Rıdvan Hatun’dan 2020’lerin en iyi öykücülerinden biri olarak bahsedilecek. Yazarlığın en büyük ödülü de bu olsa gerek.
Uzun zamandır sosyal medyada, özellikle twitter’da edebiyat tartışmaları devam ediyor. Hatta “her güne ayrı bir tartışma” olarak anılan dönemler bile oldu. Her şey bir, bilemediniz iki gün konuşuluyor, sonra da unutulup gidiyor. Pandemi zamanında şair tartışmalarıyla içine çekildiğim bu dünya en başlarda eğlenceliydi, sonra sevdiğimiz mecra el değiştirdi, algoritma bozuldu, bir şekilde “her şeyi bilen bilirkişiler” türedi ve geçtiğimiz son yılda bir baktım, algoritma edebiyatla ilgilendiğimi bildiği için, takip etmediğim halde önüme aynı adamların sürekli ama sürekli bir şeyleri beğenmediğini anlattığı tvitler düşürüyor.
Bu arada hazır tartışmalar rağbet görüyor, sürekli negatif bahsetmek insana bir saygınlık kazandırıyor, kamplarımızı belli edelim diyenler de var, neden olmasın zaten, sosyal medya neye yarar? Uzatmayayım, Rıdvan Hatun’la tanışmam bu tartışmalar sayesinde oldu, zaten önünde sonunda bu tartışmalar tartışılan yazara yarar, orası net, ama işte konu olan şahısta derviş sabrı olması lazım. Tarafları çok belli olan bu tartışmada hayatta en sinir olduğum şey yapılmış ve bir öyküden bağlamından koparılarak monologlar paylaşılmıştı. Kimse böyle bir tartışmanın içinde kalmak istemez (gerçi artık emin de değilim), sanırım Rıdvan Hatun da bu sebeple ne karıştı ne cevap verdi ve takdirimi kazandı. Yine de uzaktan izleyenler için her iki tarafın da tepkileri gereksizdi. Sonrasında pek çok kişi yorum yapmak için Billur Örüntüler’i okurken, ben takıntılı bir insan olarak bu tartışmanın objesi olan yazardan da kitabından da uzak durdum. Kitabı aylar sonra okudum ve bu kez edebi anlamda tanıştım Rıdvan Hatun’la. Tartışma meselesi olan öykünün neden seçildiği kitabı okuyunca iyice belirginleşti zaten.
Kitaba adını veren öykü “Billur Örüntüler” geçişleri ve dikkat çekici nirengi noktalarıyla, zamanı lineer değil döngüsel ele almasıyla kitapta en sevdiğim öykü oldu. Sonra ise ne mutlu bana ki yazarın ikinci kitabı Cehennemde İlahi’yi tam da buradan ilerlettiğini gördüm. Tabii bu ikinci kitap da bazı tartışmalardan nasibini aldı, almaz olur mu? Fakat bu kez kamplar geçen seferki gibi net değildi, sevenler-sevmeyenler kümesi kendi içinde anlayanlar-anlamayanlar olarak ayrıldı çünkü Rıdvan Hatun çıtayı epey yükseğe taşımıştı. Bunca yıllık okur yazarlık deneyimimle ben de ukalalık yapmaya hakkım olduğunu düşündüm ve iyi okurların bu kitabı kötü bulmaması gerektiğini yazdım. Hâlâ öyle düşünüyorum. Gelen yorumlar ise benim artık ilgilendiğim bir alan değil, en azından twitter özelinde. Cehennemde İlahi olumsuz olarak, “böyle öykü olmaz”, “öykü türüne ihanet etmiş”, “hiçbir şey anlamadım”, “ikinci öyküye geçemedim” gibi yorumlar aldı, olabilir elbette.

Cehennemde İlahi benim de her şeyiyle sevdiğim bir kitap olmadı, baştan onu söyleyeyim. Kitabın intro ve outro olarak nitelendirebileceğimiz birbiriyle bağlantılı iki parçası benim için fazla şiirsel ve kopuk, fazla bilinmezdi. Oysa bu iki parçadan el alan ve öyküleri birbirine bağlayan kısacık cümleleri çok sevdim. Yani bu sevip sevmeme bahsi için “kötü kitap, yazar çok şiirsel yazmış, anlamadım” demek yerine, “kitabın bana uymayan yönleri oldu” demeyi tercih ederim. Tabii sosyal medyada işler böyle yürümüyor. Yukarıda ilk kitaptan sevdiğim öyküyü andığım için bu kitapta aynı izleği takip eden öyküleri özellikle sevdiğimi ve bu yazıya konu edeceğimi de belirtebilirim. Okur kitapta bulunan yedi öykünün tamamını beğenmek zorunda değil, öznel zevkler, bağlantılar, geçmiş okurluk deneyimi… daha pek çok şey sayılabilir bir metinle bağ kurmanın arka planında. O nedenle ben bu kitapta en çok “İz”i, yine kitaba adını veren son öykü “Cehennemde İlahi”yi ve “Sirk”i sevdim. “Ortanca” da güçlü bir metin. “Sürem”i Notos’ta ilk okuduğumda çarpılmıştım ama kitabı okuyunca diğerlerinin gerisinde kaldı, “Obruk” ve “Papağan” da çok iz bırakmadı diyeyim. Rıdvan Hatun’la tanıştığımda (bu kez yüz yüze ve en hakiki tanışma) “Billur Örüntüler” öyküsünün kitabın en zor öyküsü olduğunu ve bunun ilk öykü olmasını çok cesur bulduğumu söylemiştim. O da ilk kitabının editörü Mustafa Çevikdoğan’ın “sen, asıl bu öyküsün” diyerek, o öyküyü en başa koymasını istediğini söylemişti. Bu kez yayınevi ve editör değişti ama kitap yine çok zor bir öyküyle başlıyor. Demek ki yazarımızda da az deli cesareti yok.
“Sürem” geçen zamanın belli nesnelerle takip edilebildiği bir yaşamı son derece şiirsel anlatıyor, aynı adının anlamı gibi mevsimlerin akıp gittiği, imge yüklü, diğerlerine göre daha fazla yerel dilin kullanıldığı bir öykü. Zor mu? Evet. Rıdvan Hatun öyküleriyle ilgili şunu söyleyebilirim, her hafta en az bir iki öykü kitabı okuyabilen, öyküleri peş peşe okumaktan rahatsız olmayan bir okur olarak, Rıdvan Hatun’dan bir günde iki öyküden fazlasını okuyamadım. Peki, bu yanlış bir şey mi? Hayır, bu yazarın seçtiği yol, yöntem. Edebiyat tarihi farklılığıyla öne çıkmış yazarlarla dolu, biz son dönemde çokça aynı tip öyküye, hap gibi tüketilen kitaba rastladığımız için böyle tepkiler aldığını düşünüyorum.
Babanın Peşinde Bir Oğul
Sıralamamı yukarıda yaptım, neden sevdiğimi de anlatmaya çalışacağım. “İz” bir baba-oğulu anlatıyor, fakat bilindik bir biçimde aktarmıyor. Baba Faruk’un peşinde bir ömür koşan küçük İshak’ın hikâyesi. Beş ayrı babayı arama süreci var, ikisinde İshak çocuk, ikisinde ortaokul lise yaşlarında, birinde de üniversitede. Bir Rıdvan Hatun klasiği olarak yine birbirine geçmiş zamanlarda yol alıyoruz ama bu beş ayrı arama zamanını birbirinden ayıracak nesnelerimiz var, İshak’ın ayakkabısı, okul üniforması, evin önündeki erik ağacı ve babaannenin evinin önündeki basamaklar. Okuduğumuz zamana göre erik ağacı fidan oluyor, sonra büyüyor, evin önündeki basamaklar daha çimentosu yeni dökülmüşken eskiyip çatlıyor, dökülüyor, İshak kramponlarıyla başlıyor aramaya, sonra okul ayakkabılarını giyiyor, geçmişte bir zamana gittiğimizde kara lastik pabuçlar beliriyor… Yazarın zamanları birbiri ucuna eklemesi o denli ustalıkla yapılıyor ki bir eylemle bir andan çıkıp başka bir âna gidiyoruz. Bu özelliğiyle de bence en sinematografik öykülerden biriydi “İz” çünkü filmlerde de rastladığımız bir geçiş tekniği bu.
Öykünün başında babasını aramaya gönderilen İshak kramponlarını giyiyor, arkadaşlarının topaç oynadığını görüyor ve kavga çıkınca fırsat bu fırsat deyip ütülen topacını geri alıyor. Oğlan çocukları kavgası klasik olarak taş atmayla devam edince ilk zamanda yolculuğumuzu yapıyoruz: “İshak topacı yerden aldı, o da koşmaya başladı. Ardına bakmadan bir süre evlerin arkasından koştu, sağından solundan uçan taşları fark edince döndü, ona doğru gelen son taşı görür gibi oldu, koşmaya devam etmek için attığı adımı bırakmadan, gözlerini sımsıkı yumdu…
Valiliğin arkasındaki kahveye vardığında nefes nefeseydi. Kahverengi kundurasının bağcıkları açıldığı için yolda iki kere durmak zorunda kaldı. Soğuktan kıpkırmızı olmuş yüzü, akan burnuyla içeri girdi. Okey taşlarının şakırtısı, tüm köşe bucağı saran uğultu. Burnunu çekti, lacivert okul ceketinin altındaki beyaz gömleğini kamaş pantolonunun içine soktu, kravatını düzeltti.”
Öykünün en güzel geçişlerinden biriydi bu. Bu arada aranan Faruk nerede, ya DİSK’liler kahvesinde ya bir inşaat şantiyesinde ya hapishanede ya da yeni kurduğu kitapçılık işinde. İshak’ın onu aramaya çıktığı zamanların anlatımında fonda Diyarbakır var, sivil polislerin doldurduğu kahveler, “teröristisiniz” diye kavga eden çocuklar, İtalyanların baraj inşaatında Fırat’a düşüp kaybolan işçiler, sonda ise geçen sürede yepyeni özel okullarla yeni bir sınıf, zenginler. Faruk politik biri belli ki, bize sezdirilmek istenen o, peki pek çok babanın olduğu gibi el iyisi ev ayısı mı, bu kadar mı umursamaz oğluna karşı… İşte bu soruların cevabını öykünün finalinde, yazarın muzipliğini ele veren absürt durumun ortasında, gurbetten geri dönmüş, elinde üzerinden düştüğü erik ağacının dalıyla geçmişi anımsayan ve babasıyla hikâyesinin finalini başka bir düzlemde tamamlayan İshak’ta bulacağız. Öykünün finalinde tüm bu zamanlarda koşan İshak’a sarılasım geldi. Defalarca okunsa da bıkılmayacak bir öykü “İz”.

Kayıplar ve iyileşmenin yolları
Kitaba adını veren “Cehennemde İlahi” de öyküde pek çok farklı zamanı, olayların yaşanma ânını üst üste katmanlara bindirerek ilerliyor. Hatta anlaşılması için biraz daha dikkat gerektirdiğini söyleyebilirim. Rıdvan Hatun’un, öykülerine politik gerçekleri gözümüze sokmadan ve şiirselliğini kaybetmeden ince ince sızdırması bana çok zor dantel modellerini anımsatıyor, geçişleri, desenlerin birbirinin içinde ustalıkla kaybolmasıyla hani annelerimizi elinde tığ, kör eden modeller. “Cehennemde İlahi” katmanları, geçişleriyle böyle bir öykü. Bizi hiç beklemediğimiz yerden hakikatlerle vururken, Aile Yılı’nın queer bireyler için oluşturduğu tehditten kayıplara, televizyona çıkan cumhurbaşkanının konuşmasından gurbetteki yalnızlığa yolcu ederken, yazarın tığla motif yapar gibi, sözcük sözcük öyküyü işlediğini hayal edebiliyorum.
Bahsettiğim her iki öyküde de Tanrı anlatıcı ve üçüncü tekil şahıslı anlatım kullanılıyor fakat anlatıcı olması gerektiği gibi, yani karakterlere mesafesini koruyor, onun adına her şeyi açıklamıyor. Biz karakterlerin geçmişi anımsamasıyla ilerliyoruz öyküde. Her şeyi bilip okura anlatan anlatıcıdan en azından öykü denen türde kurtulmamız gerektiğini çok tekrarladım ama yazara çok büyük kolaylık sağlayan bu teknikten genel olarak çok da uzaklaşabildiğimiz söylenemez, o nedenle bunca çalışılmış bir anlatıcıya rastlamak beni ayrıca sevindirdi.
Aysel ve öykü boyunca adını öğrenmeyeceğimiz Aysel’in kocası, birbirini bu denli seven çiftin yaşadığı iki trajediye şahit oluyoruz. Zaman yine sıçramalı, diyalogların, anıların hangi zamana ait olduğunu bulmamız gerekiyor. Detaylarda, O zamiriyle ismi verilmeyen kızlarında, üstlerine çöken Aile Yılı kÓAbusu sonrası yaşanan kayıpta, KHK’lı kocanın ve Aysel’in söylenmeyen kelimelerinde, hatırlanan jest ve mimiklerde, O’nun yazdığı çizgi roman Rijit Insectum’da buluyoruz cevaplarımızı.
Yaşadıkları kayıp sonrası çekip gitmek isteyen Aysel’le kocasının evi satma, karavan alıp dünya turuna çıkma kararlarını ve bu karara ekonomik sebeplerle muhalif olan oğul Baran’la çatışmalarını okuyoruz aralarda. Son derece bizden, her ailede yaşanan problemlerin, gelecekteki mirasının ana baba keyfinde heba edileceğini gören evladın huysuzluğunun bu derece lirik anlatılabilmesi belki de beni şaşırtan.
“Geri döndüğünüzde ne yapacaksınız peki? Bu yaştan sonra kiralık ev mi arayacaksınız? Eşyalarınızı ne yapacaksınız? Yoksa hiç dönmeyecek misiniz, diyor Baran. Ismarladığı limonatayı içmeden kalkıyor. Aysel’i masada yalnız bırakıp gitmeden önce son bir şey daha söyleyecek.
Ona ne? diyor kocası.
Haklısın, ona ne, diyor Aysel.
Kendi aralarında konuşurken Baran akranlarıymış gibi bozuluyorlar ona. Her şeyin en doğrusunu o biliyor sanki. Bok herif. Bize bu kadar karışmasına izin mi vereceğiz. İsyan ediyorlar. Evi satacağız.”
Tırnağa alınmayan, konuşma çizgisi olmayan, kimin söylediği bazen belirli, bazen belirsiz diyaloglar öyküyü okurken okurun da yazar kadar aktif ve metne dahil olmasını bekliyor. Benimse bundan hiç şikâyetim yok. Bu öyküyle ilgili tek eleştirim Aysel ve kocasının gözlük meselesinde ülkeye çöken maden firmalarından birinin anılmasının metne bir katkısı olmadığını düşünmem, anılıp geçen bu isim olmadan da yeterince politik bir öykü çünkü.
Aysel ve kocasının çıktıkları gezide başlarına gelenler bizi distopik bir ortamın içine fırlatıyor neredeyse. Öykünün başından beri parça parça anladığımız, artlarında ülkeye ve politikalarına verilmiş bir kayıp bırakan, yaslarını yaşamak ya da yaslarından kaçmak için bir yol seçen bu sevgi dolu çiftin iklim krizi gerçeğine bodoslama daldıkları. Bu süreçte yaşananlar öykünün bir başka katmanı... Dilini bilmediği bir ülkede, bu kez kaybının fiziksel varlığına kavuşmayı hayal ederek, bir başına, dimdik, arkasına bakmadan ilerleyecek Aysel. Onun da ülkesindeki birçok insan gibi rijit bir forma dönüşmesi olası, belki umursamaz, benden sonra tufan diyecek denli yılgın, hayatla bağını kaybetmiş, semsert… Kaldığı kampta çocuk Sofi’nin sabahın köründe tehlikeli denize doğru koştuğunu gördüğünde korkuyoruz bir an… Aysel de mi?
“Belli bir süreliğine ölümsüz olabilir insan. Bu yüzü hep böyle hatırlamak istiyor Aysel, gülümserken, sıcacık, ışık içinde, kocasının yüzünü aynada kendi yüzüne bakmadan taklit ediyor; denizden karaçamlara, sahilden patikaya geçerken Sofi’nin elini tutuyor.”
Hayır, iyi insanlar vaat edilmiş o cennetten çok daha fazlası için katlanıyor bu dünyaya. Ölümlere, haksızlıklara, anlaşılmamaya, bitmeyen acılara rağmen bir çocuğun elini tutabilmek için dayanıyor, dayanacak. Olan bitene ne kadar kalbim kırılsa da son öykünün son satırları bir kez daha buna inancımı tazeledi.
Buralı Olmayanlar
Öykü türünün genel anlamda kısa bir zaman aralığında geçmesi uygundur, yukarıda örneklediğim “İz” ve “Cehennemde İlahi” öyküsü epey uzun bir zaman aralığını anlatıyor, “İz”de otuzlarına gelmiş İshak’ın, “Cehennemde İlahi”de ise Aysel ve kocasının yaşamını bölük pörçük takip ediyoruz. Bu zaman aralığı lineer biçimde ilerlemediği, kendimizi bambaşka geçişlerle yeni bir katmanda bulduğumuz için okuru rahatsız etmiyor. Klasik anlamda bir öykü otuz yılı anlatsa, “öyküye fazla gelen bir zaman aralığı” diye eleştirdiğim olur ama burada hem anlatıcının açıklamayan tutumu hem de anlatım biçiminin farkı bu eleştiriyi boşa çıkarıyor. Bu nedenle yazının başında bahsettiğim gibi “böyle öykü olmaz” eleştirisi geçerli bir eleştiri değil, öyküyü belli kalıplara, sınırlara sokmamız zor, bir biçimde onu yıkar geçer. “Sirk” öyküsü ise bu anlamda daha klasik. Üç beş haftalık zaman dilimini ben anlatıcıdan okuyoruz. Yazarın hep aynı seçimi yapmaması da önemli. “Sirk”i queer öykü olarak okuyanlar olacaktır, ana karakteri bu okumayı kolaylaştırır ama ben asıl meselesinin göçmenlik olduğunu düşünüyorum. Göçmenliğin verdiği korku, güvensizlik ve tedirginlik duygusu, üstüne bir de queer kimlik eklenince iki katına çıkıyor.
Bir sirk sahnesiyle açılan öyküde adını bilmediğimiz ana karakter, kendisi gibi göçmen ama çok daha eski bir göçmen olan komşusunu, yıllar evvel gittiğini anlattığı Barnum Sirki’ne götürüyor. Sonuç hayal kırkılığı, goril King Kong’un yerini robot goril almış. Hemen ardından anlatıcının biraz daha eskiye gitmesiyle, apartmanda yaşadığı sorunlara, alt kat komşusunun belediyeye yaptığı şikâyete, hatta komşunun karısının çöplerini karıştırıp bulduğu rujlu sigara izmaritlerini kendi balkonlarına attığını iddia ettikleri âna geri dönüyoruz. Daha önceden topuklu ayakkabı sesi, peruğundan dökülen sarı saç telleri şikâyetleri de olmuş. Bu arada bina yönetimi evde kazanç sağladığı düşünüldüğü için araştırma yapacaklarını söyleyen resmi mektup yollamış, vergi dairesi ise bu kazancın peşine düşmüş.
“Geceye doğru işe gitmek için üzerimi değiştirdim, bir gün öncesinden iyi silemediğim, akmış rimelimin, simli, şiş suratımın üstüne yeni makyajımı yaptım. Sessizce dış kapıyı araladım. Binadan gelen sesleri dinledim. Kimse olmadığından emin olunca çıktım. Basamakları parmak uçlarımda indim. Alt kat kapısıyla bina kapısı arasındaki mesafeyi koşar adım geçtim.”
Göçmen ya da “öteki” olmamış birinin yukarıdaki paragraftaki korkuyu bilmesi pek olası değil. Ben, oğlum başka bir ülkede okumaya gidene kadar bilmiyordum mesela. Her şeye yasal hakkın var diye düşünürken oturum meselesinde sorun çıkınca belediyeye gitmenin anksiyete yaratacağını, işler ciddileşince avukatla konuşmayı ötelemek için bin dereden su getirilebileceğini, cüzdanını kaybedince içindeki paradan çok öğrenci kimliğini nasıl yenileyeceğinin derdine düşüleceğini ve bunu bir şekilde kendi içinde, kimselere anlatmadan yaşamak zorunda kaldığının düşünüleceğini tahmin bile edemezdim. Öğrendim. Bu nedenle öyküde göçmenlik duygusunun, korkusunun bu denli çıplak anlatımı beni çok etkiledi.
Anlatıcımız istediği kadar kaçsın olmuyor, bir gün çamaşır odasında alt kat komşusuyla karşılaşıyor ve iş fiziksel şiddete dönüşecekken yaşlı bir başka komşu sadece duruşuyla engel oluyor adama, çünkü göçmenlik böyledir, daha eski olan kazanır. Anlatıcı gördüğü şiddet karşısında kaçarak evine giderken, en kaba tabirle “ezilenin ezilene nefreti” diyebileceğimiz durumun ta kendisini yaşıyoruz.
“Arkamdan anlamadığım o dilde küfürler etti. Dolambaçlı hücreleri koşarak aşarken ben de kendi dilimde ona küfürler ettim. Basamakları üçer beşer çıktım. Nefes nefese vardığım birinci kattaki dairenin kapısında karısı dikilmişti. Kulaklarını dikmiş, aşağıyı dinliyordu. Yüzünde çürükler, yer yer sararmaya başlamış morluklarla kapı aralığından bakıyordu. Olanların onun eseri olduğunu biliyordum. Acıklı ifadesinin altında mutlu bir şeyler olduğunu sezdim. Memnundu. Muhtemelen benimle yaşadıklarını kocasına anlattığı, kapıma geldiği, benimle yalnız konuştuğu için dayak yemişti. O zayıf hastalıklı görünümüyle, ipince alınmış kaşları, ayrık dişleri, bayık gözleriyle, her zerresinden nefret ediyordu benden.”
Böylelikle sirk günlerine kadar ilerleyen garip bir komşuluğa şahit oluyoruz. Biraz tombala, biraz televizyon, karşılığında ucuzluk marketlerinden paketli meyve armağanı. Tedirginlikle ilerleyen bir ilişki, ne de olsa birbirini tanımayan iki insan, apayrı kültürler, biri yaşlı bir kadın, biri kadın görünümünde genç bir erkek. Yine de kırık dökük ilerleyen bu muhabbet bir akşam yaşlı kadının garip bir iması sonrası genç komşunun kafasında soru işareti yaratıyor. Ne anlama geldiğini bilmediğimiz bu ima bizi öykünün finaline taşıyan düğüm olacak.
Bir gece muhabbet içkiyle beraber eğlenmeye dönünce kafası güzel komşular alt kattaki adamla yüzleşmeye karar veriyorlar, hatta bizim anlatıcının kafası adamın karısına “kaşlarını bu kadar ince alma” demeyi hayal edecek kadar güzel. Sonra göçmenliğin insanı hiçbir zaman terk etmediğini anladığımız bir an yaşanıyor, bu an aynı zamanda Külkedisi masalına tatlı bir gönderme. İkili, sirke benzeyen sahneden kaçarak peş peşe bodruma indiklerinde, akmış makyajları, başlarında perukları, alt kat komşunun kapısında unutulmuş kocaman kırmızı topuklu ayakkabıların absürtlüğüyle hem kızgın hem kahkaha dolu başka anlar yaşanıyor. Ve bu anların birinde bir itiraf geliyor yaşlı komşudan. Ne olduğunu bilmiyoruz. Her şeyi, muhabbetlerini, tombala akşamlarını, meyve armağanlarını değiştirecek bir itiraf. Keşke bu an yaşanmasaydı dedirtecek bir itiraf. Rıdvan Hatun buraya dek verdiği ipuçlarıyla bulmamızı istiyor bu itirafı, bence çok da zor değil, belki de her okurda çoğalan, değişen bir itiraftır bu, kim bilir?
Yazarın Ödülü
Son yirmi yıldır tekdüzeleşen edebiyatın çoğumuz farkındayız, konuşuyor, söyleniyoruz. Gelenekselden çok da ayrışamamış, anlatıcı üzerinde düşünülmeyen, anlatma iştahıyla dolu yazarın her boşluğu doldurduğu, birbirine nedense çokça benzeyen, okura hızlıca okuyup geçmenin kaldığı öyküler ağırlıkta. Üstelik ne yazık ki ödüllerin de niteliğinin değiştiğini, pek bir anlam ifade etmediğini biliyoruz. Elimizde tutunacağımız tek bir gerçeklik var: iyi eserin yarınlara da kalacak olması, sonsuzlaşması. Buna da güvenemezsek hiçbir şeye güvenemeyiz. Ben Rıdvan Hatun’un Billur Örüntüler sonrası bu derece farklı öykülerle geleceğini beklemiyordum. Arkadaşım Neslihan Cangöz’ün deyimiyle “çıtayı göğe doğru fırlatmış.”
Bu yazıyı yazmak için Cehennemde İlahi’de sevdiğim öyküleri kaç kez okudum bilmiyorum, her okuduğumda anlamı çoğaldı, dili zenginleşti, beni de içine aldı. Nitelikli edebiyatın ne olduğunu bir kez daha aklımla algıladım, duyularımla sezdim. İyi edebiyattan anladığını düşündüğüm, benzer zevklere ve anlayışlara sahip arkadaşlarımla ortak bir kanımız var: Rıdvan Hatun’dan 2020’lerin en iyi öykücülerinden biri olarak bahsedilecek. Yazarlığın en büyük ödülü de bu olsa gerek.
* Raymond Carver’ın unutulmaz kitabına atıfla.






