Roman bittiğinde okur, şu can alıcı soruyla baş başa kalıyor: Bize sunulan “cennet” gerçekten güvenli mi, yoksa gerçekleri görmemizi engelleyen bir perde mi?
Televizyonu her açtığımızda ya da sosyal medyadaki haber akışımıza göz attığımızda karşılaştığımız senaryo artık değişmiyor: Dünyanın bir ucunda orman yangınları, diğer ucunda kuraklık veya Kaz Dağları gibi doğa harikalarının endüstriyel hırslara kurban edilişi... Teknoloji devlerinin “dünyayı kurtarma” maskesi altında gıda ve toprak üzerinde kurmaya çalıştığı yeni hakimiyet alanları ise zihnimizde tek bir soru doğuruyor: Peki, yüzlerce yıl sonra, örneğin 2123 yılında bizi ne bekliyor? Kapitalist hırsların ve ekolojik yıkımın pençesindeki dünya o günü görebilecek mi? Görse bile, nasıl bir enkazın üzerinde yükselecek?

2024 yılında Rüzgâr Kapanı (Günışığı Kitaplığı) adlı romanıyla Türkiye’deki okurlarıyla buluşan ve çok sevilen İskoçyalı eğitimci, yazar Victoria Williamson, bu kez yayınevinin gençlik markası ON8’den yayımlanan Her Şey Küle Döndüğünde (2026) adlı romanında bu sorulara sarsıcı bir kurguyla yanıt arıyor. Takvimler 2 Eylül 2123’ü gösterdiğinde, Afrika çevresel bir felaketle yaşanılamaz hale gelmiş; insanlığın bir kısmı “Beşinci Cennet” adı verilen devasa bir biyokubbeye sığınmak zorunda kalmıştır. Bu steril ve “kusursuz” yapının içinde, 16 yaşındaki cesur ve ele avuca sığmaz teknik eleman Adina, sadece kendi hayatını değil, insanlığın bildiği tüm gerçekleri temelinden sarsacak bir adım atmak üzeredir.
Beşinci Cennet, dışarıdan bakıldığında kutsal metinlerdeki tasvirlere benzeyen, 28 katlı, yaklaşık 15 bin kişinin uyum içinde yaşadığı modern bir vaha gibidir. Amonston Şirketi tarafından inşa edilen bu yapıda her şey tıkır tıkır işler: Eğitim, barınma, tarım alanları... Ancak bu “cennet”, aynı zamanda dışarının zehirli havasından, hastalıklarından ve “yaban”ın bilinmezliğinden korunmak için örülmüş kalın duvarlardan ibarettir. Tabii, Amonston Şirketi’nin halka anlatmak istediği hikâye budur. Adina, başlangıçta bu sisteme ve onu kuranlara karşı sarsılmaz bir inanç besler:
“Cennetler’i inşa etmişler, ekosistemler çöktüğünde bizi hayatta tutmaya çalışmışlardı, buna emindim. Bizi kurtaran onlardı. Evimiz yok olduktan sonra inanacak birine, bir şeye ihtiyacım vardı. O yüzden de Amonston Şirketi’ne inanıyordum. Dünyayı beslemeye çalışıyorlardı, değil mi? Bunun neresi yanlış olabilirdi?”
Adina en yakın arkadaşı Dejen, kardeşi Tash ve pek anlaşamadığı üvey kardeşi Chiku ile bu tekdüze hayatın içinde kendi kimliğini bulmaya çalışırken, bir gün “kusursuz” sanılan bu yapıda büyük bir patlama yaşanır. Bu kaza, sadece duvarları yıkmakla kalmaz, Adina ve beraberindekileri korunaklı sandıkları o fanusun dışına, acımasız ve tekinsiz yabanın kucağına fırlatır.
Dışarısı, bildiğimiz dünyadan çok uzaktır. Hayvanların soyunun tükendiği, bitki örtüsünün yok olduğu ve “nomali” adı verilen mutasyona uğramış gizemli yaratıkların kol gezdiği bu çorak arazide; Adina, kardeşleri, popüler çocuk Otienno, toplumdan dışlanmış gizemli figür Baba Weska ve sadık köpeği Yongo’yla birlikte bir hayatta kalma mücadelesine girişirler. Bu yolculuk, sadece fiziksel bir kaçış değil, aynı zamanda Amonston Şirketi’nin yıllardır “iyilik meleği” maskesi altında sakladığı korkunç gerçeklerle yüzleşme sürecidir.
Bu nedenle, hiç kuşkusuz Her Şey Küle Döndüğünde, diğer gençlik distopyaları gibi görünenden daha fazlasını sunuyor. Williamson; aile bağlarını, arkadaşlık sadakatini ve azmi işlerken, bir yandan da bilginin tekelleşmesi üzerine çok önemli bir eleştiri getiriyor. Günümüzde dev şirketlerin sosyal medya ve halkla ilişkiler çalışmalarıyla kendilerini doğa dostu göstermeye çalıştığı “hakikat sonrası” (post-truth) döneme ayna tutuyor. Roman bittiğinde okur, şu can alıcı soruyla baş başa kalıyor: Bize sunulan “cennet” gerçekten güvenli mi, yoksa gerçekleri görmemizi engelleyen bir perde mi? Adina’nın hikâyesi, küllerinden yeniden doğmaya çalışan bir dünyanın ve uyanışın öyküsü.


.jpg)



