Krasznahorkai’nin “kıyametvari dehşetler ortasında sanatın hâlâ güçlü olduğunu gösteren, zorlayıcı ama bir o kadar da ufuk açıcı eserleri”…
Sanat eleştirmenleri ve akademisyenler kültürel devalüasyon çağında yaşadığımız konusunda hemfikir. Küresel şirketlerin ticari bir metaya dönüştürdüğü “yaratıcılık” Amazon, Spotify ve Netflix üçlüsünün dağıtım tekeline sıkışırken bu gibi firmaların getirdiği kotaları aşarak kültür endüstrisine katkı sağlamakta güçlük çeken yaratıcı orta sınıf her geçen gün biraz daha tüketici orta sınıfa dönüşüyor.
İsveç Akademisi bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü Macar yazar László Krasznahorkai’ye verirken dikkat çekici bir ifade kullandı ve ödülün verilme gerekçesinin, Krasznahorkai’nin “kıyametvari dehşetler ortasında sanatın hâlâ güçlü olduğunu gösteren, zorlayıcı ama bir o kadar da ufuk açıcı eserleri” olduğunu söyleyerek adeta edebiyat endüstrisine meydan okudu.
Zira Krasznahorkai’nin romanlarında Anglosakson edebiyatından kopyalanan sahneler yok. Hemen hemen her metninde tarihsel ve kültürel olarak absürdizmle, grotesk aşırılıklarla karakterize Orta Avrupa edebiyat geleneğine bağlı kalıyor. Cümleleri uzun, detaylarla dolu ve kimi zaman durup üzerinde düşünmeyi gerektirecek kadar karmaşık. Alınan tatsa geçmişin epik romanlarından alınan tatla eşdeğer. Ama okuması zor, sindirmesi zor. Bu da Macar yazarı (ve onun gibi yazanları) Anglosakson hâkimiyetindeki edebiyat endüstrisinin ve onun belkemiğini oluşturan dağıtım ağlarının dışına itiyor. Mesela kırk iki farklı dile çevrilse de Krasznahorkai’nin kitaplarının toplam satışı, kayda değer hiçbir söz etmeyerek altı milyondan fazla satan Sally Rooney’nin yanına yaklaşamıyor.
Her ne kadar niceliğin nitelikle ilgisi olmadığını söylesek de, okura erişim açısından düşündüğümüzde artık çoğu insanın gözünde edebiyat yalnızca ama yalnızca ilişkilerden bahseden peş peşe sıralanmış basit cümlelerden ibaret. Okuyor ve ister istemez, “Ben de böyle yazabilirim” diye düşünüyor. O yüzden raflar küresel edebiyat dayatmasının isimsiz, kimliksiz, girdiği her kabın şeklini alabilen jel kıvamındaki karakterleriyle ve çerez gibi tüketilen –çoğu ilişki odaklı– otokurmacalarıyla dolu.
Peki bir yazar, mensubu olduğu toplumun tarihinden ve kültüründen kopardığı kendi kişisel tarihiyle ne ölçüde bir dünya ya da ülke edebiyatı inşa edebilir? Sovyet Yazarlar Birliği üyesi Maksim Gorki 1932’de Vasili Grossman’ın ilk romanı Glyukauf’un taslaklarından biri için yazdığı raporun sonunda önemli bir hususu vurguluyor ve her yazarın kendisine şunu sorması gerektiğini belirtiyor: “Niçin yazıyorum? Hangi doğruyu onaylıyorum? Hangi doğrunun zafer kazanmasını istiyorum?”






