Mükemmellik peşinde koşmak çoğu zaman daha fazla karmaşaya yol açar ve nihayetinde kişi sadeliğe dönmek zorunda kalır.
Karşılaştırma yoluyla yapılan akıl yürütmeye analoji (benzeşim*) adı verilir. Analoji daha ziyade, belli bir konudaki argümanı (X, Y’ye benzer gibi) karşılaştırma ifadelerinden faydalanarak kapsamlı hale getirmek için kullanılır. Yazarlar anolojiye başvurduğunda amaçlanan şey benzetme ya da metafor kullanımında olduğu gibi meselenin özünü ortaya koymak değil, yapılan karşılaştırmayı kapsamlı bir argümana dönüştürmektir.
Fakat şu da bir gerçek, analoji benzetme ve metaforla yakından ilişkilidir. Hatta çoğu analojinin aslında bir metafor ya da benzetme olduğu bile söylenebilir. Bununla birlikte argümanlar çok farklı şekillerde karşımıza çıkar ve bu da analojilerin farklı biçimler almasına neden olur. Ne var ki, analojinin yalnızca retorik bir araç olduğu yanılgısına düşmemek gerekir, şairler ve yaratıcı yazıyla uğraşanlar için de aynı ölçüde fayda sağlar ve anlatımı zenginleştirir.
Analojinin yapısı
Analoji kelimesinin kökeni Yunancaya dayanır ve kabaca tercüme edildiğinde “orantılı” anlamına gelir. Analoji, görünüşte birbirinden farklı olan iki şeyin aslında birbirinin eş değeri olduğunu ya da en azından birbirine oldukça benzediğini öne sürerek kapsamlı bir argüman inşa eder. Yaratıcı yazı açısından başvurulacak ilk araçlardan değilse bile, okurun mantık duygusuna hitap ettiğinden metne farklı bir bakış açısı kazandırır.
Analojinin iki işlevi bulunur. Bunlardan ilki ortak bir ilişkinin görünür hale getirilmesi, ötekiyse aşina olunan bir şey vasıtasıyla aşina olunmayan başka bir şeyin tanımlanması. Yapısal açıdan “A, B’dir” cümle kalıbı analojilerde sıklıkla karşımıza çıkar. Ayrıca “A, B iken, C de D’dir” kalıbını da görebiliriz.
Örneğin şu cümleyi ele alalım:
Yeni bir balık türü keşfetmek, samanlıkta iğne aramaya benzer.
Burada kurulan analoji, iki şey arasındaki ortak ilişkiyi vurgular: Her ikisini bulmanın da zor olması. Öte yandan okurun pek de bilmediği bir durumu tasvir etmek için basmakalıp bir deyime başvurur ve “samanlıkta iğne aramak” ifadesini kullanır.
Edebiyattan analoji örnekleri
“Adda ne var ki? Şu bizim gül dediğimiz aynı güzellikte kokmaz mı bir başka ad alsa da?” (William Shakespeare, Romeo ve Juliet, Çev. Bülent Bozkurt, Remzi Yay.)
Burada Shakespeare, nominatif determinizm fikrini, yani bir şeyin adının onun en temel niteliklerini değiştirdiği düşüncesini yadsır. “Güzel kokulu gül” imgesi okurun aşina olduğu bir betimleme içerir ve Shakespeare bu imgeyi değiştirerek gülün başka bir ad aldığında dahi aynı şekilde kokacağını, dolayısıyla adın, gülün kokusu üzerinde herhangi bir etkisi bulunmadığını söyler.
Oyunda Juliet bu cümleyi, daha geniş bir argümanın ifadesi olarak dile getirir. Kendisinin Capulet soyundan gelmesi, Montague soyundan gelen Romeo’nun ona olan sevgisini değiştirmez. Zira oyundaki trajedinin merkezinde de, aşk uğruna aile geçmişini reddetme fikri yer alır.
“İlk romanından sonuç elde etmeyi bekleyen adamın durumuyla Arizona’daki Büyük Kanyon’a bir gül yaprağı atıp yankısı bekleyen adamın durumu arasında hiçbir fark yok.” (P. G. Wodehouse, Cocktail Time)
Bu epey kötümser bir yargı olsa da, Wodehouse kendini fikrini oldukça güçlü bir analojiyle savunur: Bir gül yaprağı asla yankı oluşturamaz, oluşturabilse dahi Büyük Kanyon’un devasa varlığı karşısında bu sesi işitebilecek biri yoktur.
Benzer şekilde, roman ya da öykü fark etmez, bir yazarın ilk kitabı hiçbir zaman yeterince yankı uyandırmaz, uyandırdığı durumlarda dahi bu durum, o yazarın edebiyat dünyasında kendine bir yer edinmesini sağlamaz ya da durduğu noktayı değiştirmez. Bir yazarın gerçekten iyi bir etki yaratması ancak peş peşe çıkardığı nitelikli metinlerle mümkün olabilir. Tabiri caizse Büyük Kanyon’a peş peşe büyük ve dikkat çekici kayalar yuvarlamalıdır ki, çıkan yankıyı herkes duyabilsin.
Buradaki analojide aşina olduğumuz fikir, gül yaprağının yankı yaratamayacak denli hafif oluşu, aşina olmadığımız fikirse ilk kitabı yayınlanan bir yazarın durumu. O halde söz konusu analoji şu şekilde de ifade edilebilir: Kanyona düşen bir gül yaprağının yarattığı yankı, bir yazarın ilk kitabının edebiyat dünyasında yarattığa yankıya eş değerdir.
“Susamış kişi için soğuk su neyse, uzak ülkeden gelen iyi haber de öyledir.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 25:25)
Burada çok net bir analoji var: Susayan kişi içtiği suyla ne ölçüde rahatlıyorsa kötü haber bekleyen kişinin ruhu da, uzak diyarlardan gelen iyi haberlerle o ölçüde rahatlar. Hemen hemen her okur susuzluğun giderilmesi hissinin nasıl bir şey olduğunu bildiğinden okurun, iyi haberin gelişiyle yaşanan rahatlık hissini içselleştirmesi kolaylaşır – hele ki, kötü haber bekliyorsanız.
Bu arada fark etmişsinizdir, buradaki analoji A, B iken, C de D’dir kalıbıyla kurulur.
Hatalı analojilerden kaçınmak
Analoji her ne kadar kullanışlı bir retorik araç olsa da, sıklıkla yanlış kullanılır ve hatalı argümanların ortaya çıkmasına neden olur. Hatalı ya da yanlış bir analoji iki şey arasında ya hatalı bir ortaklık ilişkisi kurar ya da aralarında hiçbir ilişki olmayan iki şeyi hatalı bir biçimde birbirine benzetir. Örneğin:
Kedimle erkek arkadaşım arasındaki ortak nokta, ikisinin de kendini temizlemeyi ve yemek yemeyi seviyor oluşu. Demek ki, erkek arkadaşım doktora gitmekten muhtemelen kedimin veterinere gitmekten nefret ettiği kadar nefret ediyor.
Buradaki sorunun ne olduğunun farkındasınız değil mi? Aslına buna hatalı ya da yanlış analojiden ziyade analoji safsatası denir ve ne yazık ki roman ya da öykülerde sık sık karşımıza çıkar. Ancak biz bunların kötü birer benzetme olduğunu düşünür ve okuduğumuz metne eleştirel bir yaklaşımımız varsa söz konusu benzetmelerin ne denli anlamsız olduğundan söz ederiz. İşte başka bir örnek daha:
Trafik kazalarında ölenlerin sayısı, uyuşturucudan ölenlerinden sayısından çok daha fazla. Öyleyse trafik güvenliğini sağlamak için daha fazla çaba göstermemiz gerek.
Bu cümle farklı bağlamlara sahip iki örneği alıyor ve ikisini hem aynı düzleme taşıyor hem de durum ve netice olarak birbirine eşitliyor. İyi de böyle bir cümleyi okuyunca insanın aklına şu gelmez mi: Ne demeye iki problemi de çözmek için uğraşmayalım?
Bu örnekten de görüleceği üzere hatalı bir analoji (hatta çoğu zaman analoji safsatası), yalnızca iki şey arasındaki ortak noktaya odaklanır ve farklılıklarla bağlamı göz ardı eder.
Doğru analoji nasıl kurulur?
Tıpkı metafor ve benzetmede olduğu gibi analojide de ancak doğru ve beklenmedik bir şey gün yüzüne çıktığında etkili bir ifade yakalanır. İşte bazı ipuçları:
Görselliğe önem verin
Başarılı bir analojinin illa görsel betimlemelere, yani imgelere dayanması gerekmez ama bu, genellikle böyledir. İmgeler sayesinde yazdığımız metin, somut ve karşılaştırmaya imkân veren bir zemin üstüne oturur. Bu, şu demek: Anlatmak istediğiniz şeyin zihninizde görsel bir imgesini oluşturursanız çok daha iyi iş çıkarabilirsiniz. Mesela tamamen kavramsal bir analoji örneğini ele alalım:
Transandantalizmle Romantizm arasındaki ilişki, Hristiyanlıkla Yahudilik arasındaki ilişkiye benzer.
Buradaki analoji bize ne söylüyor? Elbette her bir kavramı tek tek açıp inceleyebiliriz ama bu çok fazla zaman alır, hele ki bu kavramlar -izm’lerle bitiyorsa. O yüzden şimdi zihnimizde canlandırabileceğimiz başka bir analoji kuralım:
Transandantalizmle Romantizm arasındaki ilişki, bir bakteri hücresiyle o bakteri hücresinin nesli arasındaki ilişkiye benzer.
Anlaşılırlık açısından bu analoji ilkinden daha iyi ama hâlâ bazı kusurları var. Daha iyi olmasının sebebi, anlatmaya çalıştığım düşünceyi daha ustalıklı bir ifadeyle görselleştirmesi: Transandantalizm Romantizmi takip eder, tıpkı bir bakteri neslindeki her bir bakteri hücresinin peş peşe evrim geçirerek birbirini takip etmesi gibi. Şöyle de dyebiliriz, birbirinin peşi sıra gelen sanat ve düşünce akımları -araya giren ufak tefek genetik değişiklikleri saymazsak- genellikle birbirine benzer.
Yine de bu fikri aktarmak için çok daha nitelikli bir görselleştirme şart. Zira üstü kapalı da olsa, Romantizm ile Transandantalizm arasındaki ilişkinin bakteriler kadar ufak ve önemsiz olduğunu ima ediyorum ki, bu kesinlikle doğru değil. Üstelik çoğu bakteri kendinin birebir kopyasını üretirken mutasyonlar çok nadir meydana gelir. O yüzden bir kez daha deneyelim ama bu sefer tonlama ve kavram açısından çok daha isabetli bir analoji kuralım:
Transandantalizmle Romantizm arasındaki ilişki, bir yıldız kümesindeki yıldızların birbiriyle olan ilişkisine benzer.
Biraz daha karmaşık ama gerçeğe çok daha yakın bir analoji. Yıldızlar genellikle büyük bulutsular içinde, kümeler halinde yer alır. Tıpkı yıldızlar gibi büyük felsefi düşünceler ya da sanat akımları da, kendi tarihsel ve kültürel bağlamlarının bir sonucudur. Her ne kadar Romantizm, Transandantalizm akımından birkaç on yıl önce ortaya çıkmış olsa da, her ikisi de Aydınlanma sonrası Bireyciliğin ve Liberalizmin ürünleridir.
Üstelik her iki akım da mevcut oldukları dönemi aydınlattılar ve bu nedenle yıldızlarla kurulan benzetme/ortaklık ilişkisi hem deneysel hem de imgesel olarak yerinde bir ilişki.
Mevcut bilgileri kullanın
Analojiler de dahil olmak üzere iki şeyin birbiriyle karşılaştırılmasını sağlayan araçların en etkili olduğu an, var olan bilgiyi alıp yeni bir bilgiye dönüştürdükleri andır. Ama bu demek değil ki, yalnızca mevcut bilgilerinizden faydalanmalısınız. İyi bir analoji kurabilmek çoğu zaman detaylı bir araştırma ister. Fakat buradaki asıl odak noktası, analojinin okurun halihazırda bildiği bir şeyden bilmediği bir şeye geçiş yapmasını sağlaması.
Örneğin az evvel yıldız kümelerini kullanarak kurduğum analoji teknik düzeyde gayet iyi işliyor ama karşılaştırmayı algılayabilmek için okurun ezoterik bilgi birikimine vakıf olması gerekiyor. O yüzden eğer bu örneği kullanacaksam metnin gidişatına uygun bir biçimde yıldız oluşumlarıyla ilgili kısa bir bilgi vermem, ardından da bağlamı koruyarak 19. yüzyıl felsefe akımlarına dönmem gerekebilir. Metni bu denli genişletmeye hakkım var elbet, tabii gerçekten de amacıma hizmet edecekse.
Öte yandan ortak bilgi üzerine kurulan analojiler genellikle daha incelikli olur. Bitkilerin nasıl çoğaltıldığını bilirsiniz, yani eski bitki parçalarından yenilerin nasıl yetiştirildiğini:
Transandantalizmle Romantizm arasındaki ilişki, ana bitkiyle ondan yetiştirilmiş bir sukulent arasındaki ilişkiye benzer.
Başka bir deyişle bir fikir, yeni bir zeminde farklı bir hal alarak yeni bir nesil meydana getirebilir, tıpkı İngiltere’de ortaya çıkan Romantizmin Amerika’da Transandantalizm haline gelmesi gibi. Tabii kurduğum analojiyi açıklamak zorunda kalmam aslında onu başarısız bir ifade haline getirir ama burada bunu yalnızca ortak bilginin ne denli işlevsel olabileceğini göstermek için yaptım.
Fikirlerinizi sorgulayın
Mükemmellik peşinde koşmak çoğu zaman daha fazla karmaşaya yol açar ve nihayetinde kişi sadeliğe dönmek zorunda kalır. O yüzden en iyi yazar ve retorikçiler her zaman kendi fikirlerini sorgular. Karşı argümanları düşünür, onlara yanıt verir ve savundukları fikri yıkmaya çalışırlar ki, sağlam bir zemin elde etsinler.
Analoji için de aynısı geçerli. Bir şeyi başka bir şeyle karşılaştırmak, ister istemez karşıt argüman ve eleştiriyi de kendi üzerine çeker. Başarılı bir yazar bu karşıt argümanları önceden görür, onları kendi çalışmasının doğal bir parçası haline getirir.
Karmaşıklığı çok fazla azaltmadan basit düşünmeye çalışın
Analojiler, tam da sade ve anlaşılır olmaları yönüyle etkili birer retorik araçtır. Bu nedenle sadeliği ön plana çıkarmak gerekir ama bu, karmaşıklığı azaltmakla aynı şey değildir. Zira karmaşıklığı azalttığınızda cümle şöyle bir hal alabilir:
Transandantalizmle Romantizm arasındaki ilişki, tek yumurta ikizlerinin birbiriyle olan ilişkisine benzer.
Romantizmle Transandanatalizm arasındaki benzerliği göstermeye çalışırken cümleyi oldukça basit bir düzeye indirgedim ve aslında işlemeyen bir analoji üretmiş oldum. İki akım arasındaki genetik, yani temel fikirler birbiriyle örtüşüyor olabilir ama bu onları tek yumurta ikizleri gibi -görünüşte dahi olsa- birbirinin tıpkısı yapmaz. Üstelik bu tarz bir analoji, akımlar arasındaki bağlam ve fikir farklılıklarını tamamen ortadan kaldırır.
Özetle, analojilerin işe yaramasının sebebi genellikle karmaşık bir fikri, incelikli ve anlaşılır bir biçimde ifade etmeyi sağlamalarıdır. Başarılı bir analoji, sahip olduğu karmaşıklığı çok fazla basite indirgemeden onu sade bir dille ifade eden analojidir.
*Türkçede benzetme ve benzeşim (analoji) kelimeleri sıklıklı birbirine karıştırılır ancak aralarındaki temel fark kullanım alanlarından bir işlevlerinden ileri gelir. Benzetmede ortak niteliğe sahip iki varlık ya da kavram, herhangi bir yönüyle birbirine eşitlenir ve daha ziyade betimleme, süsleme, etkileyici bir söylem kurma ya da somutlaştırma için kullanılır. Benzeşimdeyse iki farklı sistem, olay ya da kavram arasındaki yapısal ve ilişkisel benzerlikten yola çıkılarak bilinmeyen bir sistem, olay ua da kavram hakkında açıklama yapılarak çıkarımda bulunulur. Her benzeşim kendi içinde bir nevi benzetme gayesi taşır ancak her benzetmede benzeşim bulunmaz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






