Gökyüzü su kadar berraktı. Bulutlar dev pamuklar gibi. Tabiat ananın heyecanını hissediyordu Sıdıka. Onun içinde de ilkbaharın kıpırtıları vardı. Mayıs ayını hep sevmişti. İnsanın tenine yumuşak dokunurdu Mayıs’ın rüzgarı da güneşi de. Canını acıtmazdı.
Sıdıka, elinde iğne iplik, sadece kaldırımın taşlarını ve gelip geçenin çeşit çeşit ayakkabılarını görebildiği penceresinin önündeki divana oturmuştu. Biricik kızına doğum gününde giydireceği beyaz elbisenin ufak tefek söküklerini dikiyordu. Söz vermişti: İki gün sonraki dokuzuncu yaş gününde lunaparka götürecek ve çok sevdiği kebapçıda yemek yedirecekti. Ufak bir de çilekli pasta alabilseydi… Pencerenin önünde otururken ‘İnşallah o gün de hava böyle güzel olur’ diye dua ediyordu. Kızı okuldan dönmeden bitirmeliydi bu dikiş işini. Sultan’ı, canından öte sevdiği kızı, çilek mevsiminde doğmuştu. Bu yüzden, Sıdıka, ‘çilek kokulum’ diye okşar kızının koyu kestane saçlarını. Sultan’ın da bir tek çilek kokusu belirginleştirir yüzündeki gamzeleri. O çocuk yüreğinde çok hüzünler taşımış, oyun oynamayı bilmeden yaşamayı öğrenmek zorunda kalmıştı. Neyse ki, kader Funda Hanım’ı Sinderalla’nın perisi gibi karşısına çıkarmış, belki camdan ayakkabılar vermemişti ama o kocası olacak adamı bir fareye dönüştürüvermişti. Onun sayesinde, ela gözlü Sultan’ı da kendi de insan gibi yaşamaya başlamışlardı. Elinde diktiği beyaz pamuklu elbise de Funda Hanım’ın kızı Duru’nun artık giymediği kıyafetlerindendi. Duru’yu severdi, öyle zengin züppe kızlardan değildi o; çoğunlukla sırtında çantası, penye tişörtü ve kot pantolonuyla dolaşır, elinden kitap düşmezdi. Çok güzel piyano çalardı. Sağ olsun Funda Hanım kızının giymediklerini, eski okul kitaplarını Sultan için saklardı. İsterdi tabii ki Sultan’ın da böyle yetişmesini. Ama Allah’ı var, Sultan da çalışkan kızdı. Belki o kaba elleri hiçbir zaman narin piyano tuşlarına dokunamayacaktı ama kenarları altın sarısı süslerle çevrili bir üniversite diploması olacaktı mutlaka. Avukat olsun istiyordu. Kendi gibi garip kalmışların haklarını savunsun istiyordu. ‘Bak, Funda Hanım’ın kocası Nejat Bey’e,’ dedi kendi kendine yüksek sesle, ‘Bizi bir celsede nasıl da boşadı. Üstelik yanımıza yaklaşamıyor o koca demeye bin şahit lazım adam müsveddesi!’ Oysa o saf genç kız yüreği ve çocuk aklıyla nasıl da iki çift güzel söze, anlamlı bakışlara kanmış ve kaçmıştı olmaz olasıca kocasıyla. Sultan doğduktan sonra taşı toprağı altındır diyen amcaoğluna kanıp büyükşehire göçmüşlerdi. Büyükşehire gelince kaynana hizmetçisi olmaktan kurtulduğuna sevinmiş fakat bu sefer de kocasının ayyaşlığı ile uğraşmak zorunda kalmıştı. Bir de büyükşehir zenginlere büyüktü. Onların yaşadıkları kenar mahalle semtinden dışarıya çıkabildikleri yoktu. Bir de kocasının hiçbir işte tutunamayıp kendini içkiye vermesi… Neredeyse her gece en ufak bir bahanede hem Sıdıka’yı hem de kızını dövmesi… Üstüne üstlük bir de yokluk. Sıdıka çok çekingen bir köy kızıydı ya çalışmak da zorundaydı. Funda Hanım’a ev temizliğine gitme işini de mahalleden Fatma buluvermişti.
Sarı badanası dökülmüş duvarda, canı isteyince çalışan televizyonun üstündeki saati farkedince kendine geldi Sıdıka. ‘Anaaammm! Dörde gelmiş saat! Dalmış gitmişim… Çilek kokulum gelir şimdi!’ diye kendi kendine söylenerek etekleri fırfırlı gri basma desenli örtüyle kaplanmış sert divandan kalkmak istedi. Yarım saattir tek bacağının üstüne oturduğundan bacağı uyuşmuştu, kalkamadı hemen. Yere basmayı denedi, tam basamadı. Hızlı hızlı zıpladı birkaç kere. Bacağını biraz hissetmeye başlayınca, hızlı adımlarla plastik yemek masasının önünden geçip mutfağa girdi. Tek kişinin zor sığdığı mutfak, onu her zamanki gibi, kapısı pas izleriyle dolu, rengi sarıya çalan külüstür buzdolabı ile karşıladı. Korkuyla açtı buzdolabının kapısını, pat diye düşüverecek diye yüreği hop etti bir an. Çok şükür bu sefer de korkulan olmadan uslu uslu açılmıştı kapı. Anası olsa, buzdolabının içini görünce ‘Fare girse başı delinir’ derdi. Anasının sözü aklına düşünce gülümseyiverdi Sıdıka. Bir de farelerle uğraşmak zorunda olmadığına sevindi. Bakır tencereyi alıp beyaz fayansları yer yer kırılmış mutfak tezgahının üstüne koydu. Buzdolabın üstündeki kibriti almak için uzandı. Küçük tüpü yaktı ve tencereyi üstüne yerleştirdi. Yemeği ısıtmaya başlayınca dünden kalan fasulyenin kokusu evdeki rutubet kokusunu bastırdı.
***
O sabah ana kız sevinç içinde uyandılar. Kahvaltılarını çabucak bitirip lunaparka gitmek üzere hazırlanmaya başladılar. Sultan peri kızı gibi olmuştu beyaz elbisenin içinde. Saçını da beyaz bir kurdele ile atkuyruğu yapmıştı. Kırmızı kemerli terlikler hiç uyum sağlamamıştı elbisesine, ama bunu umursamayacak kadar huzurluydu bu sabah. Sıdıka kızına baktı, nazar duaları okudu üfledi. Sultan, kendini parça parça görebildiği, dış kapının arkasındaki, kasvetli bir kahverengiye bulanmış portmantonun kırıklar dolu aynasının karşısına geçti. Beğendi kendini. Şöyle bir dik tuttu başını, Funda Hanım gibi, Duru gibi… ‘Onlara benziyor muyum?’ diye düşündü. Tam olarak benzemediğine kanaat getirdi. Yüzündeki yoksulluk belirtilerini ne yapsa silemiyordu henüz… Ama bir gün mutlaka kendi hükümdarlığını kuracağı bir dünyası olacaktı onun da!
Öğlene doğru lunaparka vardıklarında etraf bir bayram yeri gibiydi. Dönme dolap, gondol, balerin, çarpışan arabalar, salıncaklar ve Sultan’ın en sevdiği atlıkarınca… Pamuk şeker alması için annesinin eteğini çekiştiren, anneleri babaları eve gideceklerini söyleyince yaygarayı basan çocukların sesleri; henüz ergenliğe adımını atmış ellerinde sigara kendilerini olduğundan büyük gösterme çabaları içinde bol küfürlü cümleler kuran genç oğlanların anlamsız konuşmaları; gondol ve balerine binmiş insanların heyecan ve korku dolu bağırışları lunaparkı sarıp sarmalamıştı. Çok sıcaktı. Açık havaya rağmen ter ve sigara kokusu havasız bir kapalı alanda oldukları hissini uyandırıyordu. ‘Gece daha güzel olur aslında burası’ diye düşündü Sultan. ‘Serin bir rüzgâr kokar o zaman. Her yer ışıklı olur.’ O lunaparkın gece nasıl olduğunu ancak fotoğraflarda veya televizyonda görürdü, çünkü onun bir babası yoktu. Annesi hem ana hem baba olmuştu ona kuşkusuz, ama babanın yerine geçemeyeceği durumlar da vardı. Oysa ki baba kelimesi sadece tüylerinin diken diken olmasına sebep oluyordu Sultan’ın. Bu yüzden geceleri lunaparkın nasıl olduğunu hayal etmek de ona yeterdi…
Atlıkarıncanın üzerinde yuvarlak turlar atarken başka bir zaman boyutuna geçmişti Sultan. Hayal kurmayı severdi bir atlıkarıncaya bir de salıncağa bindiği zaman. Sanki bir prensesti beyaz bir atın üstünde. Kızının saçlarını okşarken bile ona zarar vermekten korkan, gözleriyle bile sevgi sözcükleri fısıldayan babası beklerdi onu sarayında. Her gün çilek getirirdi babası ona. Her yer çilek kokardı! Piyano çalardı, hem de Duru’dan daha güzel… Kuşlar gibi şakırdı İngilizce konuşurken. Renk renk kıyafetleri, çeşit çeşit kitapları olurdu. Kendine ait pembe bir odası…
Sıdıka, kızının çocuk yüzüne yaşından büyük bir hüzün çöktüğünü farketti. Gülümseyip el salladı. Sultan öyle dalmıştı ki düş alemine, ancak atlıkarınca dururken gördü annesinin hep çamaşır suyu kokan ellerinin ona doğru sallandığını. ‘Hadi kızım, hava kararmadan gidelim de kebaplarımızı yiyelim’ dedi kızı yanına gelince. Sultan, her zamanki gibi memnun görünmeye çalışarak başını salladı. İnsanların içinde nefes alma mucizesi gösterdiği mavi yeşil belediye otobüslerinin durağına yaklaşırken onu gördü birdenbire Sultan. Yine o koyu gri eski kasketini takıyordu. Ama öyle beli hafif öne eğik durmuyordu, sallanmıyordu, dimdik ayaktaydı. Elinde de şeffaf bir kutu tutuyordu, içi çilek dolu... Duraksadı bir an. Sonra annesinin sıcacık elinden kurtuluverdi, ona doğru koşuyordu. Sıdıka şaşkınlıkla, ‘Sultaaannn’ diye seslenebildi kızının arkasından hızlı adımlarla ilerlerken. Sultan adama yaklaşırken, titrek bir sesle, ‘Baba!’ dedi. Adam, kasketini düzelterek başını Sultan’dan yana çevirince, hiç tanımadığı bir çift gözün kendine baktığını anlayamadı önce Sultan. ‘Babana çok mu benziyorum güzel çocuk?’ dedi adam tebessüm ederek. Gözyaşlarının yanaklarından süzüldüğünün ayırdına varmadan sus pus kalakaldı çilek kokulu Sultan… Sıdıka kızını uzaklaştırmaya çalışırken Mayıs rüzgarı ilk defa tenini yaktı.






