Bir bilim insanı masa başına oturup bütün bilgi birikimini kullanarak sıra dışı bir hikâye kurguladığında neler olur? Elbette harika bilimkurgu romanları ortaya çıkar.
“Ne biliyorsan onu yaz,” belki de en sık işitilen yazma tavsiyelerinden biri ve bu ifade, niçin yazarları konu alan bu denli çok film olduğunu da pekâlâ açıklıyor. Ayrıca niçin orta yaş krizlerinin etrafında dönüp duran diziler çekildiğini de.
Fakat ara sıra farklı bir durum ortaya çıkar ve yazarın, çok az insanın bilgi sahibi olduğu bir konuda uzmanlaştığı anlaşılır. Bilimin herhangi bir alanında yıllarca eğitim görmüş, araştırmalar yapmış, ileri düzeyde bilgi birikimi edinmiştir. Her ne kadar bilimsel araştırmaların maddi-manevi kendince ödülleri olsa da, kimi araştırmacılar laboratuvar koşullarından tatmin olmaz ve yaratıcı yazının cazibesine kapılır. Okur için ne büyük bir şans, zira bu tip romanlar hem zihni zenginleştirir hem de inandırıcılıkları dolayısıyla inanılmaz keyif verir.
İşte bilim insanları tarafından yazılan beş bilimkurgu romanı. Her birinin yazarı ya üniversitelerden birinde akademisyen olarak çalışıyor ya da bilimin herhangi bir alanında çok sayıda yayın yapan, farklı alanlarda çalışmalar veren bir araştırmacı.

Isaac Asimov, Karanlık Çökerken (1941)
Bilimkurgunun ilk kuralı, bilimkurgu üzerine yapılan tartışmalarda sözün illa Asimov’a gelmesidir. Bu yüzden biz de Asimov’la başlamaya karar verdik.
Asimov son derece üretken bir yazardı. Beş yüzden fazla roman, bin altı yüz deneme ve üç yüz seksen tane öykü yazdı. Bu türün en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilmesi elbette şaşırtıcı değil. En ünlü eseri olan Vakıf serisi, bilim kurgu alanındaki en prestijli ödüllerden biri olan Hugo Ödülü’nün “bütün zamanların en iyi serisi” dalında özel ödülüne layık görüldü.
Her ne kadar robotik alanındaki çalışmalarıyla tanınsa da Asimov kimya alanında doktora derecesine sahipti ve 1949’dan 1958’e kadar Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kadrolu doçent olarak görev yaptı. Ne var ki, yazarlık kariyerinin yükselişe geçmesiyle birlikte bilimsel faaliyetlere daha az vakit ayırmaya başladı ve bu durum üniversitenin unvanını elinden almasına sebep oldu. Nihayetinde okulla bir anlaşmaya vardı ve profesör olduğu 1979 yılına kadar mevcut unvanını korudu.
Öyle ki Carl Sagan, dünya üzerinde kendisinden daha zeki iki kişi bulunduğunu, bunlardan birinin de Asimov olduğunu açıkça itiraf etmişti. (Öteki isimse Marvin Minsky’di.)
Asimov’un eserleri üzerine uzun uzun yazılabilir ama biz burada yalnızca çıkış yapmasını sağlayan Karanlık Çökerken’e odaklanacağız. Aslında uzun bir öykü olan bu metin, daha sonra Asimov’un onayıyla Robert Silverberg tarafından romana dönüştürüldü. Her iki versiyon da zaman ayırmaya değer. Üstelik öykü formu, Bilim Kurgu Yazarları Derneği tarafından 1965 yılında yapılan bir ankette en iyi bilimkurgu öyküsü olarak seçilmişti.
Karanlık Çökerken’in hikâyesi, sonsuz sayıdaki çoklu yıldız sistemlerinden birinde, garip bir gezegende geçiyor. Bu sistemde birden fazla yıldız olduğundan gezegenlerinde asla gece olmuyor. Karanlık yalnızca mağara benzeri kuytu yerlerde mümkün ve bu da gezegende yaşayanların karanlığa karşı inanılmaz bir korku geliştirmesine yol açmış. Öyle ki, kimileri ışık olmayan ortamlarda uzun süre kaldığında önce delirip ardından ölebiliyor. Ve bazı bilim insanları, antik yazıtlarda bahsedilen döngüsel karanlığın gerçekleşme olasılığı yüzünden sürekli kaygı içinde.
Asimov’un Lovecraftvari bir ruhla yazdığı bu öykü, bilim kurgunun altın çağında sıklıkla ele alınan konuların çoğuna temas ediyor. Anlatının merkezinde evrenin ölçeği ve bu devasa ölçeğin insanda yarattığı hayranlıkla karışık korku var. Aslında bilimsel bulguların toplum üzerindeki yansımasını ele alan sert bir bilimkurgu öyküsü. Ve yazıldığı dönemin doğal bir uzantısı olarak kadın kahramanlardan yoksun.
Öykünün orijinal versiyonu yaklaşık yirmi sayfa ve çoğu üniversitenin web sayfası üzerinden ulaşılabiliyor.

Gregory Benford, Timescape (1980)
California Üniversitesi’nden emekli olan profesör Gregory Benford’un çok sayıda yayını var ve son yıllarda plazma fiziği alanında çalışmalar yapan en önemli isimlerden biri. Aynı zamanda tartışma yaratan bir isim çünkü bilimsel alandaki çalışmalarından ziyade iklim felaketiyle mücadele edebilmek için Güneş’in parlaklığını azaltmayı önermesiyle tanınıyor. Tuhaf bir durum ama iki kardeşi James Benford da tıpkı Gregory Benford gibi bir bilim insanı ve bilim kurgu yazarı.
Asimov’un Vakıf Üçlemesi’nin resmi devam romanı da dahil şu ana kadar yirmi dört roman yayımlayan Benford, genellikle kendi çalışma alanına dahil olan konular üzerine yazmayı seviyor. Timescape ise en iyi roman dalında Nebula Ödülü sahibi. İşin doğrusu akıllara durgunluk veren bir hikâyesi var. Spoiler vermeden anlatmak zor ama biz yine de deneyelim.
Roman hem 1962 hem de 1998 yılında geçiyor. 1998’deki dünya ekolojik çöküşün eşiğinde olduğundan bilim insanları, 1962 yılına bu durumu önleyebilecek bir mesaj göndermeye çalışıyorlar. Ancak bunu yaparken dikkatli olmak zorundalar çünkü mesajın gönderilmesini engelleyecek bir paradoksu tetikleme olasılıkları söz konusu. Hikâyenin 1962’de geçen kısmında, ışık hızından daha süratli hareket eden takyonlar aracılığıyla gönderilen bir mesajı –bırakın gereğini yerine getirmenin– yorumlamanın zorluğuna değiniliyor. 1998’de geçen kısmındaysa uçurumun eşiğine gelmiş bir dünyada hayatta kalmanın getirdiği güçlüklerden bahsediliyor.
Ekolojik felaket ve zaman yolculuğuna dair meseleler bir yana, roman akademinin bürokrasisine boğulmuşken hakikaten önem arz eden bir sorunu çözmeye çalışmanın ne denli zor olduğuna dair gerçekçi bir portre çiziyor. 1962’de geçen kısmın başkahramanı Gordon Bernstein, henüz kariyerinin başında olmasına rağmen gelecekten gönderilen o mesajı çözmeye çalışıyor ama bunu yaparken mesleki itibarını kaybetme tehlikesiyle yüz yüze kalıyor.
Roman aynı zamanda Benford’un ihtilaf yasasına da kaynak teşkil ediyor: “Ulaşılabilir gerçek bilgi miktarıyla tutku arasında ters orantı bulunur.” Her zaman akılda tutulması gereken bir söz.

Peter Watts, Kör Bakış (2006)
Kanadalı yazar ve bilim insanı Peter Watts, British Columbia Üniversitesi’nden doktora derecesine sahip ve bir süre aynı üniversitede deniz biyolojisi alanında araştırmacı olarak çalıştı. Kör Bakış en çok tanınan romanlarından biri ve tıpkı Timescape gibi bu roman hakkında da spoiler vermeden yazmak zor. O yüzden şimdi söyleyeceklerimiz lütfen kısa bir özet olarak düşünün.
Yıl 2082, dünya dışı bir varlığın ortaya çıkışıyla bütün gezegen kısa süreliğine de olsa şoka uğrar ama Oort bulutunu araştırmak üzere insanlı bir geminin yola çıkması da uzun sürmez. İnsanlık tarihin bu evresinde teknolojik olarak bir hayli ilerlediğinden mürettebatın çoğu insanötesi (transhuman) bireylerden oluşur. Bu ekipte sibernetik bir biyolog, cerrahi müdahaleyle çoklu kişilik kazandırılmış bir dilbilimci ve bir vampir yer alır. (Vampir meselesine çok takılmayın, bağlam içinde oldukça önemli bir yeri var.) Hikâyenin anlatıcısıysa geçirdiği beyin ameliyatı nedeniyle dünyayı bambaşka bir şekilde algılayan ekip üyesi Sisi.
Dünya dışı varlıklarla ilk temas sorunsuz başlıyor ama mürettebattakiler bir süre sonra, konuştukları üstün zekâlı varlığın söylenen hiçbir şeyi anlamadığını fark ediyor. Ardından gelense bilinç üzerine dehşet verici bir sorgulama, sosyopatlığın iyi yanlarına ek olarak kötü yanları ve belki de en korkutucusu bizim onları anladığımızın yarısı kadar bile bizi anlayamayan akıl almaz dehşetlerin varlığı.
Kör Bakış, John Searle’ün Çin odası argümanına doğrudan atıfta bulunan felsefi bir bilimkurgu romanı. Kozmik dehşet türündeki öteki hikâyeler gibi burada da dünya dışı bir yaşamla (ya da onların bilgisayarlarıyla) iletişim kurma çabası söz konusu. Fakat burada işler, muhatap olunan yaşam türünün herhangi bir bilince ya da öz farkındalığa sahip olup olmadığı bilinmediğinden tamamen içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Üstelik mürettebatı oraya kadar getiren geminin adı, tıpkı felsefedeki gibi Theseus. Çoğunun aslında insan olmayışı da bir tesadüf değil. Kör Bakış, bir yandan zekâ ve bilinç hakkındaki görüşlerimizin sınırlarını zorlarken öte yandan mevcut farkındalığımızın olası modeller içinde en iyisi olup olmadığını sorguluyor ve romanın sonunda okura sunulan elbette iç rahatlatan bir yanıt olmuyor.
Kör Bakış’ın hikâyesi hoşunuza giderse romanın bir de devamı var: Echopraxia. Ancak olaylar Kör Bakış’ın bittiği yerden başlamak yerine aynı noktadan başlıyor ve dünyada olup bitenleri anlatıyor. Watts kitaplarını telif karşılığı değil de, Creative Commons lisansıyla ücretsiz olarak yayımlama taraftarı. O yüzden Kör Bakış’ın ve Echopraxia’nın orijinal versiyonlarına çevrimiçi ortamlardan ulaşabilirsiniz.

Joan Slonczewski, A Door into Ocean (1986)
Joan Slonczewski, mikrobiyoloji alanında uzmanlaşan bir biyolog ve uzun süredir Kenyon College bünyesinde dersler veriyor. E. Coli üzerine yapmış olduğu çok sayıda çalışması var akademik nitelikteki seksen dokuz yayını bugüne kadar binlerce atıf almış. Kendi uzmanlık alanından hareketle romanları da genellikle biyoloji ve genetik mühendisliği gibi alanların etrafında dolanan hikâyeler anlatıyor.
Campbell Ödülü’nü kazanan A Door into Ocean, Elysium serisinin de ilk kitabı. Uzak gelecekte, Shora isimli uyduda geçen hikâye, tamamı kadınlardan oluşan ve yarı yarıya insanötesi bir topluluk olan Sharers (Paylaşımcılar) isimli topluluğu konu alıyor. Bu topluluğun mensupları sahip oldukları ayrıksı organizma sayesinde suyun altında nefes alabiliyor, genetik mühendisliğinden faydalanarak çevreyle uyum içinde yaşıyor ve benimsedikleri şiddet içermeyen eşitlikçi felsefe, 17. yüzyıldaki Quaker inancıyla ortak noktalar taşıyor.
Günün birinde Shora’ya başka bir gezegenden gelen yeni ama şiddet dolu bir uygarlık adım atıyor ve romanın merkezindeki olaylar da bu karşılaşmadan sonra başlıyor. Söz konusu temasın barışçıl bir halkı ne denli sarstığını söylemeye gerek yok. Konuştuğu dilde şiddet kelimesine yer olmayan, hatta kendi söz dağarcığıyla yaşanan şiddeti tarif edemeyen bir halk gezegenin askeri güçle ele geçirilme çabasını anlamaya çalışıyor ama nafile. Ve türün en iyi romanları gibi bu romanda da Paylaşımcılar her şeyi çözmeyi başarmış kusursuz bir uygarlık olarak resmedilmiyor. Elbette onların da eksik yanları var. Örneğin romanın bir noktasında taşların da kendileri gibi canlı olduğunu düşündükleri için çözüm üretemiyorlar.

Carl Sagan, Mesaj (1985)
Carl Sagan için uzun bir takdim yazısına gerek yok. Astronomi ve astrofizik alanlarında doktorasını tamamladı, lisans öğrencisiyken genetik ve kimya araştırmalarına katkıda bulundu. Ayrıca Harvard ve Cornell Üniversitelerinde profesörlük yaptı, yüzlerce makale yayımladı, iki düzineye yakın kitap yazdı. Venüs’ün sıcaklığının kontrolsüz sera etkisinden kaynaklandığı teorisini öne süren, yaşam belirtisi bulunmayan bir gezegen üzerinde organik maddelerin nasıl ortaya çıkabileceğini gösteren ve Voyager’a yerleştirilen zaman kapsülü mesajlarını hazırlayan Sagan’dan başkası değil.
Sagan daha ziyade bilimkurgu dışındaki yayınları ve popüler bilim alanındaki çalışmalarıyla, özellikle de Kozmos adlı kitabı ve ona uygun olarak hazırlanan televizyon programıyla tanınır. Mesaj, Sagan’ın geniş bibliyografyası içinde yer alan tek tamamlanmış roman. Aslında hikâye başlangıçta Sagan ve karısı Ann Druyan tarafından senaryo olarak yazıldı ama kimse almak istemeyince Sagan bütün metni kapsamlı bir romana dönüştürdü.
Mesaj’ın kahramanı, Harvard ve Caltech mezunu, dünya dışı zekâ araştırmaları (SETI) alanında çalışan bilim insanı Eleanor Arroway. Eleanor, dünya dışından gelecek radyo sinyallerini beklemek yerine bütçenin çok daha mantıklı alanlara harcanması gerektiğin düşünen bir grup bilim insanının muhalefetiyle mücadele ederken bir anda dünya dışı yaşamın kanıtı olabilecek bir sinyale denk gelir. Bu ilk kanıtın ardından devreye çok sayıda isim, ulus ve şirket girerken asıl tartışılan, şimdi ne yapılması gerektiği sorusu olur.
Roman, ilk temas ve dünya dışı yaşamla nasıl etkileşime geçebileceğimiz gibi fikirleri işlemenin yanı sıra pek çok bilimkurgu okurunun aşina olduğu temaları da derinlemesine ele alıyor. Eleanor’un deneyimleri, STEM alanlarında çalışan kadınların karşılaştığı sorunları tek bir çatı altında toplarken mevcut anlayışımızla imkânsız olduğunu düşündüğümüz şeylerin nasıl olup da bir anda imkân dahiline girdiği konusunu ciddiyetle işliyor.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






