bu geri dönüştürülemeyen, sağlığa olduğu kadar çevreye de zarar veren “kolay şekillendirilebilen” polimer madde, endüstriyi olduğu kadar dünyamızı da ele geçiriyor..

Devamı..

Direniş Politikaları

Michael Walzer

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024