“Göl kenarındaki o uzun yaz akşamlarından birine ait kısa bir anı belirdi gözümün önünde: Güneş ufukta asılı durmuş, eski ahşap evimiz huş ağaçlarının arasından parlıyordu. Ben göl kenarında duruyordum, küçük bir oğlan çocuğu. Durgun suya bir taş attığımı hatırlıyorum. Gölün aynasını kırmak'tan nasıl da suçluluk duymuştum; sanki sınırı aşan, yasak bir şey yapmıştım; ciddi sonuçları olacak bir şey.”
17 Haziran, Alex Schulman
Kendime bakıp kaldığım bu mevsimde okumak üzere önüme koyduğum her kitap eyleyip durduğuma yarıyor. Kitabı okurken sanki okunuyorum; kitap beni görüp eşelemeye bakıyor. Alex Schulman’ın, kırk beş yaşındaki Vidar’ın çocukluğundaki bir güne dönmesinin hikâyesini anlattığı 17 Haziran romanında da böyle oldu. Çocukluğumdaki anların peşine düşerek bunların etrafında metinler yazdığım demleri hatırlattı. Romandan yediğim rüzgârla sordum: Hangi saikle dönüp çocukluğuma bakma ihtiyacını hissetmiştim? Bu anların peşine düşerken neyi umuyor, bekliyordum? Çocukluğum neyim oluyordu? O an meselem neydi ki, kendilerinde hal çaresi bulabilirim diye bölük-pörçük anları tamamlamaya çalışıyordum? “İnsan kendine hep çocukluğundan bakar” deniyor. Kendime çocukluğumdan mı bakmak istiyordum?

O günlerden uzak yaşlardaydım. İlk hecelediğim kelimelerin ve hissettiğim duyguların anayurdu geride kalmıştı. Bu sadece başıma gelen bir hal de değildi. Kim çocukluğundan uzaklaşmaz ki? Dahası, kaç insan doğduğu anayurtta ölür? Sonrasında uğranılan hayal kırıklığı ve yaşanan tökezlemeyle insanın dönüp çocukluğuna bakması veya uzaklarda ölürken gövdesiyle anayurda dönmesi kader sanki… Anayurtta ve çocuklukta kalınmaz ama oralardan bir şeyler hep taşınır. Hem oralarda olmamak hem de oraları kendinde bulundurmak sadece eksikliği hissettirmez, yarar da. Belki de insan çocukluğuna dönmez, çünkü her zaman orada yaşar ve oradan kendine bakar.
Peki, zaman zaman hatırlama üzerinden oralara dönmek, oraları zihne taşımak ne oluyor? Sanırım çocukluk biraz da hasar görmemiş bir güvenlik duygusu demektir. Anne vardır orada; baba vardır, çokça yakın vardır. Bunların korumasında kaygıya sebep olacak durum da yoktur. Dünyayı siz değil, yakınlarınız karşılar. Oysa büyürken korunaklardan taşmış ve öylece müphemlikte kendi başınıza kalmışsınızdır. Böylelikle güvenliğiniz hasar görmüş, aidiyetleriniz kopmuştur. Ne yapacağınızı bilmediğinizden bir daha aidiyet kurmak, ait olmak, hasarlanmış güvenliği yeniden tesis etmek istersiniz. “Ne oldu da böyle oldum?” sorusunun cevabını bulmak için başlangıç noktasına dönersiniz.
Kayıp Zamanın İzinde’n giderek hazine bulmuş Proust’a göre hafıza ve geçmiş düşünerek değil, duyguya dirilir; akılla değil, hisle (tat ve kokuyla) geri gelir. Çünkü yaşanan zaman kaybolmaz, insanda dibe çökerek saklanır. Kendisinde gerçekleştiği gibi, anahtar (çayda eriyen kekin ağızdaki tadı) bulunduğunda “kayıp zaman” açılır. Şule Demirtaş, Ömer Erdem’in Çocuğu Gezdiriyorlar kitabından hareketle yazdığı metinde Proust’a eşlik eden şu tespiti yapar: “Çocukluk geçmez, yalnızca derine iner. Bir gün bir cümlede, bir yol kenarında, bir kovaya bakarken yeniden yüzeye çıkar.” Okuduğum 17 Haziran romanı, Vidar’ın çocukluğundaki bir günün peşine düşmesi de böyle başlar:
“Her şeyi ölü bir fare harekete geçirdi. Ekim ayında, bir öğleden sonra markete gitmek için montumu giymek üzereyken, en üstteki koliyi kurcalamaya başladım. Kapağını kıvırıp içine bir göz attım. Birkaç yıl önce babam öldüğünde onun evinden topladığım eşyalarla doluydu. Kapağı kapatmak üzereydim ki tanıdık bir şey gözüme çarptı. Kolinin en dibinde babamın telefon rehberi duruyordu.Babamın el yazısını tanıdım. Sayfalardan birinde, çocukken sahip olduğumuz yazlık evin telefon numarası yazıyordu; sadece beş rakam. Durup numaraya baktım.”
Geçmişini bulduran anahtar, kırk beş yaşındaki Vidar’ın hayatta tökezlediği bir vakitte karşısına çıkar. Babası ölmüş, hafızasını yitiren annesi huzurevinde, ablası Tora ise uzaklardadır. Aidiyetlerin tümünden kopmuş, müphemlik içinde savruluyor. Tarih öğretmeni olarak çalışıyor ama müdahale ettiği bir kavgada öğrencilerden birini darp etmekle suçlanıp açığa alınmış. Öğrencinin kolunda morluk, darp izi vardır. Durumunu ne sorgu yapan polise ne de öğrencinin anne ve babasına anlatabilmiş. Çalışma arkadaşları bile ona şüpheyle bakar. Evde, kendini kıstırılmış hisseder; dağıldığını, hayata eşlik edemediğini… “Ne oluyor bana, neden böyleyim?” sorusuyla baş başadır. Babasının el yazısıyla not edilmiş çocukluğunun yazlık evinin telefon numarasını bulunca merakla, belki de çocukluğuna köklenmiş eksiklik duygusuyla numarayı çevirir. Ve olan olur; karşı tarafta, “Alo!” diye cevap veren babasını bulur. Buna inanamaz ilkin, bir sanrı olduğunu düşünür. Zaman geçince tekrar arar, aynı sesle kalır. 1986 yılının 17 Haziran gününe ait havayı hisseder, sesleri duyar. Artık inanır, belki de inanmak ister. Böyle kıstırılmış ve yaralanmışken çocukluğunun yaz gününden rüzgâr almayı umar. Neden olmasın? O güne dönerek, sekiz yaşındaki haline bakıp şimdiki halinin başlangıç noktasını ve sebebini öğrenemez mi?
Bu aramalar çocukluğunu hareketlendirir, gölün aynasını kırar. Şöyle der:
“Uzun zaman önce annemle babamın ağzından çıkmış birkaç söz, on yıllar boyunca yol alırken güç kazanmış, bana ulaşınca dev bir dalgaya dönüşmüştü. Dikkat etmezsem bu sözlerin beni ezip geçebileceğini fark ettim.”
Proust, mealen; “Geçmiş yeniden düşünülmez, deneyimlenir. Tekrar o kişi olunur” der.Vidar numarayı aramıyor da, 17 Haziran gününü tekrar yaşıyormuş gibi olur. Her seferinde babasının, annesinin ve ablasının iklimiyle, yazlık evin 17 Haziran’daki havasıyla kalır. Sekiz yaşındaki Vidar’ı merak edip onu sormaktan alıkoyamaz kendini. Kimseyle konuşmadan çizdiği karikatürlere mi gömülmüştür? Aramaların birinde sorar, telefona çağrılmasını ister. Çocuk Vidar gelir telefona. Böylelikle geçmiş ile gelecek arasında “kırılgan bağlantının yumuşak uğultusu” duyulur:
“Gelecekteki halini hayal edebilir misin? Otuz yedi yıl sonrasını. O zaman kaç yaşında olacaksın?”
“Kırk beş.”
“Evet. Şimdi şunu hayal et: Kırk beş yaşındayken, çocukluğunda yazlarını geçirdiğin evin telefon numarasını buluyorsun. Ev çoktan yok olmuş, anne baban ya hasta ya da ölmüş. Yapayalnızsın. Numaraya baktığında içinde ansızın bir dürtü yükseliyor. Numarayı çeviriyorsun ve olabilecek en tuhaf şey oluyor. Hat çalıyor, oysa numara artık kullanılmıyor. Ve biri açıyor. Bir çocuk. Sence kim?”
“Bilmem.”
“Sen. Çocuk halin. Seni arayan kişi otuz yedi yıl sonraki sensin.”
Şok! Tam bu, yarıp dağıtan bir hal… Sekiz yaşındaki Vidar ile kırk beş yaşındaki Vidar açılır, yaralarıyla görünürler. Büyük Vidar, küçüğünün kaygılarını aldığı yol sayesinde giderir; “Üzülme,” der, “Bunların hepsi geçecektir.” Bilir bunu çünkü yaşarken görmüştür. Ama onun da yaraları vardır: Neden böyle eksik, yarım ve hiçbir yere ait değildir? Bu hal sekiz yaşındaki Vidar’ın hangi yarasından doğmaktadır? Küçük halinin yaşantısını eşeleyerek, bunu ona sorarak öğrenmeye çalışır. 17 Haziran’ın her saatini sırayla arar, sadece bir aralıkta telefon açılmaz. Bu aralıkta ne olmuştur? Küçük Vidar’ın para diye kaygılanması ve hep kanaması bu yüzden midir? Şimdiki halinin dolmayan boşluğu o aralıktan mı doğmuştur?
Nihayet bunu öğrenir: Babası sıklıkla Stockholm’e, bir başka kadına gider. Bunu istemez çünkü annesi, babasının böyle başka kadına gitmesi sebebiyle yaralanmış, bu yarayla kendisine ve ablasına davranmaktadır. Öyle ki annesinden, “ancak bir annenin sevebileceği”bir yüzünün olduğunu öğrenir ve “Annem beni en çok, ne kadar çirkin olduğumu anlatırken seviyordu” der. Babasının Stockholm’a gittiği seferlerin birinde annesi huzursuzlanır, Vidar’a unutamayacağı bir gün yaşatır. Onu kendi başına bırakarak, ablası Tora’yla evi terk eder. Vidar orman yolunda arkalarından koşar, yorulur, kaybolur. Bir şekilde eve dönünce de ağlar, korkar, acıkır. Annesinin giderken bıraktığı bozuk parayla dolu cam şişeyi açarken kırar. Cam kırıkları eline batıp keser, kanatır. Büyük Vidar’ın merak ettiği aralıkta çocuk Vidar’ın terkedilmesi, sonra kanaması vardır. Anlar bunu, şimdiki kanamalarının kökenini de böylece görür.
Bunu öğrenmiştir ama süreçte yaşadığı yarılma tarih öğretmeni Vidar’a pahalıya mal olur. Bir gün kapısının önünde o tebligatı bulur: Müdahale ettiği kavgada kolları moraran öğrencinin şikâyetiyle açılan soruşturma aleyhinde sonuçlanmış, öğretmenlikten uzaklaştırılmıştır. Aldığı tebligatı okurken aynaya bakar ve bir şey fark eder: Babasının el yazısıyla not edilmiş numarayı aradığı ilk gün ve şimdi durup olduğu şey…
“Şişmiş yüzümü süzdüm. Aynadaki adama baktım ve tam bir yıl önce, bodrumdaki kolilerden birini açıp babamın eski telefon rehberini hurdaların arasında bulduğumda işte tam burada durduğumu hatırladım. Her şeyin başladığı an buydu; telefonumu çıkarıp çocukluğuma ilk aramayı yaptığım o an. (…) Çocukluğumu geri alacağımı sanmıştım. Ama kırık burnu, yarı aralık ağzıyla aynadaki adama bir bakın şimdi. İstediğinden biraz daha dramatik bir şey elde etmişti.”
Vidar’ın hikâyesi ve deneyimi kurgudur diye okuyup geçecek miyiz? Sekiz yaşındaki halimizle konuşamayacak olmamız, dikkat çekilen yarılmadan muaf olduğumuzu gösterir mi? Hayır, hakikat başlarda söylendiği gibidir: Anayurtta ve çocuklukta kalınmaz ama oralardan bir şeyler taşınır. Hem oralarda olmamak hem de oraları kendinde bulundurmak sadece eksikliği hissettirmez, yarar da. Belki de insan çocukluğuna dönmez, çünkü her zaman orada yaşar ve oradan kendine bakar.


.jpg)



